22 Mart 2017 04:15

Spor, Sınıflı Toplum, ‘Rekabetçi Öz’ -1

Paylaş

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, pazartesi günü ‘Futbol Zirvesi’nde yaptığı konuşmada spor algısına dair önemli ipuçları verdi. Bu, 15 yıldır ülkeyi yöneten isim olarak onun sporu nasıl tanımladığı ve işlevselleştirdiği, dolayısıyla spor politikalarını neye göre belirlediğini anlamak adına önemliydi.

Erdoğan, konuşmasında “Spor gibi siyasetin de özü rekabettir, yarıştır”, “Tıpkı futbol gibi siyaset de takım oyunudur”, “Futbolun özünde rekabetle birlikte fedakarlık, centilmenlik, dostluk ve dayanışma vardır. Futbol bir direniştir, meydan okumadır” gibi ifadeler kullandı.

Erdoğan, spor endüstrisinin tercih edeceği biçimde iki nitelik ve işleve vurgu yapıyor: İlki oyunun kaçınılmaz olarak rekabetçi bir öze sahip olduğuna dair. İkincisi ise bu “acımasız” tanımı nispeten hafifletme ve karşı karşıya olduğumuz fenomeni sempatik kılma işlevi görüyor: Direniş, meydan okuma, takım oyunu vs.

Sporun, yani fiziksel aktiviteyi “oyun”la bir araya getirmenin tanımı bu kadarla sınırlı kalabilir mi ya da mesele “rekabetçiliğe” indirgenebilir mi? Erdoğan’ın açıklamaları vesilesiyle, bu köşede yıllardır fırsat buldukça farklı yönlerine değinmeye çalıştığımız bu tartışmayı bir kez daha açalım.

Çarlık Rusyası döneminde oluşturduğu çizgiyle Sovyetlerin spor politikalarının belirlenmesinde önemli pay sahibi olan Pyotr Franzeviç Lesgaft’a (1837-1909) ‘SSCB’de spor anlayışı ve temelleri’ serisinde değinmiştik. Lesgaft, sporun, bireyin bedensel ve zihinsel gelişimindeki önemine vurgu yapıyor, bunun toplumsallaşmasını hedefliyor ve rekabetçi sporları çizdiği denklemin dışında tutuyordu. Lesgaft’a göre rekabetçi sporlar, bencilliği teşvik ediyor ve gençlerin ahlaki bakış açısına zarar veriyordu. Lesgaft, doğayla etkileşim ve mücadele halinde olunan sporların çocukların yaratıcı düşünce ve duygulara yoğunlaşması bakımından büyük öneme sahip olduğunu belirtiyor ayrıca sporların geçit törenleri gibi askeri ögelere alet edilmesine karşı çıkıyordu.

O dönemki tüm Rus ilericileri gibi Lesgaft’ın görüşlerinin etkilediği Lenin de spora “rekabetçi özü”nün dışında bir noktadan yaklaşıyor ve “Özellikle gençlerin yaşama coşkusuna sahip olmaları, keyifli olmaları gerekiyor. Jimnastik, yüzme, yürüyüş yapma, her türden bedensel egzersiz, entelektüel merak, çalışma, analiz ve araştırmayla birlikte yürütülmelidir” diyordu. Lenin’e göre spor, “Kapitalizmin baskıladığı milyonlar için kabiliyetlerini geliştirmek, yeteneklerini ortaya çıkarmak için yararlanılamayan elzem bir kaynak”tır.

Her spor, “rakibe karşı kazanmak” üzerine olmayabilir ancak hedefe ulaşma arzusu, bunun için mücadele etmek, çabalamak, kendini zorlamak, dağcılıktan koşuya tüm sporlarda vardır. Kişi, rakibiyle olmasa dahi kendiyle mücadele halindedir. Hatta spor yapmıyor olsa da her gün sınıflı toplumun karşısına çıkardığı engellere karşı rekabet içindedir. Dolayısıyla rekabet hayatımızda kaçınılmaz bir şekilde mevcuttur.

O halde spor ve rekabet deyince bahsedilen “rekabetçi öz”ün var olup olmadığından ziyade toplumda nasıl karşılıklara neden olduğundan, bu karşılıkların sınıflı toplumun yapısıyla ne kadar ilişkili olduğundan söz etmeliyiz.

Skor yapan oyuncunun kaybeden takıma geçtiği, böylelikle kazananın zayıflatıldığı, kaybedenin güçlendirildiği bir oyunun kapitalist dünyada değil de Amazon yerlileri arasında icat edilmiş olmasının da kazanma odaklı oyun anlayışının sınıflı toplumun bir ürünü olmasının da bir nedeni var.

Marx’ın dediği gibi “Toplumsal kurumlarımızı tarihsel sürecin ürünü olarak görmeyenler onların kuruluşunu da gelişimini de anlayamaz.” Bu dinler için de geçerlidir, devlet için de, kazanma odaklı oyun/spor için de.
Önümüzdeki hafta bu konuya devam edeceğiz.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa