'İslamcı-muhafazakâr demokrat' efsanesi!


04 Haziran 2017 06:09

Öncesindeki Gezi’nin izdüşümleri de dahil, 2015 Haziran’ından bu yana geçen iki yıl, siyasetin ‘olağan’ seyrini alt üst etti. Olağan bir şey kalmadı aslında. Erdoğan iktidarı, “fiili durumun hukukileştirilmesi” taktiğiyle yeniden dizayn etmeye giriştiği devlet ve iktidar ilişkilerini, 15 Temmuz’a yaslanarak bir başka düzeye sıçrattı. Hedef belli artık: Tek elde merkezileşmiş olağanüstü halin anayasal düzeyde kurumsallaştırılması... Bu ‘yeni’ iktidar mimarisinden kimin payına ne düştüğü yeterince açık. KHK rejiminin nasıl işletildiğine, sonuçlarına bakmak bile yeter. Yazının konusu bu değil ama. 

Erdoğan’ın yeniden genel başkan olmasıyla AKP’nin bu ‘tek adam’lık sürecine mıhlanmış aparat pozisyonu, malûmun ilanı oldu herhalde. Havuz başı muhabbetleri türünden “büyük” ve “umutlu” değişim rivayetlerini ciddiye almak mümkün değil elbette. Ama tersinden yapılan ve önemli ölçüde liberal menşeyli “AKP nasıl bu hale geldi, nasıl kurtulur, fabrika ayarlarına nasıl dönebilir?” eksenli yaklaşımlara söylenecek şeyler olmalı. Bir dönem liberal özgürlükçülüğün çekim merkezi ve motivasyon kaynağı olabilmiş AKP’nin, o olağanüstü cezbedici iddialardan geçip bugünkü olağanüstü tekçiliğe demir atışının nasıl anlamlandırıldığı, hepten ilgisiz kalınacak birşey olmamalı. Çünkü ülkenin ‘liberal-entelektüel siyasal donanımı’, yeri geldiğinde, “ya bir halt ettik işte, yanıldık” deme sadeliğini içermeyecek kadar kompleksli aslında! Bu sadece bir ‘kişilik’ meselesi değil tabi ki. Gelecek tasavvurunu hangi dinamikler üzerinden şekillendirdiğine bağlı bir sınıfsal temeli de var. Asıl mesele de bu zaten. 

Kulakları çınlasın, Ahmet Altan mesela. Türkiye’nin demokratik devriminin (AKP ve İslamcı sermaye şahsında) muhafazakârlara, İslamcılara nasip olduğunu söyleyip dururdu yazılarında.  Şimdi hapiste olduğu için  arkasından konuşuyor olmayalım ama “abartmışım, o kadar da değilmiş” dediğini biz duymadık. Gülen cemaati ile AKP’nin yolları ayrılınca bu “demokratik devrimin” de sonu gelmiş olacak ki Altan’ın AKP’ye muhalefeti başladı. Hakkını yemeyelim, sözünü de sakınmadı ve aslında eleştirileri yüzünden ve tamamen hukuksuzca içeri atıldı. Ama dediğimiz gibi, İslamcı-muhafazakâr siyasetten ve sermayeden demokrasi sorununu çözme beklentisine iten ‘yanılgıya’ dair bir “iç-hesaplaşma” içinde görmedik onu. 

Yanlış anlaşılmasın, “Başımıza ne geldiyse şu ‘yetmez ama evetçiler’ yüzünden geldi” diyenlerden değiliz. Ama bu vasat ve kestirmeci eğilimin iticiliği yukarda özetlediğimiz eleştirellikten imtina etmeyi de gerektirmemeli. Çünkü demokrasi ve özgürlükler bab’ında, ‘muhafazakâr-İslamcı dinamik’ efsanesinin farklı koşullarda farklı tezahürleriyle karşılaşmak olası ve bu ‘efsaneyi’ soldan üretenlerin, gelinen noktaya rağmen, öyle ‘özeleştirel’ bir sistematik içinde olmadıkları açık. 

Bir örnek daha. ‘gazete duvaR’ sitesinde İrfan Aktan’ın Murat Belge’yle yaptığı ve referandum sonuçlarını değerlendiren röportajından (*) bir kesit:

“Yeni Gündem’de, Birikim’de devam eden “İslamcı-sol ittifakı” fikrini gözden geçirdiğinizde nasıl bir sonuca ulaşıyorsunuz? “Yanlış yaptık, eksik yaptık” mı diyorsunuz yoksa “Erdoğan geldiği için böyle oldu” mu diyorsunuz?

Valla ben doğru yaptığımızı düşünüyorum. Bugün baktığımda, başka türlü nasıl hareket edilebilirdi, bilmiyorum. Eksik mi yaptık? Ama Türkiye’deki sol net tavrı almış olsaydı, böyle olmayabilirdi. Erdoğan İslamcı kesim için şu an bir kader olmayabilirdi. Erdoğan sola hücuma geçtiğinde, kendi tabanından “niye böyle yapıyorsunuz, bunlar iyi ve dürüst adamlar” sesi yükselebilirdi... O gücüyle o sol, kendini Kemalizmden çekebilseydi o zaman bugün Müslüman kesimler başka türlü olabilirdi. Biz hapisteyken, Sağmalcılar’a koymuşlardı. Nur ayininde yakaladıkları adamları getirdiler bizim yanımıza. İki gece kalıp gittiler. Giderken “sizin için dua edeceğiz, sizi böyle bilmezdik” filan dediler. Aslında böyle bir temeldeyiz biz bu toplumda. Ama fiili gereklerini yapmadık.”

Uzun oldu ama gerekliydi. Gelinen noktada boşa düşmüş ‘demokratik-muhafazakâr-İslamcı dinamik’ beklentisi ve tahayyülü, böyle de savunabiliyor kendisini! Suç, kendisi gibi davranmayan  soldaymış meğer! Biz bu kadarını yapabildik diyor Belge, İslamcı siyasetle daha çok içiçe olunsaymış, bugün Erdoğan bu kadar boş bırakılmamış olacakmış! Çok yoruma gerek yok herhalde. Belge için dua eden o iki Nurcu’ya da “Allah dualarını kabul etmiştir belki” dışında sözümüz olamaz tabi. Ama o iki garibanı içeri atan 12 Eylül rejiminin Fethullah Gülen’le birlikte bugünkü AKP’yi de iktidara taşıyan yolları nasıl döşediğini de hatırlatırız. 

Tartıştığımız mesele, müslüman kitlelerle ilişki kurmak, onların ‘hayır duasını’ almak değil; İslamcı-muhafazakâr siyasallıktan başat bir demokrasi ve özgürlükçü dinamik beklentisidir. O hegemonyanın dışında kalmış unsurlar, istisnalar elbette vardır, olacaktır da zaten. Cezaevinde solcuları ‘doğru’ tanıyıp da onlar için dua edeceğini söyleyen Belge’nin Nurcuları belki ‘anti kapitalist Müslüman’ oldular sonradan. Belki “Fetöcü” diye yargılanıyorlardır, ve belki de KHK’larla işten atılan yüzbinin içindedirler. Belkiler çoğaltılabilir ama hiçbiri, her dönem iktidarların sosyal-siyasal-kültürel-ideolojik tahayyüllerinin (değişen dolayım ve dozajlarda) değişmez unsuru olmuş İslamcı-muhafazakârlık gerçeğini değiştirmeye yetmez. 

Söz uzadı ve asıl bu yazıyı yazmaya vesile olan Etyen Mahçupyan’a giremedik bile. O, liberal sağdan ve yıllardır AKP’li sayılır. Hayal kırıklığı içinde ve ama umudu İslamcı-muhafazakârlıkta hâlâ. Başka bir yazı konusu olsun artık.

(*) http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/04/23/murat-belge-sonuc-hayir-cephesi-acisindan-muthistir/

www.evrensel.net