“Ceyran yok, Pepe yok”

“Ceyran yok, Pepe yok”

Kendinizi zamanın içinde bir yerlerde unutmuş olsanız bile, hazan inatla bağırır ‘Ben buradayım!’ diye. Rüzgârın ürperten esintisi bir yana, tek bir ağaç bile anlatabilir hazan mevsiminin derdini. O ağaç aylar boyunca böylesi renklere bürünmemiştir. En önemli farkıysa bütün renklerin tek kareye sığdırılabilir olmasıdır. Kızılın, yeşilin ve sarının tüm tonları şimdi bir ağaçta, alabildiğine canlı...

Hazal KAR- Emine BARAN

Kendinizi zamanın içinde bir yerlerde unutmuş olsanız bile, hazan inatla bağırır ‘Ben buradayım!’ diye. Rüzgârın ürperten esintisi bir yana, tek bir ağaç bile anlatabilir hazan mevsiminin derdini. O ağaç aylar boyunca böylesi renklere bürünmemiştir. En önemli farkıysa bütün renklerin tek kareye sığdırılabilir olmasıdır. Kızılın, yeşilin ve sarının tüm tonları şimdi bir ağaçta, alabildiğine canlı... Bu canlılığa rağmen ağacın içinde burukluk var. Çünkü biliyor ki bu rengârenk yapraklar kısa süre sonra onu çırılçıplak bırakıp gidecek.
Van’da yaşayan depremzedelerin yürek burukluğu ağacınkine benziyor. Çünkü onlar 7.2’lik depremin üstünden iki yıl geçmesine rağmen konteynerlerde kalıyor. Şimdi de konteynerleri terk etmeleri isteniyor. Hükümetse depremzedeleri, ağacın yapraklarını düşündüğü kadar düşünmüyor. Depremzedeler konteynerlerde kalamasınlar diye elektriklerini kesiyor. Nerede kalacakları sorusunun yanıtını ise kimse vermiyor. Hal böyle olunca işin içine mücadele ruhu giriyor ve depremzedeler açlık grevine başlıyor.
Açlık grevinin ikinci ayını bitirecek olması, çocukların bile kameraya alışkın olması anlamına geliyor. Bu yüzden Anadolu Konteyner Kent’e adımımızı atar atmaz, “hoşgeldiniz”ler havada uçuşuyor. Daha da önemlisi; yaklaşan kışa, iki aydır kesilen elektriklerine ve yağlanmaya başlamış saçlarına rağmen kız çocuklarının ağız dolusu gülümsemeleriyle karşılanıyoruz. Dilber, hangi gazeteden geldiğimizi öğrenmek için atılıyor. Sonrada başlıyor, yanındaki üç beş arkadaşının sözcüsüymüş gibi dertlerini anlatmaya. Sanki daha çok şey anlatınca sorunları daha çabuk çözülecekmişçesine soluksuz anlatıyor. Arada Hacer, Zelal ve diğer çocuklar da birer cümleyle Dilber’e yardımcı olmaya çalışıyorlar.

ANLATMAKLA BİTMİYOR

Çocukları oyun oynadıkları yerde bırakıp kadınların yanına doğru ilerliyoruz. Kadınlar önce sohbete yanaşmıyor. Dillerinde tüy bitercesine anlattıkları dertlerini yüzlerine kazınan çizgiler söylüyor sanki. Israr edince Cemile Abladan anlatmasını istiyorlar. O da tepki gösteriyor “anlatmakla bitmiyor” diye. Ama tepkisi bize değil, sisteme...
Kime sesinin ulaşmasını istiyorsa, onların isimlerini sıralıyor. Depremzede olduklarını bir kenara bırakmış artık Cemile Abla. Aylardır hangi koşullarda yaşadıklarını, bu koşullardan kurtulmak için dönüşümlü olarak açlık grevine başladıklarını anlatıyor. Cemile Ablanın yeniden alevlenen öfkesi az önce konuşmaktan geri duran kadınlara sıçrıyor.
Konteynerlerde, hele elektriği olmayan konteynerlerde yaşamanın kadınlar açısından zorluklarını sorunca, esmer yüzlü teyzenin kaşları çatılıyor. Kadınlar için en büyük sorun çocukları. Teyzenin yüz şeklini hiç bozmadan, çocuklarını ateş yakarak ısıttıkları suda banyo yaptırdıklarını söylemesinden bu durum anlaşılıyor. Çocuklarının başına bit düşebilmesi ihtimali bile onları ürkütüyor. Hemen gözlerini etrafta koşuşturan çocuklara çeviriyorlar. Onlarla beraber bizim de dikkatimiz çocuklara kayıyor.

SADECE EV İSTİYORUZ
Çocukların durumundan Adalet Abla da şikâyetçi: “Okuldaki çocuklara cüzzamlı gibi davranıyorlar. Biz kimseden iki koli erzak istemiyoruz. Çocuklarımız onların sofrasına oturmayacak. Biz sadece ev istiyoruz. Bu isteğimizi söyleyince sanki çocuklarımız onların duvarını yiyecekmiş gibi davranıyorlar.”
Saime Ablaysa konuşmak istemiyor. Üstlerine duman kokusunun sindiğini duyanların “Kürtler eski göçebe haline dönmüş” diyeceklerini düşünüyor. Saime Ablanın bu sözleri şu an yaşadıklarının, hükümetin yıllardır Kürtlere karşı uygulanan politikalardan bağımsız olmadığını gösteriyor. O arada bir Dilber’le daha tanışıyoruz. O da bu koşullardan şikâyetçi ama annesiyle gurur duymaktan geri durmuyor: “Annem buranın sözcüsü; buradaki kadınların derdini dinliyor, bu yüzden hasta oluyor. Annemin yükü çok ağır.”
Elinde oyuncağı olan siyah kabarık saçlı kız çocuğunun yanına ilerliyoruz. Kir içindeki oyuncağı belki de onun dünyasında en yakın arkadaşıdır... Elimizde Sinirli Şirin’in resminin bulunduğu maskotu gösterince, resimdekini tanıyıp tanımadığını hatırlayamıyor. Daha doğrusu en son ne zaman çizgi film izlediğini bile hatırlamıyor. Başka çizgi filmler sorunca cevabı ‘Ceyran yok, Pepe yok’ oluyor.
En az onlar kadar incinmiş ayrılsak da konteyner kentten, biliyoruz ki çabaları sonuç verecek. Pepe’yi özleyen kız çocuğuysa Şirinleri yeniden hatırlayacak ve bir dahaki karşılaşmamızda bize Gargamel’den ne kadar çok nefret ettiğini anlatacak.

Kalbi kırık çocuklar
Sarı saçları örgülü küçük bir çocuk ortada koşuşturup ara ara iri gözlerini bize çeviriyor.
“Adı Kajin’dir. ‘Hayat yok’ demek. Depremden sonra doğunca ona bu adı verdik.” Oysa Kajin’in gözleri Jiyan isminin anlamının karşılığı gibiydi...
Kajin ve onun yaşındakiler etraflarında olup bitene pek anlam veremiyor ama okul çağındakiler neyin bedelini ödediklerini anlamaya çalışıyor. Zihinsel engelli Adem en çok canı yananlardan. Annesi müdahale etmese, “şunu da söyle” diye uyarmasa, sakince anlatacak ama annesi böyle yapınca konuşamıyor. Diğer çocuklar Adem’in yerine de konuşuyor. Hele Dilber! Arkadaşlarıyla tekrar yanımıza geliyor. Kalbi haddinden fazla kırıldığından bu kadar hızlı anlatıyor: “Annem konteynerde yaşayamadı. Psikolojisi bozuldu ve bizi terk etti. Babam onu zorla buraya geri getirdi. Benim yanımda dövdü, göğsüne vurdu.”
Okul hayatını sorunca daha da dertlendi: “Polis ve öğretmen çocuklarıyla aynı sınıftayım. Benimle konuşmak istemiyorlar. Siz kötü yerlerden geliyorsunuz bizi hasta edersiniz diyorlar. Ayrıca polis çocukları, ‘sizin yüzünüzden babalarımız her gün oraya geliyor, sizi kontrol etmek zorunda değil’ diyorlar.”
Dilber bitirince Zelal başlıyor. Arkadaşlarının onu evine davet ettiğini ama onun arkadaşlarını buraya çağıramadığını çünkü konteynerlerde yaşadıklarını arkadaşlarına anlatamadıklarını söylerken gözleri doluyor. Zelal’le birlikte biz de mahcuplaşıyoruz...
“Üzerime duman kokusu sindiği günlerde okula gitmiyorum. Banyoyu ise iki haftada bir yapabiliyoruz. Buna karşılık arkadaşlarımın tavırlarını görünce sinirimi kardeşlerimden çıkarıyorum” diye lafa tekrar atılıyor Dilber.
Konteynerde kaldığını arkadaşlarından gizleyen sadece Zelal değil. Melisa da Zelal gibi dışlanmaktan korktuğu için konteynerde kaldığını söyleyemiyor. Elektrik olmadığı için ödevlerini akşam saat beşten önce yapmaları gerektiğini o saatten sonra havanın karardığını eklemeyi de unutmuyor.
 

www.evrensel.net