21 Eylül 2014 08:08

Gökdelen yalnızlığı

Le Corbusier, Atina Anlaşması imzalandığında, Amerikan şehirlerinin, sanayi uygarlığının yarattığı kentsel kaos için bir alternatif olacağına inanıyordu. O nedenle de şehir ölçeğinde bir planlamaya bağlı kalınarak gökdelenlerin yaşama daha çok yeşil alan, enerji ve arazi tasarrufu sağlayacağını savunuyordu.

Paylaş

Fevzi ÖZLÜER

Le Corbusier, Atina Anlaşması imzalandığında, Amerikan şehirlerinin, sanayi uygarlığının yarattığı kentsel kaos için bir alternatif olacağına inanıyordu. O nedenle de şehir ölçeğinde bir planlamaya bağlı kalınarak gökdelenlerin yaşama daha çok yeşil alan, enerji ve arazi tasarrufu sağlayacağını savunuyordu. Makine gibi işleyen kentler, fordist üretimin kent ölçeğine bir armağanıydı. 1932 yılında yapımı biten Empire State gökdelenine 1945 yılında b-25 mitchell bombardıman uçağı çarptığında ikinci dünya savaşı Amerika için fikren bitmişti. Japonlar'ın Pearl Harbour saldırısına karşılık Amerika’nın "Doolittle Raid" misillemesinde kullanılan B-25, General Billy Mitchell ismiyle anılmasıyla değil;EmpireState'in 79. ve 80. katlarına çarpmasıyla ün salmıştı.World Trade Center (Dünya Ticaret Merkezi) binasının 1972 tarihindeki açılışına kadar Dünya'nın en yüksek binasıydı Empire State, 381 metrelik yüksekliğiyle. 11 Eylül 2001’de, Amerikan Hava Yollarına ait iki uçağın,  Dünya Ticaret Merkezi’nin 77.-85. katları arasınaçarpıp, bu gökdeleni yıkmasıyla Empire State eski düşmanından rövanşı almıştı.Ama onun da büyüklüğü sınırlıydı. Chicago’da 1973’de yapımı tamamlanan WillisKulesi 442 metre yüksekliğiyle Amerika’nın en yüksek gökdeleni olmuştu. 1997’de Malezya’da yapılan Petronas İkiz Kuleleri, 452 metrelik yüksekliğe ulaştığında ise Willis Kulesi güçten düştü.  Tayvan’da 509 metrelik Taipei 101 gökdeleninin 2004 yılındaki sevincini ise 2010 yılında Dubai’de tamamlanan 828 metre yüksekliğindeki BurjKhalifa devralmıştı.

Amerika kıtasından Asya’ya kayan gökdelen kültü geç kapitalistleşen Japonya’dan yükseliyordu. 1945’te gökdelene çarpan B-25’in bombaladığı Japonya, 1958 yılında Le Corbusier’in övgüyle söz ettiği gökdelen kentine doğru hızla daldı. Asya’nın kamikazesi böylece başlamıştı.  1958 yılında yapılan 333 metrelik Tokyo Kulesi, Fransız Devrimi’nin 100.yılına ithafen yapılan Eiffel Kulesi’nin bir taklidiydi. 19. Yüzyıl ve öncesi kendini bir demir uygarlığı olarak ortaya koyarken, 20. Yüzyıl bir çelik uygarlığı olarak biçimleniyordu. Eiffel Kulesi’nin inşaatını şehre sürülmüş bir kara leke olarak gören Parisliler için inşaatta hiç kimsenin ölmemesi bir gurur kaynağı da değildi. Oysa Asya’nın gökdelenlerinde,  yükseklik kadar ne kadar kısa sürede bitirildiği de bir gurur kaynağıydı. Bu nedenle de gökdelenlerde çok insanın ölmesi bir üzüntü kaynağı değildi.

Geç kapitalistleşen Türkiye’nin gökdelenleri de benzer bir kaderi paylaştı. Sabancı Merkez 1993 yılında yapıldığında, Ortaçağ’da kilisenin yerini almaya başlayan saat kuleleri gibi coşkuyla karşılanmıştı. Devletin yerini sermaye alıyor çığırtkanlıkları arasında. Kısa süre sonra Sun Plaza, ardından İş Bankası Kuleleri göğe doğru tırmandı, geçti onu.  Ardı arkası kesilmedi, Şişli Plaza, Varyap, Sapphire.. Çelik çağı karbon çağını çağırmıştı.

Geçen hafta, Elif İnce’ye verdiği röportajda gökdelen mimarisini sahiplenen Emre Arolat da  “Torun Center’ın mimari proje işini bir şartla kabul ettim, 30 bin metre kare kamusal alan olacak” diyordu. Oysa o da çok iyi biliyordu ki 90 sonrasının gökdelen kültünü harekete geçiren şey yarattığı kamusal alan değildi. 20. Yüzyıl gökdelenleri,  planlı bir şehircilik ölçeğinde anlamlıyken, 21. yüzyıl gökdelenleri planlı bir şehirleşmenin iz düşümü değildi.  Makine şehirler, uyumlu şehirler algısı gökdelenler kültünde yarışan şehirler ve yarışan parsellere dönüşmüştü. Türkiye gökdelenlerinin kaderi de buydu.

