Nasıl güçlü olacağız?

Nasıl güçlü olacağız?

Dünya sınıflara, katmanlara bölüneli beri bu dünya, ancak “güçlü” olduğunda sana “insan” gibi hissetme, insanca, insan onuruna yakışır bir şekilde yaşama olanağını tanıyan, ezme ezilme, sömürme sömürülme ilişkileri üzerine kurulu.

Sema BARBAROS

Ezilen, baskı altında olan, şiddet gören, sömürülen, ayrımcılığa uğrayan kesimlerin, sınıfların, cinsiyetlerin belki de en temel ihtiyacı kendini “insan” hissedebilmek olmuştur tarih boyunca. Bunun bir diğer ifadesi de kendini “güçlü” hissetme ihtiyacıdır. Çünkü sınıflara, katmanlara bölüneli beri bu dünya, ancak “güçlü” olduğunda sana “insan” gibi hissetme, insanca, insan onuruna yakışır bir şekilde yaşama olanağını tanıyan, ezme ezilme, sömürme sömürülme ilişkileri üzerine kurulu.
Bu temel insani ihtiyacın karşılanması için doğmuştur tüm toplumsal çatışmalar. Ezilenler, güç oluşturmanın başka ve ezilenlere özgü bir yolunu da bulmakta gecikmediler: Birlik. Birlikten güç doğdu; hem de öyle böyle değil... Ezenlerin, sömürenlerin ya da başka temeller üzerinden güç ve iktidar sahibi olanların en çok korktuğu, bu güçtür; kaybedecek şeyi olmayan kitlelerin gücü. O yüzden de o birliğin hiç oluşmaması için, oluştuysa da dağılması, parçalanması için servet harcamayı, ödünler vermeyi, savaşmayı, akla gelebilecek her türlü yöntemi devreye sokmayı göze alırlar.
Toplumsal yargılar, kurumlar, ahlak ve inanışlar, kitleleri zapturapt altında tutmanın kendini kanıtlamış araçlarının başında gelir. Sömürenlerin ihtiyaç duyduklarında –ki genellikle duyarlar– muhafazakarlığa, ikiyüzlü ahlak anlayışlarına sıkıca sarılması, bunları topluma pompalayıp yeniden yeniden üretmesi, sistematik hale getirmesi her gün karşılaştığımız bir gerçeklik. Özellikle biz kadınlar için...
 

KADIN DÜŞMANLIĞI
Her gün üçer, beşer aramızdan kaybolan, öldürülen kız kardeşlerimiz bunun en açık ifadesi değil mi? Bu kadar kadın, artık her gün yenisini eklediğimiz şiddet biçimleriyle öldürülürken, hükümetin bu sorunu yok sayması, kadın katliamını yeniden yeniden üreten toplumsal ve hukuki mekanizmalara müdahale etmemesi tam da bu tabloya uyuyor.
Kadınların giyimine kuşamına, oturuşuna kalkışına, kahkasına çığlığına edep ve iffet üzerinden müdahil olma çabasındaki hükümetin izlediği politikanın kadın düşmanlığı ve dozu her gün arttırılan muhafazalık üzerinden ilerlediğini görmek burada elbette önemli. Zira tüm bunların yansıması kadınların evin içinde, sokakta işyerinde gördüğü şiddet, daha da vahimi hayattan koparılması, en yakınları tarafından katledilmesi oluyor.
Kadına yönelik şiddete sıfır tolerans diyerek Kadın Bakanlığı’nı kaldırıp yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nı getiren AKP iktidarına göre zaten böyle bir “sorun” da yok. Münferit, tek tek, kadın örgütleri ve medya tarafından abartılan bir durum söz konusu! Bütün iş “aile” olabilmekte. Kadınlar ailenin devamlılığını sürdürmek üzere her türlü özveri ve çabayı gösterseler, ananelere uygun davransalar sorun kalmayacak! Zaten öldürülen kadınların çoğu “eşinden ayrılmış”, “çalışmak isteyen”, “yaşına bakmadan kendine yeni bir hayat kurmak isteyen”, “çocuklarına kötü örnek” kadınlar onların gözünde.
Durum böyle diye, devletin, hükümetin, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın sorumluluğunu yerine getirmesini, etkili politikalar ve önlemler üretmesini beklememek, talep etmemek mi gerekir? Elbette hayır.
 

GÜÇ OLMANIN ANAHTARI
Ezilenlerin deneyimlerinden çıkardıkları dersin devamı da var hiç kuşkusuz: Birlik ancak mücadeleyle anlamlıdır. İlerleme ve kazanımların, güçlü olmanın anahtarı mücadelededir.
Türkiye’de kadın mücadelesinin derin kökleri, kazanımları, büyük başarıları var. Bunları sıralamaya hiç girmeden, doğrudan konumuza katliama dönüşen kadın cinayetlerine gelelim yeniden. Kadınları ilgilendiren her konuda olduğu gibi kadın katliamı karşısında da elbette sessiz kalmadı kadınlar. Birçok girişim, platform, örgüt ve inisiyatif uzun yıllardır mücadele yürütüyor şiddete ve ölümlere karşı.
En son, yaklaşık 2 ay önce kadın cinayetlerine karşı ortak sözümüzü söylemek için, kadın örgütlerinden, feminist ve LGBTİ örgütlerden, emek ve meslek örgütlerinden ve siyasi partilerden kadınlar olarak yan yana geldik.”Kadın Cinayetleri Her Yerde, Meclis Olağanüstü Toplansın!” sloganıyla, İstanbul'da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı İl Müdürlüğü'nde bir eylem gerçekleştirdik. Ardından 20 Temmuz’da, yirminin üzerinde ilde eş zamanlı eylemler düzenlendi, kadınlar sözünü söyledi. Ardından gerçekleşen kadın forumu ve 21 Ağustos'ta Çağlayan Adliyesi'nde koruması ile birlikte öldürülen Hanime Aslan davasının takibi birlikte yürüdüğümüz yolun sadece bir kaç adımıydı.
 

BULUŞMA ZEMİNİMİZ
Peki bunun her alanda yaygınlaşmasını sağlayacak, daha fazla kadını yan yana getirecek tartışma ve eylem zeminleri nasıl kurulabilir?
Esenyalı'da çalıştığı fabrikada “patrona yalvarıyorum bana gece mesaisi yazsın, kocamın yüzünü görmek istemiyorum” diyen işçi kadınla, Bağcılar'da 20 Temmuz eylemine çağrı yaptığımızda “bizim tek ihtiyacımız kendimizi güçlü hissetmek” diyen, ev temizliğine giderek ayakta kalan kadını, Çekmeköy’de tornavidayla yaralanan ardından mahallenin dayanışma içine girdiği evinin kapısında destek amacıyla nöbet tutan komşularından, kadın örgütlerinden güç bulan “ben eşi tarafından öldürülen Hasret değil, mücalenin yüzü olacağım” diyen kadını nasıl buluşturabiliriz?
Her alanda, kadınların yan yana geldiği her noktada, birliği büyütmenin imkan ve olanaklarını açığa çıkartıp güçlü bir dayanışma örgütlemeliyiz. İşte bu noktada geçen sayımızda da üzerinde durduğumuz eylem ortaklıklarını büyütmek, kadınların güçlü hissettiği platformlara dönüştürmek önemli. Özellikle şiddete uğrayan kadınların buralarda mücadele etmesi en büyük direnç noktalarımız olacak. Kadınların güçlü olması, yan yana gelmenin olanaklarını yarattıkça somut anlamını da bulacak. Güçlü olmak için attığımız her adım bir diğerini getirecek, biriktirdiğimiz deneyimleri birleştirerek daha da güçlü olacağız.
 

www.evrensel.net