19 Temmuz 2018 08:36

Çıngar çıkarmadan gelmeyen adalete adalet denir mi?

Paylaş

Ankara’da bir plazanın 20. katından şüpheli şekilde düşerek yaşamını yitiren Üniversite Öğrencisi Şule Çet’in ölümü sonrasında arkadaşları “Bu, intihar değil cinayet” demişlerdi. Beklediler. Adaletin yerini bulmasını beklediler. Ama olmadı; soruşturma kapsamında iki kez gözaltına alınıp serbest bırakıldı zanlı. Ancak ve ancak kamuoyu tepkisini harekete geçiren bir sosyal medya kampanyası ile yeniden gündeme geldi Şule Çet’in şüpheli ölümü... Ve ancak bu tepki üzerine tutuklandı Çağatay A. Bu ölümü gündemde tutmak için çırpınanların çabasıyla delillerin karartıldığı ortaya çıktı. Adli tıp kurumunun Şule Çet’in cinsel saldırıya maruz kaldığına dair bulguları olduğu, Şule’nin tırnaklarında şüpheli Çağatay A.’ya ait doku örnekleri tespit edildiği, kanında “Uyumayı tetikleyen uyarıcı madde” ile vücudunda boğuşma izlerine rastlandığı, Şule’nin düştüğü iddia edilen pencerede ona ait parmak izinin olmadığı işte hep bu “karartmaya karşı” mücadele ile öğrenilen, açığa çıkan bilgiler oldu.

Aynı günlerde 2 çocuğunu istismar eden bir baba iyi hal indirimi aldı. 3 çocuğunu istismar eden başka baba 186 yıl 6 ay ceza aldı. Fark; adalet sisteminin bilimsel kriterlere oturmuş teamüllerinden mi kaynaklanıyor yoksa birinin kamuoyu takibinde olmaması, diğerinin olmasından mı? Cevabı biliyorsunuz...

Bir kadın öldürüldüğünde, şiddete, tecavüze uğradığında, bir çocuk istismar edildiğinde, kaybolduğunda, başına bir şey geldiğinde ancak durumun vahametine ve yakınlarının ses çıkarma, kamuoyu oluşturma çabasının karşılık bulmasına göre “Geliyor adalet...”

Kadın örgütleri davadan davaya koşuyor... Aileler yazdıkları ses getiren gazetecilere ulaşmaya çalışıyor. Televizyonun gündüz kuşağı programlarında memleket sosyolojisiyle nasıl oynandığının, gayya kuyusuna dönen ülkenin karanlıklarında neler yaşandığının seyir defteri yazılıyor.

Ses çıkarıyoruz, peşine düşüyoruz... Kağıt üstünde yazılı olan ve uygulanması zorunlu olanlar (eh işte...) yerine getiriliyor...

Ses çıkarıyoruz, unutmuyoruz, unutturmuyoruz... Üstünkörü soruşturma yapıp oldu bittiye getirmeden ne yapılması gerekiyorsa (belki...) yapıyorlar...

Kadına yönelik şiddet vakalarının, kadın cinayetlerinin bilançolarını kadın gazeteciler, kadın örgütleri tutuyor... Devletin elinde veri yok.

Çocuk istismarlarının, çocuk işçi ölümlerinin, kayıp çocukların çocuk yaşta evliliklerin, çocuk yaşta gebeliklerin verilerini hak örgütleri basına yansıdığı kadarıyla tutuyor... Devletin elinde veri yok.

Bu yoklar ülkesinde adalet arıyor herkes... Bu yoklar ülkesinde ancak senin için ses çıkaracak birileri, sesini sosyal medya mecralarına taşıyacak birileri, onu görecek, onu ciddiye alacak birileri varsa, olursa, ısrar ederlerse geliyor adalet.

Adaleti sosyal medyada, kampanyalarda, “Hadi bunu elden ele yayalım”larda aramak zorunda bırakılmak ne büyük bir çaresizlik aslında...

Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, bu mecralara ulaşamadan dosyaları kapatılıp giden, yalnızlaştırıldığı için, güçlü olanın gücüyle tek başına mücadele edemediği için, daha büyük tehlikelerle, daha büyük şiddetle karşı karşıya bırakılacağı tehditleri eksik olmadığı için, başvurduğu her kapıdan yüz geri döndürüldüğü için ses çıkaramayan, “Bana el uzatın” diyemeyen binlerce insan var...

Asıl mesele şu; kimse adalete kavuşmak için dünyayı ayaklandırmak zorunda değil! Hiç kimse haklıya hakkı teslim edilsin, hukuk uygulansın, gereği yapılsın diye adalet mekanizmasına başvurmak dışında başka hiçbir şey yapmak zorunda değil! Olmamalı!

Ama öyle değil işte...

Ses çıkarmak, tüm yaşadıklarını olanca acısıyla ve travmasıyla herkese bir daha bir daha anlatmak, adaleti orada burada aramak zorunda kalmadan adaletin adaletli bir biçimde tecelli ettiği bir düzene ihtiyacımız var...

O düzen bu düzen değil.

Çünkü bu düzende adalet, “mülk”ün temeli... Güçlü olanın, erk olanın, erke çanak tutanın...

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa