Dilenci ve politikacı

Dilenci ve politikacı

Dilenci, iş adamıdır. Bizden tek taraflı olarak bir şey istemez. Bizim vicdanımızla ortaklık kurar, sözleşme yapar ve iş ilişkisine girer.

Hakan Erdoğan

Dilenci, iş adamıdır. Bizden tek taraflı olarak bir şey istemez. Bizim vicdanımızla ortaklık kurar, sözleşme yapar ve iş ilişkisine girer. Bundan böyle onun tarafından kurulmuş olan fonksiyonel düzenek hem vicdanımızı hem de cüzdanımızı çalıştırır. Politikacılar da dilenciler gibi çalışır. Arada imza altına alınan akit yine pek görünür değildir. Ama onlar dilencilerin tam aksine, kitlelerin içindeki menfaatçi, despotik unsurlarla sözleşme yaparlar. Çünkü toplumlar, uyandırılmayı bekleyen korkunç bir yanı da içlerinde taşırlar. Dilenci bizim olumlayıcı, erdemli tarafımıza talip olurken; diğeri ise kötücül, yıkıcı, aşağılık kısmıyla bağ kurar insanın. Bundan dolayı, bazılarımıza şaşırtıcı gelse de devletin tepesindekilerin, insanların acılarına bu kadar kayıtsız kalmaları aslında normaldir. Yıllardır, binlerce çocuk memleketin güneydoğusunda ölürken hiç kimse utanmamış, bu ölümlerin ağırlığını duymamıştır. Devlet kendisine her şeyi mesele edebilir, ama vicdan hariç. Yine çocuk yaşta evlendirilerek tecavüze uğrayan kız çocukları için de bu böyledir, sevgilileri veya kocaları tarafından katledilen kadınlar için de, ölmekle bitmeyen sayısız işçi ve son aylardaki protestolarda öldürülen gençler için de.

SEVDAMIZ VE SINIFSALLIK

Esma için ağlanması ve Mısır’daki korkunç olayların gündeme nasıl getirildiğini de ibretle izledik. Her zaman olduğu gibi, yine bir taraf oluşturmak ve toplumdaki kutuplaşmayı arttırmaktı amaç. Oysa biz halk olarak acı çeken tüm insanların hepsinin üzüntüsünü hissetmeye hazırdık. Bıraksalar birbirimiz için kahrolacak durumdaydık. Ellerimiz alışkanlık etmiş sevdayı çünkü. Gözlerimiz, kulaklarımız, beynimiz alışkanlık etmiş. Irak’tan, Suriye’den, Mısır’dan çıkan yanık et kokusu yakıyor içimizi. ABD’deki dünyadan habersiz insanların düşüncelerinin acıklı yalnızlığı, Afrika’dakilerin midesindeki safranın boşa akması sarhoş ediyor. Bize en uzak coğrafyadaki kültürlere ilgi duymamız bundandır. Düşününce bütün insanlığı düşünürüz. Adımlarımız bastığında biliriz ki yeri bizimle beraber bütün insanlar iter aslında. Hiç görmeyeceğimiz insanlara karşı bile böyleyken aynı ülkenin sınırları içinde biz birbirimizin acılarına ortak olmaya çoktan hazırız ama, ıstırabımızı bile bizi ayırmak için kullananlar yine tepemizdekiler. Her birimiz diğerinden farklıyız, buna şüphe yok. Bambaşka hislerimiz, fikirlerimiz, yaşantılarımız var. Hatta, her an kendimizden bile farklıyız. Dünyayı iyi dinerseniz, onun da size hep aynı sözleri söylemediğini, bedeninizin bile aynı kalmamak üzere devindiğini fark edersiniz. Zaten öyle olmasına muhtacız. Farklanma ve farklılaşma olmadan hiçbir olay, hiçbir atılım olamaz. Zaman ve uzamın kesişmesi, içiçeliği de farkı oluşturmalarına dayanır. İki şey birbiriyle aynı kalıyorsa, onların birbirine bakan yüzeylerinin arasına hayat giremiyor demektir. O yüzden, bizimle aynı fikirde olmayan, farklı yaşam tarzlarına sahip insanlarla birlikte olmak istiyoruz inatla. Ama politikacılar bunu istemezler. Onların varlık nedeni aramızdaki ayrımdır, karşı karşıya gelmemizdir çünkü. Bizi birbirimize düşürürken mecliste ne kadar iyi “anlaştıklarını” görseniz hayretler içinde kalırsınız. Onların ve diğer seçkinlerin sınıfıyla ezilenler arasındaki uçurumun törpülenmesi, gizlenmesi içindir politika. Amaç sınıfsallığı hep görünmez kılmaktır. Üstü örtülen, asıl kavga nedeni bambaşkadır.

TEHLİKELİ BİR ZİHNİYET

İşte, hepimiz gördük; Hasan Ferit’in cenazesi günlerce defnedilemedi. Sürekli bir çatışma ortamı yaratmaya uğraşan idarecilerin sahneye koyduğu bir gösteri daha izledik. İstanbul bu yüzden bir sıkıyönetim şehrine dönüştü. Sıkıyönetimleriyle ünlü bir şehir haline geldi İstanbul. Peki ne için? Esnaf sağa sola saldırsın, komşu komşuyu şikayet etsin, mümkünse halk birbirini boğazlasın diye. Bir hastalığın tüm topluma yayılmasını gizlice isteyen, nasıl da tehlikeli bir zihniyetti! Sürekli uygulamaya konulan, sınırların keskinleştirilmesi, düşmanlığın teşvik edilmesinden başka şey değildi. İnsanların kötülüğünden, güvensizliğinden, mutsuzluğundan her şekilde faydalanılır. Onların sömürülen duygularının nimetleri saymakla bitmez. İstediğin gibi savaştırırsın onları ve istediğin gibi yönetirsin. Aslanın pençeleri varken düşünmeye ihtiyacı yoktur çünkü. Aklı devre dışı kalmış, kalabalıkların güçlü çeneleri ve sağlan tırnaklarıdır iktidarın istediği, hep savaş durumunda olmalarıdır. Toplum içinde farklı olan insanlar karşı karşıya olmak zorunda değildir. Asıl olan farkların birlikteliğidir. Ama bu demek değildir ki, düşüncelerimize, fikirlerimize sahip çıkmayız. Aynen politikacılar gibi çıkarları için insanların vicdanlarıyla oynayan, hislerimizden nemalanmaya çalışan insanlar içimizde de bulunur. Şimdiye kadar kapitalizmin balını ve kaymağını yiyenler, reklamlardan inmeyenler bize barışı anlatırlar! Onları dinlemek istemeyiz. Bu düşünceler, bu duygular bizim evimizdir çünkü. Asla samimi olmayan insanların bizim ruhlarımızı istila etmelerine dayanamayız. Ama “buradayken” bile kazandıkları için değil, “burayı” bile kirlettikleri için. “Akil adamlar” denilen ekibin hiçbir işe yaramaması bu yüzdendir. Zaman geçecek. Genzimize kaçan sözcükleri bağıracağız yine. Bizden çok farklı insanlar için de vicdanımızla mücadele edeceğiz. Başkalarını çok seven kişi, önünde sonunda kavga etmek zorunda kalır çünkü. Bizimle “başkaları” arasındaki bağlar, yüzümüze kazınmış, ancak öldüğümüzde kaybolacak çizgiler kadar kuvvetlidir.

www.evrensel.net
ETİKETLER Hakan Erdoğan