Politik bir aygıt olarak tecavüz ve toplumsal imece

Politik bir aygıt olarak tecavüz ve toplumsal imece

Sistematik işkencelerin üç ana aracı var: Bedene yapılan zulüm, duygusal arbede yaşatarak ve aidiyet hissedilen değerlere/kişilere yönelik tehditlerle kişilik örgütlenmesini çökertmek, aklı ve özellikle gerçeklik algısını yaralamaya dönük edimler. Ki ilk çağrışımları siyasi mahkûmlara yapılan işkenceler olan bu üç bileşenin tecavüzde de kullanılması rastlantı değil.

Melek Özlem Sezer

“Tüm varlıklar ve şeylere gerçekliklerini ancak doğru bir ad verebilir. Yanlış ad her şeyi gerçekdışı yapar. Yalanın yaptığı budur.”

Michael Ende/Bitmeyecek Öykü

Sistematik işkencelerin üç ana aracı var: Bedene yapılan zulüm, duygusal arbede yaşatarak ve aidiyet hissedilen değerlere/kişilere yönelik tehditlerle kişilik örgütlenmesini çökertmek, aklı ve özellikle gerçeklik algısını yaralamaya dönük edimler. Ki ilk çağrışımları siyasi mahkûmlara yapılan işkenceler olan bu üç bileşenin tecavüzde de kullanılması rastlantı değil. Çünkü tecavüz politik bir aygıt. Ancak tarafları 'bireysel bir felaket yaşayan' ve 'bunu bireysel sapkınlığıyla yaşatan kişi' kadar dar bir çerçevede tanımlamak, ayrıca duygusal dehşetin ağırlığı; meselenin özünü kavramamızı engelliyor. Oysa onun politik bir aygıt olduğu gerçeğiyle konuyu irdelemeye başladığımızda, tecavüz bile yalınlaşıyor ve baş edilebilir hale geliyor. Aslında gerçek basit: Tecavüzde tüm ataerkil sistemin çıkarı vardır. Yaydığı korku ve bu korkunun geliştirdiği bağımlı ilişkilerle, bütün kadınları kontrol altına almayı mümkün kılar. Böylece kadının özgür kararları ve tek başına hareket edebilmesi engellenerek, erkeğin bir uzantısı olarak yaşaması sağlanır. "Seksen yaşındaki kadın, on yedi yaşındaki komşusu tarafından tecavüze uğradı, altın dişleri söküldü, baltayla parçalandı ve parası çalındı." Bu, gazetelerde hiç de az rastlamadığımız bir haber. Kadının yaşı, torunu saydığı kişinin görgü tanığını öldürmekle yetinmek yerine baltayla parçalamayı, cesede işkence etmeyi seçmesinin tuhaflığı ve çalınanların maddi değerinin küçüklüğü, duyduğumuz dehşeti artırıyor. Çünkü bu bize seksenimize de gelsek, tecavüzün her an kapımızı kırıp içeri girebileceği ihtimalini gösteriyor. Ve aklımıza bir erkeğin korumasına muhtaç kılınmamızı getiriyor. Tıpkı Neval el Seddavi'nin Mısırlı bir fahişenin biyografisini yazdığı Sıfır Noktasındaki Kadın'da ona ihtiyacı olmadığını söyleyen Firdevs'e pezevengin verdiği cevap gibi: "Korumasız yapamazsın, yoksa kocalarla pezevenklere iş kalmaz." Tecavüzün politik bir aygıt olarak güçlenmesine toplumsal imecenin katkıları ise şöyle:

Çocukluktan itibaren toplumsal cinsiyet algısı, tecavüze uğrayan bireyin bütünlüğünün sonsuza dek bozulacağı ve değersizleşeceği yanılgısını kuruyor. Bunun karşılığı kadın için utanç ve leke, erkek içinse kadınlaşmak anlamına kaydırılıyor.

Bekâret yüceltiliyor ve bir başkası tarafından kişinin tüm özlük haklarıyla birlikte alınabilecek bir şey olarak tanımlanıyor. Öyle ki kadınlar tecavüzden çok bekâretlerini yitirmekten korkuyor. Bekâret içermediği için dul kadına, bakir olmayan kadına ya da erkeğe uygulanan tecavüz adil olarak yargılanmıyor. (Bu tarz bir bekâret algısı yalnızca Doğu toplumlarının değil, Batı'nın da körüklediği bir şey. Meryem'in bekâretine yapılan övgü, cinsel ilişkinin kadını aşağılayan bir şey olduğu düşüncesinden kaynaklanmaz mı? Oysa başka türlü bir okumada, onun aşktan kaçan bir korkak, doğayı inkâr eden ve sevme gücü olmayan biri olduğu da söylenebilirdi.)

Yeşilçam ve onun türevindeki ürünler, bize cinselliği bir intikam, hor görme, aşağılama alanı olarak sundu. Dahası "kötü kadın" tiplemesiyle, izleyicisine kendi yücelttiği yaşam biçimine uymayan herkesi aşağılama, yok etme hakkı fikrini-duygusunu verdi. Tecavüze uğrayanın hayatta kalmak için tek şansı fahişelik olarak sunulurken; fahişeliğe zorlayan bir sistemin değil, fahişenin taşlanması normalleştirildi. Ötekileştirilen kişilerin hınç çıkarıp rahatlama mecrası olarak kullanılması fikri hâlâ medyada sürdürülüyor.

Eğitim sistemi çocuğu tehlikelerle baş edebilmek üzere güçlendirmek yerine, kaçmayı öneriyor. Yapma, etme, gitme… Korku o kadar büyütülüyor ki, korkulan şey de abartılıyor ve bireyin gerçeklik algısını bozuyor.

Tecavüze uğrayan kişinin tüm ailesine felaket yaşatacağı vurgulanıyor. Böyle bir durumda intiharın 'erdemli bir kadın olduğunu göstermenin son çaresi' olduğu söyleniyor. Mağdurun yakınlarınınsa bu durumda işleyeceği cinayetin kahramanca bir davranış olacağı ve toplum tarafından yüceltileceği… Peki, tüm özlük haklarını, toplum ve aile içinde yer edinme şansını, fahişelik dışında tüm iş olanaklarını kaybedeceği, dahası tümden değersizleşeceği söylenen kadın ne yapar? Özgür olmaya çalışır mı? Yoksa kamusal alanda edimsiz ve bağımlı bir varlık olmayı mı seçer? Gece sokağa çıkmak kadar basit bir hakkını bile yanında bir erkek olmadan kullanması tecavüz tehlikesi içeriyorsa, muhtaç olduğu bir varlığa boyun eğmez mi? Sistemin evlilik dışı ilişkisini gördüğü anda kadının uğradığı toplu tecavüzün davasını yıllarca mahkemede süründürdüğü bir hukuksal yapıda kadın evliliğe zorlanmaz mı? Çiftleri evlilik cüzdanı olmadan otellerine, Öğretmen Evleri'ne vb. almamak ve bunu yasayla açıklamak, insanların kendi ahlaki değerlerini seçmesine izin vermemek, temelde dini yargıya dayanmıyor mu? Öyleyse, dayatılan şey aynı zamanda resmi din, resmi ahlâk. Bireysel seçimleri ve değerleri bile devlet adına düzenlemek, kişiye devletten ayrı hangi özgürlük alanı bırakır? Kendi halimizde, ama kendi belirlediğimiz kabuk içinde hiçbir şeye bulaşmadan yaşamamız bile yasakken; toplumsal taleplerimiz için ne kadar rahat sokağa çıkabiliriz? Özellikle siyasi mahkûmların ya da gözaltındakilerin korktuğu bir şey, tecavüze uğramak. (İran devriminde bakirelerin cennete gideceği ve siyasi mahkûmların cennete gitmemesi gerektiği inancıyla, idam etmeden önce devlet politikası olarak bakirelere hapishanelerde tecavüz edildi.) Ki biz hapse girmekten çok tecavüzden korkuyoruz. Yani politik alandan da el etek çektiriyorlar bize. Bu da devlet kurumlarının hapishanelerdeki, karakollardaki tecavüzlerin üzerine neden gitmediğini açıklıyor. Tecavüz korkusu, politik baskı altına almada etkili bir araç ne de olsa. İşkence açıklanıyor, davası açılıyor ama tecavüze uğrayan aynı rahatlıkla bunları yapamıyor. Kısacası, toplumsal imece tecavüze yan anlamlar yükleyerek onu güçlendiriyor, ataerkil siyaset de bunu tepe tepe kullanıyor.

BEDENLE KURULAN İLİŞKİ AÇISINDAN TECAVÜZLE MÜCADELE

Erkeğin cinsel başarısızlığının "iktidarsızlık" olarak tanımlanması, toplumsal cinsiyet algısını da açıklar. Demek ki iktidar sahibi olmak, öncelikle kadın bedeninden geçmektedir. Oysa kadının cinsel tepkisizliği "frijit" "soğuk" olmakla tanımlanır ve bir nesneyle, buzdolabıyla simgelenir. (Buzdolabı, İngilizcede refrigerator) Yani kadının cinselliği bir nesne, erkeğinki ise iktidar üzerinden açıklanmaktadır. Peki ya biz cinselliği iktidar aracı, bedenimizi de nesne olmaktan çıkarırsak? Ve bu hedefimizi şu tavırlarla keskinleştirirsek? Her ne kadar Freud "Anatomi yazgıdır" dese de tecavüzcünün fiziksel güç üstünlüğünü savunma sporlarıyla alt etmek mümkündür. Öyleyse eğitim; tehditleri kolayca algılayabilen, hızlı düşünüp karar alabilen, bedenini güçlü ve çevik kılabilen bireyler yetiştirmek üzere şekillenmelidir.  

Zihnimizi yalnızca felaketi çoğaltacak imgelerle doldurmak yerine, "Ne yapmalı?" sorusuna yoğunlaşarak korkularımızla yüzleşmeliyiz. Tecavüze uğramak hangi somut -tüm toplumsal değer yargılarını bir kenara attığında bile geçerli- sebeplerle bize zarar verebilir? Böyle bir durumda akıl, ruh ve beden sağlığımızı korumak için neler yapmalıyız? Bu sorularla başladığımızda; en son akla gelen doktora gitmek ya da hamilelik riskini bertaraf etmek, açılacak davaya hazırlık gibi edimler öncelik kazanacaktır. Toplumun birini hoş görmesi için, onun illa da olabildiğince mağdur olmasına ihtiyacı vardır. Ama biz tam tersine başımızın dikliğiyle onları ezebilir ve toplumdan hoşgörü ya da mazur görmek gibi küçük düşüren bir şeyi değil de, saygıyı talep edebiliriz. Tecavüze uğradığımızda, sürekli saldırganı düşünüp zavallı bir varlığa abartılı bir önem atfetmezsek, onu asıl talep ettiği şey olan önemsenmekten mahrum bırakırız. Böylece enerjimiz, tecavüzü mümkün kılan sisteme örgütlü bir şekilde direnmeye kalır.  

Bütün bunların bizi kurban psikolojisine değil de, hesap soran, birlik içinde mücadele eden örgütlü bir güce kavuşma motivasyonuna soktuğunu göstermeliyiz. Çocuklarımızın bu sistemin parçası olmak üzere eğitilmesine karşı çıkmaksa yine işbirliği ve dayanışmanın başarısı olacaktır. Cinsel kimliğini, toplumsal ve dinsel yargının öğretisinden uzak bir alanda kuran; gerek kendi bedeni, gerek erkek bedeniyle ilgili tanımlarını önceden oluşturan, böylece cinsel şiddetin yarattığıyla, normal cinselliğin farkını keskin biçimde ayıran bireyler olabilmek bizim zihnimizden tek tek vurulmamızın önünü kesecektir. Erkek de özgürlüğü seçer ve böylece kadını kendine bağımlı kılmaya muhtaç kılmazsa, yalnızca cinsler arası değil tüm ilişkilerde barışın ve özgürlüğün yolunu açarız.

Toplumsal imeceyi bu sefer tüm ataerkil sistemi yok etmek üzere kullanarak: her türlü işkenceyi, yoksun kılmayı, dışlamayı ve sayısız özlük haklarına saldıran politik aygıtları geçersiz kıldığımızda, tüm politik mücadelelerimiz için güç kazanırız. Gerçek şu ki; onlar ideolojilerini, iliklerimize kadar işledi. Bu nedenle sistemle olan savaşımız önce kendi içimizdeki kopyalarına karşı işlemeli. Hepimiz en büyük mücadelemizi kendimize karşı veririz. Biz bugün değilse yarın, kendimizde değilse neslimizde ama mutlaka her türlü tecavüzü yener miyiz? Yeneriz!

BİRKAÇ SORU...

Fahişelik kurumunun ve pornografinin, sekse ulaşmak konusundaki erkek ayrıcalığı fikrini, dolayısıyla tecavüzcü zihniyeti beslemediği söylenebilir mi? Tecavüz ya da porno filmlerin kaba fantezileri şiddete dayalı cinsellik midir, yoksa cinsellik görünümlü şiddet mi?

Dikkati kurbanlaştırılmış kadınlar üzerine yoğunlaştırmak; 'kaldırılması gereken bir erkek sorunu' olan tecavüzün 'kaçınılması gereken bir kadın sorunu' olarak algılanmasına neden olmaz mı?

Saldırganların daha çok yabancı olduğu yanılgısına rağmen, tecavüzün çoğunlukla yakınlardan, tanıdıklardan gelmesi; başta akrabalık olmak üzere tüm ilişki biçimlerini gözden geçirmemiz konusunda bir uyarı değil midir?

Tecavüzü kadının tahrikine bağlamak, erkeğin iradesiz bir varlık olduğu anlamına gelmez mi? Mini etek giyen kadın tecavüze uğradığında tahrik ettiği gerekçesi öne sürülürken, lüks yaşamıyla gösteriş yaparak hırsızlara davetiye çıkaranlara neden tahrik kavramı uygulanmaz?  

Tecavüze uğrayan erkeğe kadınsılık ve eşcinsel eğilim atfetmek ya da onun artık erkekliğini yitirdiğini söylemek; bu kişileri erkeklik sınırlarının dışına çıkararak erkekliğin şerefini koruma ve kendini dokunulmaz sanma eğilimi değil midir?

"Ya senin annene, kızına, karına yapılsaydı?" mantığıyla tacizcide oluşturulmaya çalışılan vicdan, empatiyi neden dolaylı olarak kullanır? Neden tecavüze uğrayan kişiyle değil de mülküne zarar verilen erkekle empati aranır? Bu cümle bireysel saldırıyı anlık olarak durdurmaya çabalarken, ataerkil sistemi onaylama anlamı da taşımaz mı?

Erkeklerdeki bir kadın tarafından tecavüze uğrama (böylece dayanılmaz cazibede bir erkek olduğunu kanıtlama) fantezisi gerçekleştiğinde; erkek gerçekten mutlu olacak mıdır?

Acaba tecavüz nedir ki, kadın bunu gerçekleştirme olanağından yoksundur? Tecavüz yalnızca fiziksel şiddet olanağına mı bağlıdır? Bir kadını silah edinip erkeği oral sekse zorlamaktan alıkoyan nedir?

Tecavüz bireyin istemediği zamanda-koşulda ve kişiyle cinsel ilişkiye zorlanmasıysa; -arzuladığı kişinin asla kabul etmeyeceği kimliğini saklayıp- kendini yalandan örülü bir kimlikle sunan kişi de tecavüzcü değil midir?

Çocukluktan başlayarak şiddet nasıl öğreniliyor ve içselleştiriliyor? Şiddeti mümkün kılan siyasi, ekonomik, toplumsal ve psikolojik yapı nasıl yıkılır?

www.evrensel.net
ETİKETLER Melek Özlem Sezer