04 Ağustos 2014 12:11

Bilgin olsun sevgili halk, adaletin tecelli etti!

Bir fotoğraf düşünelim. Yere diz çöktürülmüş bir insan. Başında bekleyen birtakım insanlar tarafından “dövülerek cezalandırılmış.” Bir köy ya da mahallede katliam yapmış kolluk kuvvetinin başındaki sivil ya da resmi komutan değil...

Paylaş

Fulya ALİKOÇ
Bir fotoğraf düşünelim. Yere diz çöktürülmüş bir insan. Başında bekleyen birtakım insanlar tarafından “dövülerek cezalandırılmış.” Bir köy ya da mahallede katliam yapmış kolluk kuvvetinin başındaki sivil ya da resmi komutan değil. Yeraltı işkencehanelerinin herkesçe bilinen ya da bir şekilde ortaya çıkarılmış amiri değil. Darbe paşası değil. Bir ülkeyi giderek despotikleştirmiş, iç ya da dış savaşa sürüklemiş bir diktatör değil. Tüm bunlar olsa dahi… “Döverek cezalandırmak bir yöntem midir, değil midir” sorusu değil şu an tartışılması gereken. Mesele bunun “halkın adaleti” adına “devrimci ahlak” gereği yapılmış olması.  
Fotoğraftaki, zamanında fahişelik yapmış, bugün de “fuhuş pazarlığı” yaptığı iddia edilen bir kadın. Halk Cephesi’nin twitter hesabından paylaştığı bu fotoğrafa iliştirilmiş notu da şöyle: “Sarıgazi demokrasi Cad. Fuhuş pazarlığı yapanlar Cepheliler tarafından halka teşhir edilip dövülerek cezalandırıldı.”
Ardından uzun zamandır hasıraltı edilen bir tartışma silsilesi koptu doğal olarak. “Devrimci ahlak” ya da “sosyalist ahlak” nedir? Devrimcilerin ahlakı kadına yönelik şiddetle mi tecelli etmelidir? “Seks işçiliği” doğru bir kavram mıdır? Fuhuş tamamen ortadan kaldırılmalı mı, yoksa sistem içerisinde “seks işçileri” lehine rehabilite/reforme edilmesi gereken bir kurum mudur? Tartışma zemini kaygan, kuramsaldan politik mecraya fütursuzca geçen, toplumun yapısal dönüşümüne yönelik görünüp liberal bir sosyal politika programı önermekten öteye geçemeyen bir dizi tartışma. Hepsini bir kalemde tüketmek mümkün değil elbette. Ama gelin bakalım taşları yerli yerine oturtmak mümkün olacak mı?

HALK VE ADALET
Gerek “halk” gerekse “adalet” kavramları manipülasyona yeterince açık kavramlar olunca, hele ki herhangi bir eylemi halk denilen topluluk adına yapmaya kalkışınca, “halkın adaleti” de nereye çekmek isterseniz teraziyi, oraya bükülüyor haliyle. Her ne kadar adına “halk” demese de –ki gayet ideolojik temelleri var– başbakanın “millet iradesi” adına her aklına eseni yapması bunun püripak bir örneği. Uzun lafın kısası, belirli bir ideolojik çerçeveden yoksun ele alınıyorsa “halk” da “adalet” de suya yazılmış iki kavram. Şükür ki Halk Cephesi kendine “devrimci” diyerek konu başlığımızı daraltıyor da devrimciler açısından halk nedir, adalet nedir, halkın adaleti nasıl tecelli eder, devrimci ahlak nasıl işler, sorularıyla sınırlandırabiliyoruz kendimizi.
Marksist ve devrimci olunca da meselenin özü daha da netleşiyor. Bir kere herhangi bir insan topluluğuna sınıfsal çözümlemeyle yaklaşmak gerektiğini biliyoruz. Hadi işin ABC’sinden başlayalım; toplum tarihsel olarak sınıflara bölünmüştür. Birçok toplumsal sınıfı ve katmanı olmakla birlikte, içinde yaşadığımız kapitalist sistem, tarihsel çıkarları ve üretim ilişkileri içerisinde konumlanışları gereği iki sınıfın birbirine zıtlığı, aralarındaki uzlaşmaz çelişki üzerinde şekillenmiştir: Bir tarafta yaşamak için emek gücünü, yani meta ve hizmet üretme kapasitesini satmaktan başka bir seçeneği olmayan işçi sınıfı, diğer tarafta üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde tutan, dolayısıyla genel olarak toplumsal ilişkiler üzerinde bazen hegemonik bazen despotik tahakküm sahibi olan burjuvazi. Halk kavramı sabitlenmiş bir tanıma sahip olmamakla birlikte, geleneksel solcular, sosyalistler, komünistler tarafından çekirdeğinde işçi sınıfı olan ve toplumsal yapı içerisinde işçi sınıfı etrafında kümelenen diğer sınıf ve katmanların oluşturduğu insan topluluğunu nitelemek amacıyla kullanılagelmiştir. “Halk” olmak kişinin seçimine tabi değildir. Homojen bir topluluk asla değildir. Zaman ve mekan bağlamı olmaksızın soyuttur, somutlanması mümkün değildir. Verili bir toplumun sınıfsal olarak çözümlenmesiyle ele almak gerekir ama zinhar bir sınıf kategorisi değildir.
Tanımını yapmaya çalışan her insanın elinde kalan bu kavramın neyi nitelediği çoğu zaman belirli bir ideolojik ve politik bağlam içerisinde sezgisel olarak anlam kazanır, teoriden ziyade pratikte, yani eylem içerisinde bir karşılık bulur. Örneğin; Gezi Direnişi sırasında ayaklanan yüzbinler, toplumun o kadar değişik kesimlerinden ve politik tutumlarından gelmişlerdi ki kendilerine ne sınıf diyebildiler (demeleri de doğru olmazdı zaten), ne de belirli bir siyasi kimlik atfedebildiler. İşte bu kadar çeşitli kesimin siyasi erke karşı bir araya geldiği, olgunlaşmamış olsa da az çok ortaklaşan bir politik irade sergilediği durumlarda da tutunabildikleri tek sıfat “halk” oldu; halk denilen mefhum ete kemiğe büründü, somutlaştı.

HALK (CEPHESİNİN) ADALETİNİN TECELLİSİ
Gelelim Halk Cephesi’nin halkına ve adaletine… “Halk” mefhumunu nerede ve nasıl ete kemiğe büründürdüğüne, somutlaştırdığına… Sır değil öteden beri sol, sosyalist eğilimleri kuvvetli olan, Sünni-İslami devlet tahakkümüne karşı tarihsel olarak muhalefet cenahında yer edinmiş Alevilerin yoğunlukta yaşadığı, 68 ve 78 kuşağında daha bilinçli bir örgütlenmeye dayandığı için belirli bir anlam karşılığı olan ama bugün bu bilinçli örgütlenme düzeyinden yoksun, büyük oranda geçmişine duyulan saygıya atfen “devrimci” olarak anılan mahalleler… Tam da geçmişteki bu örgütlülüğü kırmak, deyim yerindeyse, yozlaştırarak içten çökertmek için bizzat devlet eliyle uyuşturucu, kumar ve fuhşun organize edilip düzenlendiği ve büyük oranda da karşılık bulduğu… Hani ne zaman siyaset sokağa taşsa “Polis falanca mahalleye giremez” diye övünülen mahalleler… Cephe’nin adına “eylem” dediği dövme, linç kültürüne açma, cam çerçeve indirme “ceza”larına bakılırsa polise gerek de kalmamış.  
Evet, bir Cephelinin sesini duyar gibiyim. “Be kadın, sen ki kendine devrimciyim diyorsun. Mahallelerimizi bu uyuşturucu çetelerine, ahlaksız orospulara mı bırakalım? Halka karşı işlenmiş bu suçlar cezasız mı kalsın?” Bak güzel kardeşim, dövüp diz çökertmeden iki dakika “süngü”nü düşür de bir dinle. Devrimcilik, yani bir sistemi, toplumu bir bütün olarak ilerici değerler doğrultusunda değiştirip dönüştürme iddiası bilinç gerektiren bir iştir ve bu bilinç sorunun, çözümün ve yöntemin tespit edilmesinin ve hayata geçirilmesinin her aşamasının karakterini belirler.   
Peki, nedir Halk Cephesi’ne göre halka karşı işlenmiş suçlardan biri? Fuhuş. Suçlu kim? Kadın ya da erkek pezevenkler ve bizzat orospular. Halk Cephesi ne yapar? Önce gider bir “efendi efendi” uyarır(!), “Mahallemizden defolun, yoksa biz sizi cezalandırmayı biliriz” der. Ha tabi bir de bunun “halkın adaleti” olması için bildiri ya da internet yoluyla halka duyurusu yapılır: “Falanca yerde filanca sokağın köşesindeki fuhuş yapan bilmem kim Cepheliler tarafından uyarılmıştır”, laf dinlemedi mi, “…dövülerek cezalandırılmıştır.” Bilgin olsun sevgili halk, adaletin tecelli etti.

ATAERKİ VE FUHUŞ
Halk Cephesi’ne göre “halkın adaleti” tecelli etti etmesine ama sorun ortadan kalkıyor mu? Hadi kepçeyi tencerenin dibine değdirelim, fuhuş bir sorun mu, sorunsa nasıl bir sorun? Marksist bir devrimci açısından değiştirilmesi ya da tamamen ortadan kaldırılması gereken herhangi bir şeyin sorunsallaştırılması, yani bir soru(n) olarak ortaya atılmasının ölçütlerinden en önemlisi zorunluluk ve özgürlük arasındaki çelişkidir. Örneğin; bir insanın hayatta kalabilmek için emek gücünü satmak zorunda olması onun özgürlüğünün önündeki bir engeldir. Ücretli emeği ortadan kaldırmaya yönelik her adım özgürleşme sürecinin bir anıdır. Özgürleşme, öyle nereden başladığını ya da nereye gideceğini bilmeden serbestçe yürünen bir yol değil, insanın yola çıktığı yeri yani tarihini bildiği, varacağı yere yani geleceğe dair bir hedef koyarak bilinçli şekilde ilerlediği bir süreçtir. Serbestlik ve özgürlük aynı şey değildir!
Örneğin koca, baba, ağabey olarak bir erkeğin “reislik” ettiği ataerkil aile bir sorundur; hatta kadın olarak yaşadığımız sorunların çoğunun temelidir. Kadının ücretsiz ev emeği üzerinde, evin erkeğinin ve çocuğunun, ama en çok da kadının bedeni ve cinselliği üzerinde tahakküm kurar. Çocuk doğurmanın ve bakmanın, erkeğe, ihtiyarlara karşılıksız hizmet etmenin zorunluluk olduğunu öğretir; arzularıyla, tutkularıyla ve bilinçle kendisini gerçekleştirmesinin önünde engeldir. Ya kadını ve dolayısıyla tüm aile fertlerini, son tahlilde de toplumu özgürleştirecek şekilde dönüştürülmeli ya da ortadan kaldırılmalıdır. En kaba haliyle kendi isteği, iradesi, bilinci ve arzusu doğrultusunda değil de herhangi bir şey karşılığında cinsel ilişkiye girmek olarak tanımlayabileceğimiz fuhşun tarihi ataerkil ailenin, uzun lafın kısası, ataerkil toplumun tarihi kadar eskidir. Ataerkil aile ne kadar özgürlük önünde bir engelse, fuhuş da doğası gereği o kadar engeldir. Özgürleşme yolunda ortadan kaldırılması gereken bir sorundur.

KÖTÜ YOLA DÜŞMEK…
Ataerkil-muhafazakar aile ile fuhuş birbirinin zıddı gibi görünen ahlaki değerler üzerine kurulu görünseler de, ataerkil toplumda, hele ki kapitalist toplumda özünde birbirinin ayna tersi olan kurumlardır. Birçok şey gibi ahlak da, eğer devrimci bir iddiası varsa, insanın ve toplumun zorunluluk karşısında sergilediği bilinçli eylem çerçevesinde tanımlanmalı, tartışılmalıdır. Bu bağlamda, ailenin annesine iliştirilen “namusluluk” ile fahişelerin yaftalandığı “namussuzluk” etiketi aynı fabrikanın ürünüdürler. Ne var ki bu ataerkil ve ideolojik olarak muhafazakar ayna, gerçeği ancak belli bir noktaya kadar çarpıtabileceğinden Yeşilçam, kolasına ilaç katılan saf ve masum genç kızları üretmiştir. “Zorunda kalmasaydı, orospu olmazdı” söylemi toplumun bir kadını orospu yapan mekanizmalarını aklama çabasıdır, “Dilenseydi de kötü yola düşmeseydi” söyleminin ağır başlı ağabeyidir. Bu söylemin ideolojik gücü o kadar kuvvetlidir ki fahişelik yapan bir kadının yaşama hakkını savunanlar tarafından bile geçer akçedir. Doğruluk payı yok mudur? Elbet vardır. Ama “Zorunda kalmasaydı işçi olmazdı” ya da “Zorunda kalmasaydı evlenmezdi” kadardır.

BİR KEZ DAHA: ASİYE NASIL KURTULUR?
Şimdiye kadar ortaya “toplum değişip dönüşmeden, fuhuş ortadan kalkmaz” demeye getirdiğimin farkındayım. Öyle de… Kapitalizm ve ataerki ortadan kalkmadan fuhşun ortadan kalkabileceğini savunmak safdillik olur. Devrimden sonraya ertelemecilik oynamıyorsak, ‘bugün ne yapılabilir, ne yapmalı’yı tartışmak gerek elbet. Devrimci ahlak adı altında burjuva ahlakının ikiyüzlü kodlarıyla fahişelik ya da fuhuş ticareti yapan bir kadına yine devletin yöntemleriyle diz çöktürmenin ne insanlığa sığar bir yanı var ne de çözüm sunacak mecali var, malum. Böylesi bir şerden ortaya çıkabilecek tek bir hayır varsa, o da devrimci örgütlerin, sosyalistlerin uzunca bir süredir hasıraltı ettiği bu denli önemli bir meselede kalıcı bir tartışma sürdürme zorunluluğunu dayatmış olması. Son tahlilde mesele, onca kadının kendi iradesi, arzuları ve bilinciyle yaşamayı seçtiği değil de, sosyal güvencesiz ve güvenliksiz, her an şiddet, cinayet, sokakta kalma, toplumdan dışlanma vb. tehditler altında para karşılığı cinsel ilişki yaşarken karşılaştığı zorluklar, sorunlar, yalnızlık… Aslında meseleyi ortaya böyle koyunca “para karşılığı” kısmını çıkardığımızda, “fahişe olmayan kadınlar” açısından da benzer bir sözcük dizilimi yapılabilir, değil mi? Belki de çözüm bu ortaklıktan yola çıkarak bulunur, kim bilir? Biz en iyisi bu konuyu konuşmaya devam edelim.

ÖNCEKİ HABER

Korkularla çizili Ebru

SONRAKİ HABER

AA'dan 31 Mart seçimleri açıklaması: AA veri aktaran bir medya kuruluşudur

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa