03 Ağustos 2014 08:28

Gazze’de her tünel 1948’e çıkıyor

Gazze günlerdir ağır bir İsrail bombardımanı altında. Şu ana kadar ezici çoğunluğunu sivillerin oluşturduğu bin 500’e yakın Filistinli İsrail’ce öldürüldü, İsrail tarafında ise hemen hepsi asker olan elli kadar kayıp var.

Paylaş

Erhan KELEŞOĞLU*

Gazze günlerdir ağır bir İsrail bombardımanı altında. Şu ana kadar ezici çoğunluğunu sivillerin oluşturduğu bin 500’e yakın Filistinli İsrail’ce öldürüldü, İsrail tarafında ise hemen hepsi asker olan elli kadar kayıp var. Bugün Gazze’de olan biteni anlamak için 1948’e dönmekte fayda var; bugün olanlar İsrail’in kurulmasıyla başlayan savaşın bir uzantısı. O kadar geriye gitmeye ne gerek var demeyin. Anlatacağım.
2009 yılında Amerikan kamuoyuna seslenen İsrail basın sözcülerine hizmet içi bir yönerge dağıtıldı. Buna göre, “İsrail’in savunulabilir sınırlara sahip olması hakkı” açıklamalarda öne çıkartılmalı ancak sınırların neresi olduğu meselesine asla girilmemelidir. Sınırlar meselesi İsrail’in yumuşak karnıdır; çünkü İsrail devletinin resmi sınırları belli değildir. Sınırların tarifine girmek İsrail’in militarist tarihinin sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
Kasım 1947’de Filistin Sorununun çözümü için BM Taksim Planı kabul edildi. Plana göre, Britanya Mandası altındaki Filistin, Arap ve Yahudi devletleri arasında paylaştırılıyordu. Yerleşimci-göçmen bir ulusal grupla özdeşleştirilen bir ulus devlet altında yaşamak yüzyıllardır o ülkede yaşayan ve çoğunluğu oluşturan Arapların kabul edebileceği bir plan değildi, reddettiler. O sırada manda sınırları içerisinde 650 bin Yahudi, 1 milyon 350 bin Filistinli Arap yaşamaktaydı. Siyonist güçler, başlayan çatışmalarda ezici Yahudi çoğunluklu bir devlete sahip olabilmek için etnik temizliğe giriştiler. Mayıs 1948’de İsrail Devleti ilan edildiğinde, taksim planında Yahudi Devleti’ne bırakılan toprakların içerisinde kalan Arapların çoğunluğu topraklarından sürüldü. Mülteci sorununun başlangıcı bu etnik temizliktir.
Filistinlilerin maruz kaldığı etnik temizliği bilmezsek Akdeniz kıyısında verimsiz, dar bir arazide nasıl 1.8 milyon insanın üst üste yaşadığını anlayamayız. Gazzeliler’in 1.5 milyonu mülteci kökenlidir. İsrail devletinin ilanıyla birlikte çevre Arap devletleri de savaşa dahil oldular; yenildiler; İsrail planda öngörülenin ötesinde toprağa sahip oldu. Bu ilk Arap-İsrail Savaşı sonucu Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı Ürdün, Gazze Şeridi’ni ise Mısır aldı. Böylece Filistin üç devlet arasında paylaşıldı. Yaklaşık 750 bin Filistinli ise mülteci konumuna düştü. İsraillilere göre onlar sadece Arap’tı, bulundukları ülkelerde asimile olacaklardı. Oysa Filistinli kimliği yaşamasını bildi. Yukarıda sözünü ettiğimiz 2009 tarihli yönergeye göre, bu mültecilerin geriye dönme hakkı meselesine asla girilmemelidir; bu İsrail devletinin yaşam hakkının gaspı, Filistinlilerin azla yetinmeyen talepkarlığıdır.
İsrail kolonizasyon yoluyla kurulmuş, etnik milliyetçi-yerleşimci bir devlettir. Yerleşimci özü nedeniyle, dünyanın diğer taraflarındaki kolonizasyon örneklerine de benzer şekilde direnen yerli halka boyun eğdirmeliydi. Yerliler sürülmeden, dışlanmadan, denetim altına alınmadan salt yerleşimcilere ait bir ulus devlet kurulamazdı. 1956 yılında Filistinlilerce öldürülen bir İsrailli’nin cenazesinde yaptığı konuşmada Moşe Dayan, bunun gayet idrakinde olunduğunu şu sözlerle anlatır: “Sekiz senedir Gazze’de mülteci kamplarında oturuyorlar. Bizse kendilerinin ve dedelerinin yaşamış olduğu toprağı, köyleri gözleri önünde kendi evimize çeviriyoruz. Onun kanının bedelini Gazze’li Araplar’dan değil kendimizden talep etmeliyiz… Biz bir yerleşimci nesliyiz ve çelik miğferle silah namlusu olmadan bir tek bina veya ağaç bile dikemeyiz.” 1967 Arap-İsrail Savaşı, bu yerleşimci nesil için bir dönüm noktası oldu. Tüm Filistin ele geçirilmişti. Seküler nitelikli İsrail Devleti’nden, Tevrat’ta bahsedilen Eretz Yisrael’e yani İsrail ülkesine dönüşüm de bu savaşla başladı. İsrail tüm Filistin’e “yerleşmek”, sürekli denetim altına almak istiyordu. Ancak bunu yaparken demografik denge gözetilmeliydi; işgal altına giren Filistinlilere yurttaşlık verilemezdi. Kendilerine ait bir devlet kurmaları ise asla kabul edilemezdi. İşte bugün Gazze’de yaşananların arkasında bu somut gerçeklik yatmaktadır. İsrail 1948’den beri Filistinlilerin self determinasyon hakkını yok saymaktadır. Oysa 1993 yılında yapılan Oslo Antlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü 1967 sınırları çerçevesinde İsrail’i tanımıştı. Beklenti Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bir Filistin devletinin aşamalı olarak kurulmasıydı. Oysa İsrailliler bu anlaşmayı Filistinli nüfusun polisliğini Filistinlilere yaptırmak ve işgal olgusunu gündemden düşürmek olarak algılamaktaydı. Oslo Barış Sürecinde işgal altındaki topraklardaki Yahudi yerleşimcilerin sayısı iki katına çıktı. 2000’de Filistinliler kendilerini Batı Şeria ve Gazze’de gettolara tıkacak nihai barış formülünü reddedince yine uzlaşmayan taraf olarak yaftalandılar. Evet, Filistin ulusal hareketi talihsiz biçimde bugün ikiye bölünmüş durumdadır. Ancak İsrail’in 1967 sınırlarını tanıma noktasına gelmiş Hamas ve el-Fetih arasında birlik hükümetinin kurulduğu zamana denk gelen son Gazze harekatı İsrail’in gerçek hedefini göstermektedir. Filistinliler siyaseten bölünmeli, diplomatik alanın önü tıkanmalı, mevcut statüko yani Apartheid ve işgal devam ettirilerek Filistin halkının bağımsızlık yönündeki ulusal iradesi kırılmalıdır. 1948 Savaşı halen sürmektedir.

*İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

ÖNCEKİ HABER

Utanç

SONRAKİ HABER

Çanakkale Kent Konseyinden Kaz Dağları için sosyal medyada kampanya çağrısı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa