Ayşegül Tözeren'in yazısı: Elif Aydoğdu Ağatekin’den Yoko Ono’ya onarmak, eksilmek ve yeniden kurmak
Ayşegül Tözeren, Yoko Ono’nun Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki sergisinden hareketle Elif Aydoğdu Ağatekin’in işleriyle kurduğu bağı anlattı.
Fotoğraf: Ayşegül Tözeren
Ayşegül Tözeren
Bir süre önce Elif Aydoğdu Ağatekin’in işleriyle karşılaştığımda aklımda en çok “onarılma” duygusu kalmıştı. Buluntu parçalar, kırılmış olanlar, artık ilk işlevini yerine getirmeyen nesneler… Ağatekin onları eski hallerine döndürmeye çalışmıyordu. Tam tersine, kırılmış olduklarını saklamadan başka bir bütünün parçaları haline getiriyordu.
Belki de bu yüzden Sakıp Sabancı Müzesi’nde Yoko Ono’nun işleri arasında dolaşırken zihnim yeniden Ağatekin’e gitti.
İki sanatçının işleri birbirine benzemiyor elbette. Ama ikisinin arasında benim için açılan bir geçit vardı: Kırılmış olanla ne yaparız?
Japonların kintsugi geleneğinde kırılan seramik çöpe atılmaz. Parçalar yeniden birleştirilir; fakat çatlak gizlenmez. Altınla görünür hale getirilir. Çünkü nesnenin başına gelen, onun tarihinin bir parçasıdır artık.
Onarım, burada eski haline dönmek değildir.
Belki zaten hiçbir zaman eski halimize dönemeyiz.
Yoko Ono’nun Mend Piece’inde de önümüzde kırık parçalar vardır. İzleyici yalnızca bakmaz; parçaları eline alır, bir araya getirir, bağlar, onarır. Ama ortaya çıkan şey başlangıçtaki nesne değildir. Birbirine tam uymayan parçaların oluşturduğu yeni bir bütündür.
Tam da burada Ağatekin’in işleriyle kurduğum bağ güçlendi.
Çünkü bazen onarmak, kırılmamış gibi yapmak değildir. Çatlağı kapatmak da değildir. Başımıza geleni hayat hikâyemizden silmeden onunla yaşamayı öğrenmektir.
Sergide en uzun kaldığım duraklardan biri Mutluluk Yığını ve Üzüntü Yığını oldu.
Fotoğraf: Ayşegül Tözeren
Bir taş alıyorsunuz. Önce üzüntünün yanına koyuyorsunuz. Sonra mutluluğun yanına. Sonunda iki taş birbirine değiyor.
Mutluluk ile üzüntünün birbirinden bu kadar kesin ayrılabilir şeyler olup olmadığını düşündüm.
Hayatlarımız gerçekten iki ayrı yığına ayrılabilir mi?
Mutlu olduğumuz şeylerin içinde kayıplarımız, kaybettiklerimizin içinde bizi bugünkü insana dönüştüren şeyler yok mu?
Belki insan dediğimiz şey de birbirine değen bu iki taş kadar basit ve karmaşık.
Sonra Cut Piece.
Yoko Ono sahnede oturuyor. Önünde bir makas. İzleyiciler sırayla geliyor ve üzerindeki giysiden bir parça kesiyor.
İlk bakışta edilgen görünen bir kadın bedeni var karşımızda. Başkalarının müdahalesine açık bir beden.
Ama iş ilerledikçe bakış değişiyor.
Kim kesiyor?
Ne kadar kesiyor?
Nerede duruyor?
Bir başkasının bedenine müdahale etme hakkını kendinde ne zaman görüyor?
Ve belki daha önemlisi: Bir kadın ne kadar eksildiğinde artık “yeter” deniliyor?
Kadınların hayatında bu sorunun tuhaf bir karşılığı var.
Bir parça aileye, bir parça işe, bir parça sevgiliye, bir parça çocuğa, bir parça toplumun makbul kadın tarifine…
Kesilen her parça küçük görünebilir.
Ama insan bazen bir gün kendisine baktığında ne kadarının başkalarının elinde kaldığını fark ediyor.
Bu nedenle Yoko Ono’nun işleri benim için yalnızca “barış”, “umut” ya da “katılım” sözcükleriyle açıklanabilecek işler değil. Aynı zamanda sınırlarla ilgili.
Bedenimin sınırı nerede?
Başkasının hakkı nerede bitiyor?
Ben nerede başlıyorum?
Wish Tree’nin önünde ise insan ister istemez kendisine dönüyor.
Bir dilek yazıp ağaca bağlıyorsunuz.
Dilek dediğimiz şey çoğu zaman geleceğe yazılmış küçük bir cümledir. Ama bazen insanın geçmişiyle yaptığı bir anlaşmadır da.
Benim ağaca asmak istediğim cümle şuna yakındı:
Başkalarının bana verdiği yerden değil, kendi değerimden büyümeyi diliyorum.
Belki bütün sergi boyunca dolaştığım yer de buydu.
Kırılmış parçalar.
Kesilmiş parçalar.
Birbirine değen mutluluk ve üzüntü taşları.
Ağaca bağlanan dilekler.
Ve bütün bunların arasında kendisini yeniden kurmaya çalışan insan.
Burada “onarılmak” kelimesine biraz mesafeyle yaklaşmak gerekiyor. Çünkü özellikle kadınlara çok uzun zamandır onarılması gereken varlıklarmış gibi davranılıyor.
Eksik kadın.
Fazla kadın.
Çok konuşan kadın.
Az konuşan kadın.
Evlenmeyen kadın.
Boşanan kadın.
Çocuğu olmayan kadın.
Çok çalışan kadın.
Yaşlanan kadın.
Sanki ortada sürekli düzeltilmesi gereken bir kadın var.
Oysa belki mesele kendimizi onarmak değil.
Kendimizi yeniden kurmak.
Üstelik eski halimize dönmek zorunda olmadan.
Ağatekin’in parçalarında ve Yoko Ono’nun kırık seramiklerinde beni çeken şey tam da bu nedenle kintsugi’nin estetik güzelliğinden fazlası.
Çatlağın görünür kalmasına izin vermeleri.
Çünkü kırılmış olmak yalnızca kaybetmek anlamına gelmiyor.
Fotoğraf: Ayşegül Tözeren
Bazen kırık, nereden geçtiğimizi gösteren bir çizgi.
Bazen sınırımızı öğrendiğimiz yer.
Bazen de başka türlü bir bütünlüğün başlangıcı.
Belki hayatın bize vaat ettiği bütünlük, kusursuz ve yekpare olmak değildir zaten.
Birbirine tam uymayan parçalarımızla yaşayabilmek.
Ve o parçaları başkalarının bizim için uygun gördüğü biçimde değil, kendi ellerimizle yan yana koyabilmek.
Kintsugi ustası çatlağı altınla belirginleştiriyor.
Elif Aydoğdu Ağatekin bulduğu parçaları başka bir hayatın içine yerleştiriyor.
Yoko Ono ise kırık parçaları bizim ellerimize bırakıyor.
Gerisini bize soruyor:
Şimdi bununla ne yapacaksın?
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et