26 Ekim 2014 06:00

Çözüm basıncı ile çözümsüzlük genetiği arasında...

Paylaş

Hep söylüyoruz; Türkiye, başından bu yana ‘çözüm süreci’ni PKK’ye karşı ‘minimum çözüm-maksimum tasfiye’ parantezine sıkıştırdı. Ertelemeci ve oyalamacı oldu ve her fırsatta Kürt hareketine irtifa kaybettirecek bir yaklaşım sergiledi. Gelinen noktada, bu şekilde ‘süreci süründürme’ eğiliminin sınırına dayanılmış durumda. Somut adım atmadan, mevcut ‘profilde’ idare etmenin koşulları giderek tükeniyor. Bu bir nesnel durum ve İmralı görüşmelerinin seyrinden öte dinamikleri var.
IŞİD’le Kobanê ve Rojava’yı boğma çabası ve Kürt cephesinden patlayan tepki, biriken bu nesnelliği deşip açığa vurdu aslında. Türkiye’yi yöneten devlet iradesinin ‘çözümcü’ imajının gerçekte nasıl iflah olmaz bir Kürt düşmanlığını içerdiği görüldü (bkz. “PYD ile IŞİD aynıdır” çığlıkları!).
Öncesinde, Kürtçe eğitim için açılan okullar konusunda da derhal harekete geçen ‘inkâr’ genetiği, Kobanê meselesinde şaha kalktı adeta. Gizli-açık IŞİD destekçiliği, “Kobanê’nin çözüm süreciyle ne ilgisi var” vb. bayat argümanlarla tölâre edilmeye çalışıldı. Kobanê serhildanı “çözüm sürecini sabote etme komplosu” olarak algılatıldı. “Vandalizm” denildi, Kobanê direnişi ve Kobanê destekçiliği itibarsızlaştırılırken, IŞİD barbarlığı gözlerden kaçırılmaya, ötelenmeye çalışıldı.
Velhasıl, bütün hesaplar Kobanê’nin düş(ürül)mesi üzerine yapılmıştı. Ve evet, ‘Başbaşbakan’ RTE’nin yol haritasını işaret ettiği gibi, Kobanê’nin, giderek Afrin’in, Haseke’nin, Cizire’nin düşmesi, içerde ‘çatışmasızlık’ modunda idare edilmeye çalışılan ‘çözüm süreci’nin, en azından bir süreliğine, askıya alınmasına değer bir kazanım olarak görüldü. Bu ‘şans’ın ortaya çıkması ‘çözümsüzlük genetiği’ni de tetikledi ve dört gözle “düştü düşecek” beklentisine girildi. IŞİD’in ilerleyişiyle şaha kalkan o iştahlı “düştü düşecek” histerisi, ayağa kalkan yüzbinlerin üzerine salınan özel harpçiliği ve sıkıyönetimciliği de içeren gözü dönmüş saldırganlık, bu ‘altın şans’ın ne kadar değerli sayıldığının da göstergesi oldu.
Şundan emin olabiliriz; son “Güvenlik paketi” de Kobanê tepkileri üzerine hazırlanıp devreye sokulan ‘anlık’ bir refleks değildi. Hükümet, yakın dönem stratejisini Kobanê ve Rojava’nın düşeceği üzerine kurgulamıştı. Düşeceğine kesin gözüyle bakmış ve gelecek tepkileri, Kürtlerin muhtemel infialini ve çözüm sürecinin, çatışmasızlığın bitebileceğini hesaba katmıştı. Bu öngörünün ve göze almışlığın eseri olan ‘paket’, tepkiler patlayınca, ‘Başbaşbakan’ tarafından hemen dillendirildi.
Senaryoyu bozan, Kobanê’deki büyük direniş oldu. Direniş sürdükçe, tepkiler bütün dünyaya yayıldıkça bölgeye dair hesaplar yapan hiçbir gücün (Türkiye hariç) duyarsız kalamayacağı bir ‘iklim’ oluştu. ABD’nin de (kuşkusuz ki kendi özel hesaplarını da gözeten) daha yakından ‘ilgisi’, 35’inci günde, karadan ‘koridor’ açmaya direnen Türkiye’yi ‘sollayarak’ havadan silah yardımı yapması süngüleri düşürdü!
Kobanê IŞİD’le düşürülemeyecekti, işin rengi belli oluyordu ama hiç değilse oyundan düşmemek lazımdı! “ABD bize rağmen silah verdi“ rahatsızlığı dillendirildi ve ama hiç değilse “silahlar YPG’ye gitmesin, Peşmerge ve ÖSO güçleri Kobanê’ye girsin” diplomasisine başlandı. Şimdilik ABD’yle bu minvalde bir uzlaşma var gibi. Amaç açık: Kobanê IŞİD’den kurtarılırken, bütünüyle PYD ve YPG’ye de bırakılmasın! ‘Demokratik özerk-Kantonal sistem’ sürdürülemesin, PYD-PKK’nin inisiyatifi kırılsın, en azından oraya gönderilecek askeri güçlerle dengelensin! Rojava  devrimcilerinin ısrarla “askere değil silaha ihtiyacımız var” talebinin, yine ısrarla “Peşmerge ve ÖSO’luları kabul edin” dayatmasıyla yanıtlanması, bunun için işte!   
Bu amacın ‘sahada’ ne kadar sonuç alıcı olacağını göreceğiz. Şimdi Kobanê’deki devrimci iradeyi kuşatmış ‘gerici nesnelliğin’, IŞİD çekilince de bitmeyeceğini, hem mücadelenin hem de kuşatmanın yeni bir aşamaya evrileceğini öngörmek için kahin olmak gerekmiyor. Hele Kobanê halkı dönünce, asıl belirleyici aşama o zaman başlayacak.
‘İçeride’ ise, Kobanê’nin düşmeyeceği anlaşılınca yeniden hız verilen ‘çözüm diplomasisi’ pek de derde deva gibi görünmüyor artık. Çözüm basıncı ile çözümsüzlük genetiği arasındaki anaforda ‘idare etmenin’ bir kırılganlığı ve defoları daha da artmıştır. Kürt halkının esasa ilişkin somut taleplerini gözetmeyip, sadece ‘müzakerenin biçimine dair’ adımlar atmanın (Öcalan’a sekretarya, yeni komisyonlar vb…) ‘somut adım’ sayılmasının, derinlerde biriken itiraz ve patlama enerjisini ne kadar kontrol altında tutabileceğini göreceğiz.
Biz görüyoruz da, “Güvenlikçi” kafa görüyor mu, tartışılır. Bu biçimsel ‘adımların’, örneğin sürece yeni eklenmiş son “Güvenlik paketi”yle birlikte Kürtleri daha da sıkıştırmaya çalıştıkları “çözümden yanaysan sesini kes, muhalefet etme!” parantezinin yanında nasıl da eğreti durduğunu, lafı bile edilmez olduğunu anlamaları zor.
6-7 Ekim patlamasından bile bi’şey öğrenemeyenler, daha büyük kopuşların uğultusunu nerden duyacaklar ki!?

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa