14 Eylül 2014 00:15

Zenginlik beladır!

Paylaş

Malûm, 12 Eylül’ün yıldönümünden “Yeni Türkiye” ile geçtik!
İnsanların iflahını kesen bir faşist darbenin açtığı kanlı yollardan güle oynaya geçen patron düzeninin şimdiki adı da “Yeni Türkiye” oluyor.
‘Vesayetler’ değişiyor, resmi ideolojilere formatlar atılıyor, “biraz da bize” iştahıyla yanıp tutuşan yeni zenginler türüyor, iktidar dalaşları yaşanıyor, “darbeyle hesaplaştık” diye yeminler bile içiliyor, Kürtlerden 30 yıllık bir şamar yeniliyor… ama 12 Eylül’ün ‘ekonomi-politiği’ hiç değişmeden iktidar ilişkilerindeki yerini koruyor.
34 yıl önce toplumsal muhalefetin devletin en çıplak şiddetiyle ezilmesi üzerinden yeniden tahkim edilen bu düzen, bugün sudan ucuz hayatların mezar taşı olarak göğe yükselen kulelerin gölgesinde sermaye biriktiriyor. Maden ocakları, tersaneler, sağımızı solumuzu saran betondan bloklar, hepsi, envay çeşit vahşi emek sömürüsünün ve dahi en kestirme ölümlerin semirttiği kodaman zenginliğin nişanesi oluyorlar.
Zenginliğin ve yoksul ölümlerinin bu kadar iç içe geçtiği başka bir dönem olmadı herhalde. Kuralsız, muhalefetsiz, dizginlerinden koparılmış, iktidardakilerin siyasi temsilcilikten öte bizzat ortağı olduğu sermaye birikim denkleminin böyle sonuçlar üreteceği çok açık oysa. Bilinmedik değil; bu bir cinayet düzeni ve (türküde geçen) “bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm”ü toplumsallaştırıyor, ‘sıradanlaştırıyor’ sadece.
Tasarlanmış zenginlikler, tasarlanmış yoksulluk ve taammüden ölümler, iç içe, karabasan gibi çullanıyor yaşamlarımıza…
Evet, elde zenginlik mengenesi, giderek daha çok sıkıştırılıyor yoksulların dünyası. Her boyutta, her bağlamda… Sadece üretim süreçlerinde değil, günlük hayatın her anı, hiç umulmadık, akla hayale gelmedik belâlarla dolu... “Sudan ucuz hayatlar”, bir deyim olmaktan çoktan çıktı artık.
Sağdan soldan, öteden beriden, ölümün nereden geleceği kestirilemez oldu. Yoksul hayatların sıkıştırıldığı bu ‘felaket’ kronolojisinden, kime, ne zaman, ne kadar payın düşeceği belirsiz ama beklenmez değil:
Damperi açık kamyon mu üstgeçide vurmuş? Kontrolden çıkmış bir araç mı otobüs durağına dalmış? Kanalizasyon çukurunun rögar kapağı açık mı unutulmuş? Toprak mı kaymış? Bahçe duvarı mı çökmüş? Maganda kurşununa mı denk gelinmiş? Karakol çöplüğünde oyuncak sanılan bir cisim mi bulunmuş? Havai fişek imalathanesi mi patlamış? Çay bahçesinde otururken ağaç mı devrilmiş? Kürtçe mi konuşmuş? Eski eşi mi kıskanmış? Mayın mı patlamış? Gaz fişeği mi sekmiş? Baraj kapakları mı açılmış? Tersanede vinç mi düşmüş? Ocakta yangın mı çıkmış, grizu mu patlamış? Asansör mü arızalanmış?...
“Kader” ve “fıtrat” mı dediniz!
Doğrudur, ‘sermaye birikimi’ denilen hırsızlık mekanizmasının ‘fıtratında’ bütün bunlar var işte.
Tam da “Allaha emanet” bir yaşam örgüsünün içinden kendisiyle baş başa bırakılan insanların çaresizliğine oynayan ve 12 Eylül’den bu yana maalesef bunu başarmış bir kalpazan fıtratı bu!
Çaresizliğe yaslanan, ona abanan…
İşin püf noktası da şu oluyor herhalde:
Ne kadar yalnızsan o kadar çaresizsin; ne kadar çaresizsen o kadar beladasın!
Ve; eşitlik yoksa, ‘zenginlik’ en büyük beladır!
12 Eylül Türkiye’si şimdi “Yeni Türkiye” kostümüne bürünmüş, bela saçmaya devam ediyor!

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa