Tövbe etmeden gülmek...

Tövbe etmeden gülmek...

Hayat Televizyonu’nda yayınlanan Ekmek ve Gül programında, iki sezon önce, ‘El Alem Ne Der’ diye bir köşemiz vardı...

Nazife YAŞAR
Hayat Televizyonu’nda yayınlanan Ekmek ve Gül programında, iki sezon önce, ‘El Alem Ne Der’ diye bir köşemiz vardı. Bu köşede kadınlara, yapmak istedikleri ama hep başkalarının tepkisini düşünerek erteledikleri ya da yaparken büyük dikkat harcamak zorunda kaldıkları durumlarla ilgili sorular soruyorduk.
Pazar yerinde yaptığımız bir röportajımızda kadınlara, “Yüksek sesle kahkaha atar mısınız?” diye sormuştuk. Sormuştuk zira bu topraklarda kadınlara gülüşünü ya tülbendinin ya da elinin altına gizlemesi öğretilmişti. Kahkahasının sesini de içine...
Röportaj sırasında konuştuğumuz kadınlara ‘öğretilen’ bu duygunun, “Başkalarını rahatsız etmemeye özen gösteririm” cümlesiyle içselleştirildiğini gördük. Oysa her gün katlandığımız gürültülerden hangisi bir kahkahadan daha masum olabilir ki. Olur olmaz basılan klaksonlar mı, “Hanımların dikkatine” diye başlayan soğan, patates, domates satıcılarının bağırtıları mı, yoksa son hızla yanınızdan geçen bir arabadan yayılan ve müzikten çok her şeye benzeyen o sağır eden gürültü mü?
‘Bulunduğunuz ortamda kahkahalarla gülen biri sizi gülümsetir mi yoksa yadırgar mısın?’ diye sorduğumuzda “Yok, hayır rahatsız olmam” cevabını veren kadınlar, söz konusu kendi kahkahasıysa “Kendimi frenlerim” diyordu. Biri çok netti. “Yüksek sesle başladıysam dururum” diyor ve hiç tereddütsüz ekliyordu: “Dururum ve derim ki bu kadar çok gülünmez, ayıptır.”
“Bizim için bir kahkaha atar mısınız?” sorumuza kadınlar, “Nasıl atayım, tövbe tövbe...” eşliğinde gülüştüler. Bu topraklar tövbe ederek gülmeyi öğretmişti...
“Kimse beni ilgilendirmez. İstediğim zaman gülerim. Ben Ahmet, Mehmet için yaşamıyorum, kahkahaya devam ederim” diyen kadınlar da vardı kuşkusuz. Eee bunca öğretilmişliğe karşı gelip bunları yapan varsa, ‘değerli’ büyüklerimiz uyaracaktı. Buyuracaktı ki Bülent Arınç:   “İffet çok önemli. Sadece bir isim değil. Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek için de bir süstür. İffetli olacak. Erkek de olacak. Zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Çocuklarını sevecek. Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem-namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın.” Şimdi bunu birileri söylediği zaman “Ya bu adam hangi dilden konuşuyor?” denilebilir.
Hayır sormuyoruz zira biliyoruz hangi dilden konuştuğunu. Günde 5 kadının öldürüldüğü bir ülkenin Başbakanının “kadınla erkek eşit değildir” diyen kadın düşmanı dilinden konuşuyor. “Hamilelerin sokağa çıkması terbiyesizliktir” diyen tasavvuf alimi Ömer Tuğrul İnançer’i TRT’de konuşturanların dilinden; önsözünde, “Delikanlılar, evleneceğiniz kızın sizden önce başkalarıyla flört yapmasını ve sanki ısırılmış bir elmanın talibi olmak ister miydiniz?” yazan kitabın tanıtımlarını Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne ait EGO otobüslerinde yapanların dilinden konuşuyor.
Bir özgül ağırlığı olan bu zat şiir de sever biliriz. Onun sevdiği şairler ne der bilmiyoruz ama bizim Usta’mız der ki:  
“görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar
yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan
sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar
sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhad gibi sevmekten.”
Madem kadının sesini duyulmadığı bir dünya istiyorlar; bağırın kadınlar kulaklarını kanatıncaya kadar, şen kahkahalar atın yürekleri kuruyuncaya kadar...

www.evrensel.net