06 Eylül 2014 17:02

Bir lokma ekmek kaç iğne batışına bedel?

Ezidiler şimdi göç etmek zorunda kaldıkları Türkiye’de ne yapacaklar, nasıl bir yaşam kuracaklar bu yaban ellerde... Daha doğrusu bu yaban ellerde mi? Yoksa buralardan göç edip başka başka başka yabancı topraklarda mı sürdürecekler çileli yaşamlarını?

Paylaş

Kayuş ÇALIKMAN GAVRİLOF

Ezidiler göç yollarında. Güney çöllerinden kalkmış insan seli kuzeye doğru ilerliyor, yolda PKK yardım ediyor, yiyecek, içecek sağlıyor hatta geçici sağlık ve barınak ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu yardıma ulaşamayanlar bedenlerini caniye teslim ediyorlar, üzerlerinde en acı verici yöntemler deneniyor. Tecavüz kamplarında yüreklerine karalar inmiş kadınların...
Ermeniler göç yollarında. Kadınlar çoluk çocuk kafileler halinde asırlardan beri terleriyle suladıkları Anadolu topraklarını kanlarıyla ıslata ıslata güneye, çöllere doğru ilerliyor. Yiyecek, içecek, barınak sağlık bunlar kafile ilerledikçe anlamını yitiren sözcükler sadece. Yolda bazen bir su kenarında durduruyor asker, susayan vardır diye içlerinde. Ancak suyun bedeli var, asker sayısına ve şehvetinin derinliğine denk olan kadınların bedenidir karşılığı. Kuytularda, ağaç kovuklarında yüreklerine kara inmiş kadınlar…
Ezidiler sınır kapılarında bekletiliyor, nedeni bilinse de akıl almaz, nihayet günler sonra Mardin’de, Diyarbakır’da, Silopi, Cizre ve Uludere’de halkın yardımlarıyla ve buralarda belediyelerin desteğiyle sokaklarda, parklarda da olsa yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar.
Ermeniler de yaklaşık yüz yıl önce Suriye çöllerinde iyi yüreklere sığınmışlardı, dayanamayıp ölenler çoğunluktaydı. Hayatta kalanlar ise Qamışlo, Halep, Şam, Bağdat, Beyrut ve Arap diyarının büyüklü küçüklü diğer şehirlerine dağılarak yeni bir yaşam kurdular kendilerine. Sağa sola savrulmuş küller arasında eşeleyerek yeni bir kültür yarattılar. Ta ki “Arap Baharı” gelip tüm Orta Doğu’yu yerle bir edene kadar. Önce Irak’ta, Bağdat’ta daha sonra Halep, Şam ve Kesap’da ilk vurulanlardan oldu Ermeni evleri. Yüz yıl önce kökleri topraktan sökülerek oraya buraya savrulmuş binlerce Ermeni, yüz yıl sonra yeniden göç yollarında bir yurt arayışına girişti.
Ezidiler şimdi göç etmek zorunda kaldıkları Türkiye’de ne yapacaklar, nasıl bir yaşam kuracaklar bu yaban ellerde... Daha doğrusu bu yaban ellerde mi? Yoksa buralardan göç edip başka başka başka yabancı topraklarda mı sürdürecekler çileli yaşamlarını? Türkiye’de yaşayacaklarsa bedeli ağır olacak, zamanla onlar da öğrenecek buraların ötekisi olduklarını.
 

VARIN YOĞUN GİTTİĞİ ‘VARLIK VERGİSİ’
Akşam televizyonda Habur sınır kapısında bekleşen Ezidileri görünce dayanamıyor, ‘Gelmesinler, bize baksınlar!’ diye bağırıyor Heğine Mayrig. Ailesi 1923’de Diyarbakır’a geri döndükten 5 sene sonra doğmuş. Büyüyünce okula gönderememişler, ‘Cahillikten değil!’ der hep gözlerini aça aça, korkudan. Hala Ermeni kızları kaçırılmak için pek bir makbul olduğundan. Babası erken görenlerden olmuş Diyarbakır’da Ermenilere hayat kalmadığını. Belki de işleri pek yaver gitmediğinden varını yoğunu satarak İstanbul’a yerleşmiş. Elinde ne var ne yok hepsini de küçücük bir dükkâna yatırmış. Ne de olsa ev dükkân getirmez ama dükkân ev getirirmiş. Başlamışlar bütün aile gece gündüz çalışmaya. Bir tek erkek kardeşlerden en küçüğü okula kaydolmuş, diğerleri babalarıyla çalışırlarmış. Annesi dikiş diker, henüz on üçündeki Heğine de Diyarbakır’da öğrendiğince işlemeler yaparmış sabahlara kadar.
Talihsiz diye yazıldı mı alnına, bir türlü çıkamazsın düzlüğe... Heğine’nin ailesini de İstanbul’a gelir gelmez önce 20 kura askerlik, sonra da Varlık Vergisi çarpıvermiş. Aşkale’ye gitmemiş babası, ölüm kurtarmış onu o zorlu yolculuktan. Varını yoğunu yatırdığı birkaç aylık dükkân bir gecede elinden uçuverince yüreği dayanamamış adamcağızın. O da bedenden uçuvermiş en kederli haliyle. Kardeşler askerde, geçim derdi kadınlarda... Durmakla olmazmış bu işler, başlamışlar yeniden çalışmaya. Erken öğrenmiş Heğine, bir lokma ekmeğin kaç iğne batışına mal olduğunu. Parmağa batan her iğne darbesine ‘Ay!’ diye bağırdıkça annesi, ‘Bak çok beğenecekler’ dermiş kahkahalarla gülerek. Ancak içinden salıverirmiş küfrü de, ilenci de...

BAYRAKSIZ SOFRALARDAN AL BAYRAKLI SOFRALARA
Tüm belalara rağmen o zamanların İstanbul’unun taşı toprağı altınmış yine de. Sabahları elektrik ampulü, sabun, kibrit gibi şeyler satarak akşam da sökük dikerek ana,kız savaşı atlatmışlar, evin erkekleri de dönünce askerden her biri bir işte, yavaş yavaş toparlanmaya başlamışlar. Ama hayır, hüviyetinde Hıristiyan, Ermeni yazdı mı, sana rahat yoktur bu topraklarda. Sene 1955, o güne dek çektikleri çile, yaşadıkları zorluk yetmemiş gibi, ellerinde kalan son kırıntılar da 6-7 Eylül olaylarında alınmış ellerinden. Bir avuç ekmeğe tamah edilmiş ama komşunun evinde pişen ‘bayraksız’ sofralardan ‘al bayraklı’ sofralara taşınmış.
Her şeye eyvallah eden Heğine Mayrig, bir tek komşularını affedememiş o gün bu gün. Devlet yapar ama bir gün önce evinde kahve içtiği, şekeri bitince bakkala gitmeyip ondan istediği komşusuna nasıl yapar insan bunu? Tek başına yaşayan Heğine Mayrig 1955 yılının 8 Eylül’ünde tüm komşulara kapatır kapısını bir daha açılmamacasına… Komşu Nihal Hanımın hiç göremediği babaannesinden kendisine kalan tek hatıra minik bir vazodur bir de hikayesi. Bir de  ‘Madam, sana yaramaz artık bu!’ diye elinden kapılıveren dikiş makinesi düşer çoğu zaman hatrına...
 

ÖNCEKİ HABER

Bir zengin oyuncağı olarak ALS

SONRAKİ HABER

DİDF'ten ırkçılık karşıtı festival: Birlik ve dayanışmayı büyütelim

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa