10 Ağustos 2014 11:21

‘Açın, açın korunaklarını Şengal Dağı’nın’...

Bir şair var, adı Lal Laleş. Diyarbekir’de mukim, Kızıltepeli –yani hemşerim–, Lîs isminde bir yayınevi var, onun sahibi, emekçisi, tercümanı, editörü. Adı Lal Laleş. Ben bu ismi ilk ne zaman duydum? Muhtemelen ilk kitabı “BerbejnaRê” 2003 yılında yayımlandığında. Yahut dergilerden birinde? “Pelîn” mi, “JiyanaRewşen” mi; şimdi emin değilim. Ama takribi olarak on yıl önce. İlk o zaman duydum ama ilk miydi sahiden ve ne düşündüm ilk duyduğumda?

Paylaş

Mehmet Said AYDIN*

Bir şair var, adı Lal Laleş. Diyarbekir’de mukim, Kızıltepeli –yani hemşerim–, Lîs isminde bir yayınevi var, onun sahibi, emekçisi, tercümanı, editörü. Adı Lal Laleş. Ben bu ismi ilk ne zaman duydum? Muhtemelen ilk kitabı “BerbejnaRê” 2003 yılında yayımlandığında. Yahut dergilerden birinde? “Pelîn” mi, “JiyanaRewşen” mi; şimdi emin değilim. Ama takribi olarak on yıl önce. İlk o zaman duydum ama ilk miydi sahiden ve ne düşündüm ilk duyduğumda?

Aslında ilk defa duymamıştım, çünkü benim bildiğim kafa kâğıdındaki adıydı; kardeşi Halil sınıf arkadaşımdı, abisinin edebiyatla, şiirle “ve hatta” Kürtçe edebiyat ve şiirle uğraştığını duyar, bilirdik. Ama adı başkaydı, soyadı başka. Kafa kâğıdındaki. İlk tesadüf ettiğim şiiri hangisiydi, çıkmış aklımdan. Şöyle bir durduğumu, nefeslendiğimi, adının ne kadar güzel olduğunu geçirmiştim aklımdan. Bu kısım kesin. Şimdi biraz “Kürt şairler ve müstear isim” fenomenine bakalım kısaca.

Anlatmaya lüzum var mı? Bu devlet, dükkân adlarında, marka etiketlerinde, hevesle öğrendiği dillerde yer alan sözgelimi “x” harfi için “pislik” çıkarmış bir devlet. Bir bölgenin, bir vatanın adını apaçık söyletmemiş, söyletmemek için azami gayret sarf etmiş, yeri gelmiş insan öldürmüş, yeri gelmiş köy yakmış, denk getirdiğinde “sınır ötesi operasyon” yapmış, ölüm listeleri hazırlamış bir devlet bu, biliyoruz. Nüfus müdürlükleri bundan mugayir mi? Değil tabii; Gelibolu 18. Mekanize Piyade Tugayı isimli o yerde birini tanımıştım. Yemekhane sorumlusuydu, hiç konuşmamıştık, suret kaş göz artık her nereden tanıdıysak birbirimizi, memleketli olduğumuzu anlamıştık ama. Yakasındaki soyadından adına ulaşmak mümkün değildi, bir gün seslendiler: “Berkan yemek n’oldu?” Dedim içimden, herhalde “Batı”da doğup büyümüş. Sonra bir gün oturduk, çay dedik içelim, niye dedik içmeyelim. Adımı söyledim, adını söyledi. Değil Berkan elbette. “Berxwedan”. Oy dedim, senin adına kurban. Ah dedim, o kafa kâğıtları yerin dibine. Dedim bunları, konuştuk Berxwedan’la. Yani ki, kafa kâğıtlarında başkalarının isimleriyle yaşayan bir milletin şair kuşağı kendi adını kendi koydu. Sözgelimi, Lal dedi kendine, soyadını Laleş koydu. Lal ne demek? “Dillerim lal olaydı”daki lal, Kürtçeden ve Farsçadan doğru okunduğunda buradaki manasına tekabül ediyor. Manidar bir tercih, değil mi? Evet ama daha fazlası var; “lal” Arapçadan doğru okunduğunda “yakut” demek, yani o değerli taş. Dili hadım edilmiş bir milletin “lal” şairi; daha da manidarlaşıyor değil mi? Evet ama daha fazlası: Ya “Laleş”? Ya o ne demek? İşte burada biraz soluklanalım. Canımızın yandığını bir kere daha anımsayacağız zira ve başlığın ima ettiğine geleceğiz.

Êzîdîler vardı buralarda; mesela Mardin’de, Diyarbakır’da. Êzîdîler var mesela Laleş’te, Şengal eteğinde. Laleş, Musul yakınlarında, içinde Laleş Tapınağı’nın bulunduğu yer, Êzîdîlerin Hac memleketi. ŞêxAdî’nin kabrinin olduğu yer, Laleş. Topraklarından sürülen, türlü zulümlere maruz kalmış, tektanrılı dinlere mensup insanlar tarafından gittikleri neredeyse her yerde horlanmış “Meleki Tavus” çocukları Êzîdîler ve onların Laleş’i.

Lal Laleş’in bir şiiri: “Kirîv û KufraŞerabê” (Kirve ve Şarabın Küfrü). Oradan Şener Özmen tercümesiyle bu dizeler: “Secdeye varın odanızı ışıtan güne/Tavusa dil uzattıklarında çocuklar/ Kuşattıklarında Laleş’i akıncılar/ Siz, bütün tavusperestler/ Yılın Kerbela hiddetiyle/ Kaldırın sopalarınızı kirveliğin/ Tozu dumanına/ Ve kargısına Doğu’nun// Göç edin zorlu zamanlarda/ Açın, açın korunaklarını Şengal Dağı’nın/ Ve sandığını merhametin/ Tanık kılın külün zümrüdünü/ Ah! Üstümüze yıkıldı tüm minareler!”
Yıl 2014, Êzîdîler bir kere daha o Kerbela’da, bir kere daha külün zümrüdünü tanık kılıyorlar dünyanın gözü önünde. Bir kere daha Kerbela, bir kere daha Şengal dağı, bir kere daha ölüm. Yıl 2014. İnsan iki bin on dört kere utansa neye yarar?

Ne diyor FilîtêQuto, FilîtêQuto ne diyor? “Axao şer e, maqûlo şer e” (Kavga günüdür ey ağam, kavga günüdür ey paşam).
* Şair

ÖNCEKİ HABER

Peki Auschwitz’den sonra soykırımlara izin vermek nedir?

SONRAKİ HABER

AA'dan 31 Mart seçimleri açıklaması: AA veri aktaran bir medya kuruluşudur

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa