Zenit'in bana bıraktığı miras: Foto Özcan


22 Aralık 2017 04:15

1978’lerde Çayırbaşı’da Foto Özcan olarak isim yapmıştım. Evde yattığım odanın pencerelerini ışık geçirmeyecek şekilde kapatmış siyah beyaz karanlık oda kurmuştum. Yine Sovyet yapımı çantalı Yn6 agrandizörle siyah-beyaz fotoğrafları basıyordum. Poz saatim ve Glasem bile vardı. Mahallede kimin köyden akrabası gelse, yaş günleri, nişanlar ve hatta stüdyovari gelin damat çekimleri bile yapıyordum. Bir yandan da okul sorununu çözmeye çalışırken, kardeşim “Abi kolumuza altın bilezik lazım gel meslek lisesine gidelim” dedi.

    1978-79 yılları... (Fotoğraf Özcan Yaman)

Ve Motor Meslek Lisesi-Mecidiyeköy
Okula başlayınca baktım fotoğrafçılık kolu kapalı ilgili hocaya gittim “Ben fotoğrafçıyım” dedim. Bunun üzerine kültür derslerinden muaf oldum. (Haydarpaşa Lisesinde okuduğum dersler) Teknik derslere devam ederken okulun fotoğrafçılık kolunu faaliyete geçirdim. Bu arada kardeşimle pazarlarda çocuk elbiseleri satarak aile bütçesine katkı yapıyorduk...

12 Eylül 1980
Darbenin cuma günü olduğunu hiç unutmam. Sabah 5’te kalkmış çocuk elbiseleriyle dolu bavulları sırtlamış kapıyı açmıştık ki her yeri askerler sarmış ‘Girin eve’ diye bağırıyorlardı. O gün pazarcılığımız da fiilen bitmiş oluyordu. Mahallenin tek fotoğrafçısı Astsubay Emeklisi Zeki amca beni çok severdi. Boş zamanlarımda Zeki amcaya yardım ederek hem yardım hem de bu alanda kendimi geliştiriyordum. Kısaca hem Zeki amcanın rakibi hem de yardımcısı olmuştum. Siyah beyaz fotoları bir günde evde basarak veriyor, renkli fotoları Sarıyer’de  stüdyoya bırakıyor laboratuvarın servisiyle bastırtıp bir hafta sonra alıp sahiplerine satıyordum. Şunu söyleyebilirim Türkiye’de renkli fotoğraf 1978’lerden sonra yaygınlaşmaya başlamıştır. Kitapları kibrit fabrikasının bahçesine gömmüş evde siyasetle ilgili her şeyi saklamıştık. Artık radyolarda yasak ve anarşistlerden başka bir de Hasan Mutlucan’dan başka bir şey yoktu. Ne yapmalıydım? Fotoğrafçıydım o sıralar fotoğrafın sanatla ilişkisi falan yazan dergilerle tanıştım. “Yeni Fotoğraf” dergisi, Afsad’ın çıkardığı “Fotoğraf” dergisi ve bu dergideki toplumsal içerikli yazılar özellikle Özcan Yurdalan’ın “Fotoğrafta  Gerçeklik” yazısı bana “Vay be fotoğraf neymiş...” dedirtiyordu. Böylece sosyalizm ve fotoğraf arasındaki ilişki beni yönlendirmeye başlamıştı. 

Planar grafik ajansta karanlık odacı ve fotoğraf asistanlığı
Endüstri fotoğrafçısı ve grafik ajans sahibi Gülnur Sözmen’in yanında çalışmaya başladım. Burada çalışan ve akademide okuyan Esat Papila ağabey beni çağırmış ve okullar açılıncaya kadar karanlık odacı olarak çalışmamı istemişti. Ben üniversite sınavlarına girmiş sonuçları beklerken Gülnur abla sordu; “Eee ne yapacaksın okul işini.” Ben de “Teknik öğretmen okuluna gideceğim ya da motorcu olacağım“ deyince bana şaşkın şaşkın bakıp “Abi koskoca akademi varken motorcu mu ?” dedi. Ben de “Abla akademiye gitmek kim ben kim, hem resimden anlamam hem de o kadar masrafı karşılayamam” dedim. Gülnur abla hemen bir telefon açtı sonra bana Beşiktaş’a Yıldız Dersanesine gidiyorsun, Aslan’a benim yolladığımı söylüyorsun hemen desen derslerine başlıyorsun” dedi. Bir ay desen dersi alıp Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümünü kazandım. 

Ve artık Zenit ve Opemus agrandizörün yanında Miranda, Pentax, Canon ve Linhoff teknik makineler ile Krokus agrandizörle tanışıp kullanıyordum. Yalnızca ucuz Or-wo, filmlerin dışında Kodak, İlford, Fuji gibi filmler hayatıma girmişti. Hatta 35 mm 80 Asa sinema filmleri alıp onları karanlıkta kesip kullanıyordum. İşte burada hey gidi günler diyebilirim...

Tümüyle mekanik olan makineyi tamir bile edebiliyordum. Özellikle enstantane ayar düğmesi bozulur, bazen perdesi takılırdı. Sonunda ihtiyacı olan bir arkadaşıma Zenit makinemi verdim. Bir çok arkadaşım gibi Zenit olmasaydı belki de fotoğrafçı olmayacaktım. Benim gibi milyonlarca fotoğrafçı Sovyetlerin fotoğrafı, sıradan insanların hayatına sokan “ucuz ve kaliteli” makineler üretip, yine özellikle Bulgaristan, Çekoslavakya ve Doğu Almanya’da üretilen fotoğraf filmleri ve kağıtları olmasaydı ne yapardık diye düşünüyorum. 

Fotoğraf insanların bakış açılarını değiştiren, akıp giden zamandan tanık olduklarımızı kaydettiğimiz bir alan. Bunu da “Herkes fotoğraf çekebilir” şiarıyla devlet politikası yapan Sovyet’lere borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Fotoğrafı elitlerden ve devlet güdümünden kurtaran gelişmeyi sağlayan Sovyetler Birliği artık yok. Fakat yarattığı kültür hayatlarına işlemiş milyonlarca fotoğrafçı var. Hatta sinemayı da bu dünya içinde sayabiliriz. Ekim Devrimi’nin 100. yılı hepimize kutlu olsun. Yeni bir dünyanın kurulmasında birikimlerimiz paylaşıldıkça çok güzel olacak...

www.evrensel.net