GÖKDELENLER VE BURJUVAZİ

Kapitalizmin dikey mimarlık pratiklerini ve gökdelenlerinidiğer tarihsel dönemlerdeki yüksek yapılardan
ayıran şey neydi acaba?Gökdelenlerle kapitalizmi anlamak için,diğer “gökdelen”lere bakmak gerekirdi. Gize’deki Keops Piramitleri,  İngiltere’deki Lincoln Katedrali veya Babil Kulesi biricikti, onlar kimseyle yarışmadı.Ufkuna bile getirmezdi yarışmayı. Oysa kapitalizmin gökdeleni zamana ve mekâna bağlıdır. Ahiri değil dünyevidir. Kapitalizmin tarihselliğinin sırrı da budur o biricik değildir. Biricik olanı da inşa edemez, iddiası da bu değildir. Her daim yıkıcı olmak zorunda ve yamacında yapılacak olana rağmen var olmalıdır. Oysa Babil bu değildir. Yanında duran için, tebası için oradadır.
Kapitalist mekanı var edenseparseldir. Yarışan parsellerdir.Yarışarak büyür, rekabet eder mekanlar. Torun Center, Zorlu’ya rağmen vardır. Nirengisi başka bir mekansal sınırdır, ondan daha büyük olmak zorundadırve sonra zamanı geldiğinde ömrü tükenir ve ondan daha büyüğü yerini alır. Onun bu yıkıcılığı yani kendi varlık zeminine karşı yıkıcılığı, kapitalist mekanın da varlık sebebidir.
Bu nedenle her seferinde daha küçük birimde maksimum mühendisliği elde etmek ister kapitalist mimari. Dikine büyürken deyanındaki parselin hem bir olanak hem de kendi geleceğinin mezar kazıyıcısı olduğunu bilir. Öngöremediği bir anda, o yan parsel, o metrekare birden bire çukur haline gelir önce ve sonra daha dün yapılmış bir gökdeleni tarihin çöplüğüne atıverir. Adı sanı bilinmez kılıverir. Tıpkı bir yıldız gibi kayar gider. Tüm yüksekliğine rağmen, kaderi bir düşüştür. Kapitalizmin devrimci yönü de budur, ötesi berisi olmadan mekanın da  var olmayacağını gösterir. Burjuvazinin işçi sınıfı olmadan var olamayacağı gibi. Bir gökdeleni yok edecek olanın bir başka bina olacağını bilir.  Asla kendi ömrünü kendi doldurmaz,işçi sınıfının kaderi gibidir.. Kendiliğinden yok oluşu ve kurtuluşu mümkün değildir mekanın. Nasıl işçi sınıfının kurtuluşu burjuvazinin de nihai kurtuluşu isebir gökdelenin de kurtuluşu topyekun yalnızlığına bağlıdır..

CİNSİYETSİZ MEKANLAR

Onun erilliğini de temin eden işte bu yalnızlık halidir. Kendine bir rakip çıktığı anda küçülür, erilliğini yitirir. Bu nedenle burjuvazi, hep tek olmayı diri tutar ve fakat rakipler inşa ederek erilliğini öldürür. Böylece ölü erilliklerle örülü bir cinsiyetsizlik halini mekanda da inşa eder.  Gerçek anlamda bir erillik-doğa tarafından bahşedilmiş bir cinsel çeşitlilik değildir bu erillik, sermaye sınıfıyla dolayımlanmış bir erilliktir.  Tüm cinsiyetlere gösterdiği suretinden bir güzelliktir. Tıkırtılar, yansımalar, görüntüler. Ritmik seslerle büyülenme biçimleri böylece örgütlenebilir. Cinsiyeti ele geçiren bir binadan bahsedebiliriz artık. Bize bizim dolayımızımızla kendini gösteren bir binadan bahsedebiliriz.  Üst katlara çıkarken içinde bir boşluk duygusu yaratması bile bir tercihtir. Eğer hepimiz bir mekan içinde benzer davranış kodları ediniyorsak bu muazzam devrimci bir yıkıcılıktır, insanın cinsiyetinin toplumsal olarak belirlendiğini gösteren bir yıkıcılık. Yıkıcıdır çünkü tüm farklılaşmayı, toplumsallaştıran ama kişilerden alıp rekabet eden parsellere hapseden, yalnız bir yıkıcılıktır. Belki de bu nedenle intihar edenlerini sayıyoruz gökdelenlerin, içine doğru çöküp de göç edenlerini değil.

ÖNCEKİ HABER

Halı saha fantezisi: Emlak fuarı ve yeşile boyama üstüne

SONRAKİ HABER

Fransa, Suriye'deki askeri ve sivil personelini korumak için önlem alacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa