‘Alarm’ ve geleceğe yürüyüş!


04 Haziran 2011 10:43

“Öyle bir noktaya gelmişiz ki, Türklerin yüzde 47’si, yani yarıya yakını, komşu olarak bile Kürde itiraz ediyor... Bu meselede eğer hiçbir mesafe almazsak ve de bu şiddet dili devam ederse, 2013’te hiç şüpheniz olmasın bu oran yüzde 67’ye ulaşacak…”   
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, ‘Kürt Meselesinde Algı ve Beklentiler’ başlıklı araştırmaya dair söylüyor bunları ve “Türkiye alarm veriyor” diye uyarıyor...
Araştırma, çarpıcı veriler sunmakta. Sosyal, ekonomik, politik boyutlu veriler…
Uluslararası kriterlere göre yüzde 23’ü açlık, yüzde 30’u ise yoksulluk sınırında yaşayan Kürtlerin, toplumun en yoksul kesimini oluşturması mesela. Tahmin edilmez değildir elbette. Ellerindeki ‘kalkınma’ reçeteleriyle yıllardır Kürtlere ‘çözüm’ bahşeden bilimum burjuva siyaset esnafı da bu malum gerçekten hareket ediyor zaten. Ama hep atlanan bir diğer gerçeği ise söz konusu araştırma bir kez daha gözümüze sokuyor:
“Çözüm, ekonomik kalkınma ve eğitimde” diyen Kürtlerin oranı sadece yüzde 19 iken, yüzde 65’i “çözümün demokratik uzlaşmadan geçtiğini” öngörmektedir. Türklerin önemli bir kısmı da Kürt meselesinin “eğitim ve kalkınma”yla çözüleceğini belirtirken, yoksulluktan kavrulan Kürtlerin çoğunluğu, çözümü demokrasiden, kimliklerinin tanınmasında arıyor, “para vererek çözemezsiniz” diyor…
Bu çarpıcı gerçeği hesaba katmayan çözüm önerileri, hayata ve de soruna ne kadar dokunabilir ki?
Araştırmanın geleceğe dönük genel tercümesi şudur ki; alarm çalan veriler toplumu ve elbette en başta da siyasal aktörleri, durumu anlamaya çağırmaktadır adeta. Ezberler  geçersizleşmiştir. Kürde, ‘Kürt’ olarak yer vermeyen hiçbir gelecek tasarımının dikiş tutmayacağı aşikardır. Özetle, yeni bir toplumsal dönüşüm ve yeni bir toplumsal-siyasal kuruluş, hem ihtiyaç ve hem de zorunluluktur. Ama bunun için en başta ve acilen, Batı’nın Kürt gerçeğini anlaması gerekiyor. Türke Kürdü anlatmak, Türkün Kürdü, haklarıyla, ‘eşit’ kimlik talebiyle içselleştirmesi, bahsedilen “alarmın” nahoş sonuçlarından alıkoyacak tek yoldur.
Peki bu ‘yolun’ politik adresi neresidir?
Kürt meselesine dair sözü olanların en ileri şeyleri söyleyebilmelerine en ‘müsait’ mekan durumundaki Diyarbakır’da yaptıkları son mitingler, CHP ve AKP’nin, çözüm adresi olmaktan ziyade sorunun parçaları olduklarını bir kez daha göstermiyor mu?
Değişen değil, değişiyormuş gibi yapan CHP ya da Kılıçdaroğlu mu?…
Boynuna poşu dolamakla, “İzmir neyse Diyarbakır odur” demekle mi? Başbakan’ın bayrak polemiğine yanıt olmak üzere Türk bayraklarını göze sokmakla mı? “Atatürk ilke ve inkilaplarına gerçekten uygun bir Türk eğitim sistemi”yle Kürtlerin anadil talebini karşılayacağını zanneden, sihirbaz Mandrake’lik illüzyonlarla mı? Hakkari’de coşa gelerek yerel özerklikten bahsedip, Ankara’ya döndüğünde “teröre karşı birlik” çağrısı yaparak mı? Dersim mitingi öncesi asılmış içeriksiz Zazaca afişleri bile, “Batı’da aleyhimize kullanırlar” diye korkup kaldırtmakla mı?.. Bu CHP mi, Kürdün haklarını Batı’ya anlatıp, meşru bir barış arayacak, Türkleri çözüme hazırlayacak?..
Ya AKP ve onun hikmetinden sual olunmaz Hünkar’ı?
Milliyetçilik yarışında MHP’ye adeta nal toplatan o histerik iktidar hırsıyla mı? En son Hopa’daki gibi, bir devrimcinin katledilişini açıkça sahiplenen, o diktatörlere özgü vicdansızlıkla mı? Bırakın Türkle Kürdü buluşturmayı, ümmetçi din kardeşliği ajitasyonuyla Kürdü bölmeye çalışma acizliği mi? (Evet acizlik, zira daha kısa bir süre önce PKK gerillaları için kılınan ve yüzbinlerce Kürdün katıldığı cenaze namazları hafızalarda taze değil midir daha? Kimi, nasıl bölüyorsunuz?)
“Benim için Kürt sorunu bitmiştir” inkarından bir hafta sonra, “sorunun çözümünde engel BDP’dir” deyiverip, sadece çelişki ve bir de çamur üreterek mi?
Seçimden hemen önce, hem de Diyarbakır’da, BDP’ye “terörist örgüt” diyebilen, “vereceğimizi vermişiz zaten” mesajı veren bir Başbakan’ın, seçim sonrasındaki “balkon konuşması”yla her şeyi silbaştan edip reformistleşeceğine, AKP’ye iliştirilmişler dışında, hangi aptal inanabilir ki?
Başbakan’ın milliyetçiliği taktik icabıymış! Onun, bir dönem ki liberal paslaşmaları taktikti aslında. Kaldı ki, bu milliyetçi “taktik”, çözümün önündeki sosyolojik bariyerleri daha bir katılaştırmıyor mu? KONDA’nın araştırmasındaki ‘alarm’ niteliğinde o verileri besleyen  tam da bu “taktik” denilen yaklaşım ve politikalar değil mi zaten?
Evet, vaziyet budur. Halkların kardeşliği alarm vermektedir. Ama ihtiyaçlar keşiflerin anasıdır ya, tam da öyle, Blok bu ihtiyaca yanıtın başlıca adresidir. Halklar arasındaki tek politik köprüdür… Sosyal-sınıfsal taleplerle, kimlik taleplerini bir arada savunmanın mümkün olduğunu gösteren; barış ve kardeşliği bir demokratik dönüşümle ilişkilendirerek yeni kuruluş yolunu gösteren tek adrestir.
Günlük pratik çalışmalara bakmak bile yeterlidir anlamak için. İstanbul adayları örneğin… Zira İstanbul çalışması, en ‘ön cephe’ niteliğindedir. Adaylarımız, bu, halkların buluşturulması cephesinde, emek, barış ve özgürlüğün gerillalarıdır aslında!
Kürtlerle en geniş buluşmalar değil sadece; sınıfsal ve Kürt ulusal taleplerinin, mevcut koşullarda olabilecek en geniş çevrelere cesaretle, özgüvenle taşınıyor olması…
Sabahın köründe işçi servislerinde, fabrika yollarında başlayan, her fırsatta, mesailerde ve gece vardiyalarında süren hummalı çalışmalar… Demokrat, ilerici aydın birikimini çekip kuşatarak, bu birikimin demokratik bir dinamiğe dönüşmesinin olanaklarını yaratan etkin faaliyetler… Ve kadınlar elbette… Sonsuz enerjileri, adanmışlık ve özverileriyle Kürt kadınlarının Türk devrimci kadınlarla buluşmaları, tanışmaları, paylaşımları…    
Alarm veren bir araştırmanın geleceğe dönük tercümesi, Blok’un seçim çalışmasından başlayarak şimdiden edinilmiş kazanımlar ve Meclis kervanıyla birlikte, sonrasına aktarılacak birikimleri dayanak alacak daha büyük, daha örgütlü yürüyüşlere de işaret ediyor…
Dün Dersim ve Diyarbakır’da, bugün İstanbul’da…
Yürüyüşümüz geleceğimizedir!

evrensel.net
www.evrensel.net