Perşembenin gelişi


18 Temmuz 2018 04:05

Psikiyatr Carl Gustav Jung “ilk örnek motiflerin varlığını, kişisel nedenlere indirgeyerek yadsımak hatta onları kişisel analizlerle yok etmek için, içinde bulunduğu düzeyin bütün imkanlarını kullanmanın tehlikeli bir psikoloji”* olduğunu yazar. Sürekli tekrarlarla tipik olmaya dönüşen sonsuz sayıdaki ilk örnekler başlangıçta bir içeriğe sahip olmayan biçimler gibi görünür. Ama sonra, akıl ve istence meydan okuyarak yoluna devam eder, bir içeriği doldurur. Jung bunu Avrupa’nın, çapaçul lejyonların önünde titrediği, insanların 2000 yıl önceki gibi Roma selamı vererek bir Swastika’nın (Gamalı Haç) peşinde koştuğu Nazizm döneminin psikolojisini analiz ederken söyler. Meali şudur: Görebilene, perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

Çarşambadaki sonsuz sayıdaki ilk örnekleri anlamayan, fakat perşembe geldiğinde de kendisini hâlâ çarşambada sanan bir ana muhalefet partisinin psikolojisini konu edecek değiliz. Jung’un yaşadığı dönemde “Sosyal demokrasi faşizmin koltuk değneğidir” biçiminde yapılan isabetli bir tespit vardır ki, rejimin temel direklerinden biri olan muhalif bir kitle partisinin şikayet ettiği her şeyin tipikleşmesine nasıl katkıda bulunduğunu izah eden kıymetli bir anahtar kavram sayılır. Ne var ki bugün bu koltuk değnekliği, aşırı abanmadan dolayı başkasını değil, kendini taşıyamaz hale geldi.  

Bazen seçimden sonra cumhurbaşkanlığı yemin törenine katılmamasını “Niye katılayım ki bir parti başkanı konuşuyor” diyen Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi, gelişmeleri küçümseyince olan biten önemsizleşecekmiş gibi davranmak;

Bazen “Dokunulmazlıkları kaldırmaya benden başlayın, önce beni yargılayın” gibi sureti haktan görünen, ama hukukun tasfiyesinin farkında değilmiş gibi kullanılan sözlerle vekillerin tutuklanmasının yolunu açmak;

Bazen karşısındakinin kurguladığı bir milli birlik ve beraberlik fotoğrafının içine dahil olmak;

Bazen elindeki dosyaları açıklayacağını söyleyip sonra sümen altı etmek;

Giderek karşıtına benzemek;

Ve tabii sıranın kendisine geleceğini anlamadan hep sarı öküzü kaptırmak…

Ana muhalefet bu öngörüsüzlüğünün bedelini fazlasıyla yaşıyor.  

Üstelik yürürlüğe konulan yeni rejimin mahiyetini hâlâ anlayamadığı için parlamentonun bir asma yaprağına indirgendiğini, vekillerin izanıyla itirazının pek bir hükmünün kalmadığının farkında değil. Oysa bu dönüşümün içeriği 16 nisan referandumundan beri muhatapları tarafından döne döne anlatılıyordu. Seçimden iki gün önce yeni rejimin devlet şeması elden ele dolaşmıştı.

Son günlerde arka arkaya çıkarılan kararnamelerle de hiçbir kurum atlanmadan her şey “merkez”e bağlandı. “Adamlar” ne dedilerse yaptılar.

Ana muhalefete de her şey olup bittikten sonra “Ama devlet tek kişiden ibaret hale getiriliyor…” demek kaldı.

Rejimin hâlâ bir takım supaplarının olduğu, ona dayatılan kurumlaşma biçimine karşı otomatik bir refleks geliştirmeye hazır, değişmez bir işleyiş ritmine sahip olduğu düşüncesi çarşambadan söylenecek lafları ertelemenin nedenlerinden biri. Ama daha vahimi bu refleksin ortaya çıkacağına duyulan iman sayesinde tarihin saatinin kendiliğinden geri alınabileceğinin, işlevsiz kurumların hâlâ eskisi gibi işlevli olduğunun zannedilmesi. Kararnamelerle ilgili, Özgür Özel, durumun bir kişinin Meclisin yerine geçip Meclisin yetkisindeki yasaları değiştirmeye başlamasına dönüşeceğinin altını çiziyor. Engin Altay Meclis ve AYM’de girişimlerimizi sürdüreceğiz diye noktalıyor. Bülent Tezcan da “Bu sistem çok kısa zamanda tıkanmaya ve kriz üretmeye adaydır” diyor.

Seçim gecesi yalnız bırakıldığı için muhtemel seçimlere ilgisini kaybeden CHP seçmenlerini oyalamaktan başka ne anlama gelir ki bu. Bizi başka seçmene benzetme diyerek mesajını veren o seçmenin de oyalanmaya niyeti yok görünüyor.

Rejim hiç değişmemiş de, her şey tek adamın iradesine bağlanmamış gibi yaparak, ya da bunu yeni fark ederek davranmak içindeki fay hatları oynamaya başlamış bir yapıyı artık siyasi partiymiş gibi yapma noktasına getirdi. Bu mecalsizlik ve dermansızlık içinde, hiçbir şey yapmadan rejim kendiliğinden çöksün diye bekliyor, umuyor. Kılıçdaroğlu da “Böyle bir şey olamaz” demeye devam ediyor. Elbette “Böyle bir şey oluyor” ama partinin de katkısıyla oluyor.

Jung’un ilk örnek dediği erken belirtileri önemsememenin, bunları kişisel nedenlere indirgeyerek yadsımanın kişi iktidarına giden yolu nasıl açtığını bir kez daha görmüş olduk.

Çünkü söz konusu sosyal demokrasiyse tarih tekerrüre yatkın oluyor.

*Jung’dan alıntılayan, Greil Marcus, Ruj Lekesi, Ayrıntı yayınları-1999, s. 251

www.evrensel.net