Sana o gün merhaba diyemedim... Çok pişmanım!..

Sana o gün merhaba diyemedim... Çok pişmanım!..

Sanırım 2006 yılıydı. Henüz doktorasını yazmakta olan ve konusuyla ilgili bulabildiği her konferansa giden genç bir akademisyendim. İstanbul’daki büyük otellerden birinde insan hakları konulu bir panele gitmiştim.

Maya ARAKON*

Sanırım 2006 yılıydı. Henüz doktorasını yazmakta olan ve konusuyla ilgili bulabildiği her konferansa giden genç bir akademisyendim. İstanbul’daki büyük otellerden birinde insan hakları konulu bir panele gitmiştim. Panelde Hrant Dink de konuşacaktı. Hedef gösterildiği, ağzından çıkan her kelimeyi çarpıtmak için medyanın tetikte beklediği günlerdi. Hiç işlemediği “Türklüğü aşağılama” suçundan 6 aya mahkûm edilmişti o sırada. Kahve molasında onu gördüm uzaktan. Bir gazeteciye hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu; muhtemelen bir yazısından cımbızlanarak alınan ve mahkûmiyetine sebep olan o cümlenin aslında ne demek olduğunu. Ekranların dışında ilk defa görüyordum kendisini. Derken röportaj bitti, gazeteci yanından ayrıldı ve Hrant Dink bir süre bir köşede öylece tek başına kalakaldı. Tek başına. Yanına gidip “merhaba, beni tanımazsınız, ben Maya, siyaset biliminde doktora tezi yazıyorum. Başınıza gelenleri görüyorum, lütfen yalnız hissetmeyin olur mu? Sizi seven ve yanınızda olan birçok insan var” demek istedim. Bir adım attım, ama çok geçti, Hrant Dink’in yanına gene birileri doluşuvermişti. Öylece uzaktan bakmakla yetindim. Merhaba diyemedim. Bu onu, o kaldırıma düşmeden önceki ilk ve son görüşüm oldu.
O an ve o hatıra yıllardır aklımdan çıkmaz. Hatta öyle ki üzerindeki siyah kadife ceketi bile kaydetmiş hafızam. İnsan beyni ne garip. Geriye bakıp her düşündüğümde boğazım düğüm düğüm olurken o gün atik davranamamış olmanın pişmanlığı da gelir çöreklenir içime. Çünkü ne olursa olsun devlet zulmüne uğramış bir insana hiç tanımadıklarından gelen destek ve dayanışma kadar kıymetlisi yoktur.
Hrant Dink’in son yazısında bizlerle korkularını, güvercin tedirginliğini paylaşırken yazdıklarını düşününce, aslında 7 senede Türkiye’de bazı şeylerin hiç değişmediğini görüyorum. Mesela öldürülmesine giden yolun taşlarını döşeyen o davada savcı, bilirkişi raporunun olumlu sonucuna rağmen Dink’in cezalandırılmasını istemişti. Benzer bir durum Mısır Çarşısı davasından 16 senedir yargılanmakta olan, patlamanın bombadan değil de gaz kaçağından olduğunu doğrulayan 6 bilirkişi raporuyla 3 kez beraat ettiği halde, hukuksuz bir yolla beraati geri çekilerek ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilen Pınar Selek için de geçerli. Hrant Dink’in son yazısında söylediği gibi, bu ülkede yargı yurttaşların hakkını değil, Devlet’i korur ve 28 Şubat sürecinde şahikasını bulan bu temel prensip hâlâ değişmemiştir. Derin devlet refleksleri hâlâ tüm gücüyle demokrasi, hak ve özgürlük taleplerinin karşısında durmaktadır. “Bir kısım vatandaşın milli hassasiyetleri” bir diğer kısım vatandaşın hak ve özgürlüklerinden daha önce gelmektedir Devlet aklının indinde. Ve nedense bu “diğer kısım vatandaş” her zaman bu toprakların “öteki”leridir. Hrant Dink gibi. Öyle ki askerlik gibi “kutsal bir vatan görevi”nde bile ayrımcılık gelir hayatınızın tam orta yerine oturur. Sırf Ermeni olduğunuz için bütün devre arkadaşlarınıza erbaş rütbesi takılırken bir tek sizi er olarak bıraktıklarında, iki çocuklu koskoca adam olsanız bile teneke barakanın arkasında iki saat çocuklar gibi ağlarsınız. Çocuklukta, askerlikte, yetişkinlikte yakanızı bırakmaz resmi ideolojinin ötekileştiren zihniyeti.
Ve bu yüzden de bedel ödetirler insana. Orhan Pamuk, Elif Şafak için teknik çözümler üreten yüce yargı, bir tek Hrant Dink’i 301. maddeden yargılar ve mahkûm eder. Dönemin Dışişleri Bakanı, bugünün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek kalkıp “Canım bu kadar abartmayın, nihayetinde 301’den mahkûm olmuş, hapse girmiş kimse var mı?” diye sorarken, bedel ödemenin sadece hapse girmekle eşdeğer olduğunu sanırlar. Oysa bedel ödemek bazı “makbul olmayan” vatandaşlar için bütün hayatları boyunca devam eden bir süreçtir, hiçbir zaman bitmesine izin verilmez. Bedel ödemek sadece hapse girmek değildir çünkü; bazen Pınar Selek gibi suçsuz yere yıllar boyunca sürgünde yaşamak, bazen başka hiçbir geçim kaynağı olmadığından 50 lira harçlık için karlı dağları aşarak kaçağa giden çocuklarken devletin F-16’ları tarafından bombalanıp parça parça ölmek, bazen Berkin gibi ekmek almaya giderken polis tarafından başından gaz kapsülüyle vurulup komaya girmek ya da sırf daha çok özgürlük ve demokrasi istediği için Ali İsmail, Abdullah, Ahmet, Mehmet, Ethem, Medeni gibi gene bizzat o devletin kolluk kuvvetleri tarafından toprağın altına itilmek, tesadüfen hayatta kalan Lobna gibi ömrünün sonuna kadar eksik ve engelli yaşamak zorunda kalmaktır bedel ödemek.
Hrant Dink’i bizden koparıp aldıkları o karanlık günden beri pek fazla bir şey değişmedi bu ülkede. Hâlâ hak, demokrasi ve özgürlük talep edenlerin başına devletin ceberut sopası iniyor. Hâlâ Hrant’ın deyimiyle “yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip olan insanlar” karşılarında tüm zorbalığıyla devletin asık yüzünü buluyor. Hukukçuların büyük bir kısmı hâlâ “kutsal devlet”i koruyup ona biat etmeyi, insan hayatı ve haklardan daha üstün görüyor.
O gittiğinden beri olanları düşününce umut mu umutsuzluk mu olduğunu tam olarak kavrayamadığım duygular dolduruyor içimi. Sonra yine aklıma onu son gördüğüm o an geliyor. Siyah kadife ceketiyle, bir köşede tek başına duran, yaşamının, yüreğinin, aklının aydınlığı hepimize sorular sorduran, ölümüyle bile bizi birleştiren o koca adam.
Sana o gün merhaba diyemedim ya... Öyle pişmanım ki!

*Doç. Dr., Süleyman Şah Üniversitesi

www.evrensel.net