24 Ağustos 2014 06:00

Galataport: Tarihe de şehre de fenalık!

Salıpazarı-Fındıklı-Tophane arasındaki antrepolar ve gümrük limanı, yolcu salonu ile Karaköy’e kadar bir bölgeyi kapsayan koca bir kıyı şeridi tehdit altında. Tehdidin adı ‘Galataport’ projesi.

Paylaş

Sinem UĞURLU
İstanbul

Salıpazarı-Fındıklı-Tophane arasındaki antrepolar ve gümrük limanı, yolcu salonu ile Karaköy’e kadar bir bölgeyi kapsayan koca bir kıyı şeridi tehdit altında. Tehdidin adı ‘Galataport’ projesi.
Geçen yıl ihale edilen bu proje ile İstanbul’un kültür ve sanat merkezi olan Beyoğlu’nun Boğaziçi (Galata Limanı) ve Haliç (Tersaneler) kıyılarının neredeyse tamamı özelleştirilmiş durumda. 19 Ağustos’ta duyurusu yapılan Galataport projesinin çevresel etki değerlendirme (ÇED) toplantısı yoğun protestolar nedeniyle yapılamadı.
İstanbul’un en değerli ve en önemli kamusal alanı olan bölge, İstanbullular tarafından sahipleniliyor. Hükümet ise bölgeyi özelleştirerek gelir elde etmeyi ve dönüştürmeyi hedefliyor.
Söz konusu projenin kente yapacağı fenalığı konuşmak üzere buluştuğumuz İnsan Yerleşimleri Derneği Kurucusu Mimar Korhan Gümüş, Galataport projesinin nasıl bir soruna işaret ettiğini anlamak için önce geçmişe yolculuk yapmak gerektiğini söyledi.
Biz de kabul ettik ve geçmişe doğru yola çıktık.

Galata Limanı nasıl şekillendi?
 Kırım savaşından sonra şehirde hızlanan modernleşme sürecinde Pera’da kurulan ilk belediyenin yaptığı ilk iş Galata Limanı’nı düzenlemekti. Buharlı gemilerle gelişen endüstriyel ulaşım ve taşıma işlerine uygun bir liman bölgesi inşa edildi. 20. yüzyıl başında Karaköy’den Fındıklı’ya kadar uzanan bölge, şehrin dış ticaret limanı olarak gelişti. Rumlardan ve Ermenilerden oluşan işçilerin tekelini kırmak için, yeni liman için, İtalya’dan yeni işçiler getirildi. 1914 yılına gelindiğinde İstanbul, gemilerin tonajı bakımından birinci sırada olmasa bile, Avrupa’nın en önemli limanı Liverpool’un hemen arkasından geliyordu. Bu arada şehrin antik çağlardan beri ana limanı ve endüstri merkezi Haliç de çok hızlı bir dönüşüm yaşanmıştı.
Tersaneler modernleşmiş, bölgede buhar enerjisi ile çalışan fabrikalar kurulmuştu. Galata limanı artık Haliç’e sığmayan bu gelişmenin bir uzantısı olarak şekillenmişti. Galata, bu dönüşümle birlikte dünyanın önde gelen finans ve ticaret merkezlerinden biri olmuştu. Ticaret, sigortacılık, gemicilik şirketleri de bu bölgeye yerleşmişti. 1910’lu yıllarda burada Ford otomobil fabrikası faaliyete geçmiş, dünyada ilk seri olarak üretilen ünlü “T Series”in montajı başlamıştı.

Cumhuriyet döneminde neler oldu?
1930’larda şehirdeki büyük endüstri şirketleri ve liman idaresi kamulaştırıldı. Merkezi yönetimin 2. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında İstanbul ile ilgili en önemli önceliği hala küresel bir ağ içinde yer alan şehrin ekonomisinin kontrol altına almaktı. Ancak şehrin ekonomisinin hala büyük bir bölümü, yalnızca finans, sigortacılık, ticaret hizmetleri değil, metal, ahşap, gıda ve kimya endüstrisi Müslüman olmayan halkın elindeydi. Meslek yasakları, amele taburları, varlık vergisi, 64 tehciri, informel uygulamalar ile planlı ve sistemli bir şekilde devlet eliyle şehrin ekonomi, kültür ve nüfus yapısında bir değişim yaratılmaya çalışıldı.
Gemiler yanaştığında gümrük vergilerini indirmek, kalktığında yükseltmek gibi uygulamalar, gelir transferi yaratmak, yani kimin zengin olacağına karar vermek devletin elindeydi. Şehirde yeni bir seçkin sınıf yaratıldı. Gümrüklü sahadaki malların başına bir şey gelmemesi, işlemlerin kolaylaştırılması ve hızlandırılması için birilerini görmek, işleri yapabilmek için siyasetçilerle yakın ilişkiler gerekiyordu. 1958 yılında inşa edilen antrepolar ile merkezi yönetim, 2. Dünya Savaşı sonrasında yeniden canlanan şehir ekonomisini denetim altına almayı amaçladı. Merkezi yönetim, uzun yıllar boyunca gümrük duvarları ile şehirdeki dış ticareti kontrol altında tutarak, kendisine kaynak ve gelir transferi yarattı.
1987 yılında Haliç yıkımları ile şehrin endüstriyel merkezi taşınınca, bu bölge, antrepolar ve gümrük limanı işlevsiz kaldı. Beyoğlu, şehrin finans ve ticaret merkezi olmaktan çıktı. Bu dönemde bölge işlevsizleştiğinde şehrin en önemli kıyı bölgesi, bundan sonraki yaklaşık bir çeyrek asır boyunca tıpkı bir kara delik gibi gene halka, şehirsel aktivitelere kapalı kaldı.

MERKEZİ ANLAYIŞ AYNI

Geçmiş dönüşümleri anıp sayıp bugüne bir projeksiyon tuttuğumuzda, neyin ortak olduğunu söyleyebiliriz?
Tarihsel olarak bakıldığında sorunun bir kaç farklı veçhesi bulunduğu görülüyor: Merkezi yönetim, şehrin ekonomisini denetim altına almak için o zamanki kültür, finans ve ticaret merkezi Beyoğlu’nu adeta bir duvar gibi gümrüklü saha olarak çevreledi.
Yıllarca, ithal ikameci dönemde bu bölge merkezi bütçeye kaynak aktarmak ve gelir transferi için kullanıldı.  Bugün de şehri araçsallaştıran, kendi dinamiklerini ve deneyimlerini engelleyen aynı merkeziyetçi yaklaşımın sürdüğü görülüyor.

Sorunlar, çelişkiler neler?
Bu girişim ile bu temel sorun yeniden su yüzüne çıktı: Yönetimlerin özelleştirme ve piyasa odaklı dönüşüm dışında başka bir deneyimlerinin olmadığı görüldü. Özelleştirme şehrin en önemli kamusal alanlarından birinin elden çıkarılması anlamına geliyor. Belediye, 1993 yılında Koruma Kurulu tarafından sit alanı ilan edilen bölge için uzun yıllar bir plan hazırlamadı. Geçtiğimiz yıl başında Koruma Amaçlı İmar Planı hazırlandığında ise bölge için plan yapma yetkisinin Özelleştirme İdaresinde olduğunu varsayarak, kıyı şeridi plan dışında bırakıldı. Bölge İdare Mahkemesi ise semt derneklerinin ortak başvurusu sonucunda bu planları iptal etti. İptal gerekçesinde, bu bölgenin plan dışı kalması da yer aldı. Yerel yönetimlerin şehrin gelişmesinde temel bir rol oynayan kıyıları üzerinde hiçbir perspektifinin olmaması, bu rolü merkezi yönetime bırakması önemli bir sorun olarak ortaya çıktı. Şehrin en önemli kamusal alanlarının, bölgenin dönüşümü için misyon odaklı bir yönetim örgütlenmesi olmaması ve dönüşümün merkezi yönetime kaynak yaratmak için piyasa aktörlerine bırakılmış olması dikkat çekiciydi. Bu dönüşümün merkezi yönetimle yatırımcıların işbirliğine dayanan bir model içinde gerçekleştirilmeye çalışılması şehrin kamusal alanları için kamunun politikasızlığını, katılım sorununu ve örgütsüzlüğünü ortaya koydu. Yıllardır bu bölgenin merkezi yönetimin şehre kapalı bir alanı olarak işlev görmesi yetmiyormuş gibi bugün proje merkezi yönetime bir kaynak transferi yaratmak için kullanılması, projenin yatırımcı mantığı ile biçimlendirilmesi söz konusu. Şehrin en önemli kamusal alanının, Beyoğlu’nun en önemli kıyısının plan dışına çıkarılması, katılımın engellenmesi demokratik değildir. Bu tür kamu alanları için katılımcı yöntemler uygulanması, bölgenin çok taraflı misyon odaklı örgütler ile yönetilmesi mümkündür. Bu bölgenin nasıl kullanılacağına merkezi yönetimin ve yatırımcının karar vermesi kabul edilemez.

NE YAPILMALI ?

Sizin bu noktadaki öneriniz nedir?
Sorun, görüldüğü gibi yerelleşme perspektifi ile ilgili siyasal bir meseleye işaret ediyor. Bu proje uygulandığı takdirde geri dönüşü olmayan adımlar atılmış olacak. Bu nedenle merkezi yönetim tarafından gerçekleştirilen ihale ve yatırımcı tarafından geliştirilen proje iptal edilmeli, çok gecikilmiş de olsa kamusal nitelikli kararlar şeffaflık ve katılımla alınmalı, bölge halkından temsilciler, yerel yönetim ve STK’lerden oluşan bir yönlendirme kurulu oluşturulmalı. Plan ve proje hizmetleri yatırımcı tarafından değil, belki bir yerel alan yönetimi deneyimi içinde çok aktörlü bir yapı tarafından gerçekleştirilebilir. Bu süre içinde eldeki mevcut yapı stoku, yıkım gibi kalıcı müdahaleler yapılmadan bu alan yönetimi tarafından proje hizmetlerini ve program geliştirme deneyimini destekleyecek bir biçimde esnek kullanım biçimlerine açılabilir. Dünyada bu tür şehirsel deneyim örnekleri çok.

ÖNCEKİ HABER

Êzidi köylerinde kadınların can pazarı

SONRAKİ HABER

Sakarya'da Kürtçe konuştuğu için linç edilen Şirin Tosun yaşamını yitirdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa