Şiddetle mücadele dayanağını nereden alacak?


02 Kasım 2017 04:55

Gündemden hiç düşmeyen kadına yönelik şiddetin farklı boyutlarıyla ama en çok kadınların mücadelesiyle sürekli gündemde olacağı kasım ayı geldi. 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele ve Dayanışma Günü olarak ay boyunca kadınların her alanda yaşadığı şiddeti ortaya çıkarmak için önemli bir gün. Ve mücadele birikimimiz açısından da...

Mahallelerden, işyerlerinden kadınların anlatısında, yaptıkları buluşmalarda dikkat çeken bir durum var; çalışan kadınlar “Kötü koşullarına, düşük ücretine rağmen hiç olmazsa düzenli gelir sahibi olduğumuz iyi kötü bir işimiz var” diyorlar. Bu kötü koşullar içinde şiddet, taciz, mobbing, ücret eşitsizliği var mı, var. Kadınlar bundan muzdarip mi, hem de nasıl!  Bugün kadınların aslanın midesinden zorla çekip aldığı, “İyi kötü bir işimiz var” diye sahip çıktığı işlerde, işyerlerinde yaşadıkları sorunlar üzerinden bir dert anlatma, bunlara bir çözüm bulma çabasının azaldığı, kadınların eğer söz konusu olan yaşadıkları şiddeti anlatmaksa önce düpedüz yalnız bırakıldıkları ev içi şiddeti anlattıkları, buna çözüm bulmak için yol yöntem sordukları bir tablo var karşımızda.

Bunun nedenleri var; 

Mesela bunun işyerlerindeki örgütsüzlükle, örgütlü olan yerlerde ise şiddet sorununun sendika bürokrasisinin gözü önünde hatta bazen bizzat onların üstünü kapattığı bir sorun olmasıyla elbette ilgisi var. Bir yandan da üretim süreçlerinin parçalanmasıyla, kadınların işyerinde birlikte hareket etme olanaklarından yoksun bırakılmasıyla da ilgisi var. Kadınların emeklerinin değersizleştirilmesinin ve kadınlara yönelik saldırganlığı mübah ve olağan bir zemine çeken toplumsal dönüşümün de elbette bununla ilgisi var. Ağırlaşan yaşam koşullarının dayattığı ‘İşine sahip çıkma’, yükselen muhafazakarlığın dayattığı “İşyerinde yaşadıklarımı paylaşırsam ayağım dışarıdan kesilir” duygusuyla ilgisi var. Evdeki ağır şiddet kadınları o kadar yalnızlaştırıyor ve güçsüzleştiriyor ki, işyerinde hiç olmazsa evden uzak olmak orada olup bitenler karşısında ‘susarak geçiştirme’yi de beraberinde getiriyor. 

Görüyoruz ki kadınlar her yerde yalnızlık ve her anlamda güvensizlik duygusu yaşıyor.

Bu yalnızlığı, güvensizliği ve suskunluğu kartopu gibi büyüten bir süreç yaşıyoruz. Tek adam rejiminin inşa edildiği bu dönem, “OHAL beni etkilemiyor ki” diye düşünen kadınları bile gündelik hayatında bizzat kadın olmaktan kaynaklı yaşadıkları sorunların derinleşmesiyle karşı karşıya bırakıyor. Bu süreç kadınları hem şiddete daha açık hale getiriyor, hem de ‘mahkumiyet’ duygusunu perçinliyor. Toplam olarak bu ortam kadınları ‘çözüm yok’ duygusuna itiyor. Şiddet belli bir düzeye gelene kadar ‘olağan’ olarak görülüyor artık. Esenyalı dosyamızda da çıplak bir gerçeklik olarak ortaya çıkan bir tablo var ki, o da kadınlar her anlamda yaşadıkları yoksunluğun, yalnızlığın, eğitimsizliğin, tüm olanaklara uzak bırakılmışlığın acısını korkunç biçimlere bürünen bir karabasan olarak yaşıyorlar. 

Şiddet bugün çalışma yaşamının güvencesizleştirilmesiyle, ağırlaşan yaşam koşullarıyla, ücret eşitsizliğiyle, hiçbir sosyal haktan yararlanamamakla, hatta bu haklara erişmenin haklardan feragat etmeyi gerektirdiği koşullarda yaşamakla, iktidarın sınıf karakteri ve muhafazakarlıkla daha önce hiç olmadığı kadar bağlantılı bir görünüme kavuştu. Daha doğru ifadeyle bu bağ daha açık hale geldi. 

Gördüğümüz bir şey de gündelik hayatın zaten olmazsa olmaz dayanışma ağlarıyla sürdürülebildiği. Yani şiddetle mücadelede ‘dayanışma’ temel bir nokta ama zaten kadınlar bu dayanışmayla ayakta duruyor. O nedenle şiddetle mücadelede ‘dayanışma’nın bir adım ötesine geçmek,  zaten halihazırda yaşamlarımızı sürdürmek için içsel bir bilgiyle ve bir zorunlulukla kullandığımız dayanışma ağlarına çağırmaktan öte bir çağrıya ve mücadele zeminine ihtiyacımız var.

Kadın mücadelesi dayanağını nereden alacak? Sokak eylemlerinden mi? Ortak mitinglerden mi? Bunlar önemsiz değil. Hele hele de sokağın bu kadar yasaklandığı, en küçük bir toplumsal muhalefetin bile şiddetle bastırıldığı, tek bir muhalif söze bile tahammül edilemeyen tek adam rejimi döneminde sokakta söz söylemek önemli. Ama biliyoruz ki bu bugün örgütlü kadın kesimleri açısından bile giderek zorlaşan bir yöntem. Yine de sokağı zorlayacağız, ortak sözümüzü söyleyeceğiz.

Ama hakiki bir güçlenme, anlamlı bir mücadele zemini için en küçük buluşmanın, 3-5 kişiyle bile olsa bir araya gelmelerimizin, ev- mahalle buluşmalarımızın, yerel derneklerde yaptığımız etkinliklerin, günlerin, veli toplantılarının, pazar sonrası çay içmelerimizin, yazdığımız küçük bir bildirinin ev ev ulaştırılmasının, kadın kuaförlerindeki sohbetlerimizin önemi çok çok arttı.  Şiddetle mücadelede yöntem değişikliği demeyeceğim. Nitekim her dönemin en önemli dayanağıydı şiddetle mücadelenin en yerelden, en yüz yüze karşılaşmalar ve en küçük etkinliklerden başlayarak gerçekleşmesi. Ama bu dönem, olmazsa olmaz bir hale geldi. Kadınlar en çok yaralandıkları yerden iyileşecekler. En yakınlarındaki kadınlarla birlikte... 

www.evrensel.net