İntiharlarla birlikte zorunlu askerlik de sorgulanmalı

İntiharlarla birlikte zorunlu askerlik de sorgulanmalı

Batman nüfusuna kayıtlı iki askerin daha birliklerinde intihar ettiği iddiasıyla birlikte, son 10 yılda zorunlu askerliğini yaparken hayatını kaybedenlerin sayısı 967’ye yükseldi. İHD verilerine göre geçtiğimiz yıl zorunlu askerlik yapan 42 er, 7 subay ve astsubay intihar etti. Rakamlar ürkütücü ancak başta acılı aileler olmak &uum

Serpil İlgün


Askerde intihar vakalarında sayı her geçen gün artıyor ama Genelkurmay geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, rakamların sivil intiharlardan daha düşük olduğunu ve intiharların en büyük nedeninin, askerlerin dışardan kendileriyle birlikte getirdikleri psikolojik sorunlar olduğunu söyledi. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Akıllı bir dil manevrasıyla, asker intiharlarının kulağa daha kabul edilebilir gelmesini sağlıyor. Zevahiri kurtarmak bu. Öne sürdükleri argümanların durumu kurtarmaya yönelik olduğu çok ortada.
Sebeplerin paralel olduğu iddiası da ayrı bir tartışma konusu. Sonuçta insanlar elbette ki sivil yaşantısında yaşadıkları sorunları dışarıda bırakarak askere gelmiyorlar, ancak ne oluyor da askerde intihar oranı daha yüksek?

Zaten kilit sorulardan biri de o değil mi? Yani öyle olduğunu kabul etsek bile, genç erkekler askerde ne yaşıyorlar ki, bunu taşıyamıyor ve intiharı seçiyorlar?
Evet, “ne oluyor?” Kilit soru bu. Biz de zaten o soruyu soruyoruz, Genelkurmay da bu soruyu sormamızı engellemek için lafı geçiştiriyor…

Genelkurmay’ın açıklaması bu açıdan bir tür itiraf da sayılabilir mi? Madem genç erkekler sivil hayatlarında bu yoğunlukta sorunlar yaşıyorlar, o halde neden askerdeler?
Bu en önemli meselelerden biri. Askere alım konusu, bizim dikkat çekmek istediğimiz temel sorun alanlarından biri. Bunu bir adım öteye götürdüğümüzde, zorunlu askerlik modelinin kendisi. Bize yapılan başvurularda işin bu yanına ilişkin şöyle bir durum da ortaya çıkıyor; Mesela, sivilde yaşadıkları travmalar var ama insanların asker alımları sırasında bu travmaları askerliğe elverişsizlik kriteri olarak saydırma imkanı yok. Askerliğe elverişsizlik tarifi, ruhsal hastalıklar bakımından çok daha zor. Ayrıca birçok insan karakter itibariyle de askerlik gibi bir ortamı kaldırabilecek yapıda değil.

Askerlikte nasıl bir ortamdan söz ediyoruz? Türkiye’de askerlik olgusu, aynı zamanda bir erkeklik inşasını da tarif ediyor. Askere gitmeyene kız vermeyen, askerlik yapmayanı “adam” saymayan bir kültür söz konusu. Bu inşa nasıl kuruluyor?
Öncelikle bu erkeklik inşasının sadece “kadını ezme” üzerine kurulmadığını söylemeliyiz. Uzun dönem askerlik yapanlar için konuşursak, kışlaya girdiğinde 15 ay var bitmesi için. Yani şafak ufukta görünmüyor bile. Dolayısıyla umutsuzluk çok büyük. İrfan Aktar üç evreden bahseder askerlikte. Önce acemilik evresi vardır. Bu birinci evrede çaylaksın ve bütün işler sana yaptırılır. Nöbetler çok büyük ızdıraptır. Askerlikte angarya olarak görülen bütün işleri alt devreler yaparlar. Nöbetleri tutarlar, paspasları çekerler, mıntıka temizliklerini yaparlar, uyku uyuyamazlar. Özetle bayağı ağır bir yükün altına girerler.

Fiziki ağırlığın yanı sıra, psikolojik olarak kişiliğin ezilmesi de söz konusu değil mi?
Evet, dediğiniz çok önemli. 20 yaşında askere geliyor ve 20 yaş Türkiye’deki çoğu erkeğin annesinin şefkatinden, koruyuculuğundan ilk çıktığı dönem. Ve askerde karşılaştığı manzara çok sarsıcı. Herkesin kaldırabileceği bir şey değil. Birçokları öyle bir karamsarlığa düşüyor ki, kavga edebilir, firar edebilir. Askerde bir kere disiplin cezaları almak, baskıyı arttırıyor. Bu da örneğin, firarları tekrarlatabiliyor. Bu döngüye giren çok insan var. Bir şekilde bu süreci atlattığında, ikinci devre başlıyor. İkinci devrede işler biraz daha azalıyor.

Sözel şiddet de azalıyor mu?
Hakarete bu aşamada zaten alışılmış oluyor. İlk dönemlerde büyük bir tahribat yaratıyor ama ondan sonra alışmaya başlıyorlar. Ben kısa dönem yaptığım için o travma bende belki daha az ama ilk girdiğimde “lan bu adam kendini hala üniversitede zannediyor” diye langır lungur küfür etmeye başlamışlardı. O zamana kadar kendinizi tarif ettiğiniz her şeyin bir anda yıkıldığı bir ortama giriyorsunuz. Başta sarsılıyorsunuz ama askerlikten çok tahrip olmuş bir şekilde çıkmak istemiyorsanız, bu yeni norma adapte olmanız gerekiyor. İkinci evreye gelindiğinde, artık birilerini çalıştırmayı öğrenmeniz gerekiyor. Üçüncü evrede de, yani üst tertip olduğun zaman artık adam çalıştırmayı, iş yaptırmayı öğrenmiş oluyorsunuz. Bu sadece uzun dönemlerin değil, kısa dönemlerin de öğrenmek durumunda olduğu bir süreç. Ama travma uzun dönemler için çok daha büyük. Bu da bir tür hayat dersi olmuş oluyor. 15 aylık dönemde, ayakta durmak için başkasını ezmeyi, işini yaptırmayı, birinin sırtında olmayı öğreniyorsunuz. Erkek olmayla ilgili mesele de bu zaten. İktidar temsilcisi olarak cümle aleme karşı kendini dik tutmak. Bunun önünde duran engelleri kaldırmaya ilişkin alınan son eğitim diyebiliriz askerlik için. Öncesinde okulda da var ama askerlikteki kadar sıkıştırılmış, her türlü gözetimden ve her türlü kaçaktan muaf tutulmuş değil. Askerlikte inanılmaz bir istisnalık, inanılmaz bir kapalılık, inanılmaz bir muafiyet var. Dış göz yok yani. “Orda ne olup bitiyor”u tartışmanın bütün yolları kapatılmış.

Askere ilk girdiğinizde ışık görünmüyor ve bu umutsuzluk yaratıyor dediniz. Ama ikinci aşamadan sonra, ışık görünmeye başlıyor. İntihar olarak açıklanan ölüm vakalarının bir bölümü, bu üçüncü aşamada gerçekleşiyor. Işık görünmesine rağmen neden intihar yaşanıyor?
Son evrede zaman her gün biraz daha uzuyor. Dolayısıyla o noktada yaşanan patlamalar buna sebep olabiliyor. Yani ışığı görünce de neşeli bir insan haline gelmiyorsunuz. Son döneme geldiğinizde askerlik rahat geçiyor demek istemiyorum zaten. “Bu kadar şafak saymışım, bana bunu hala nasıl yaparlar” diyebiliyor, kendisine yapılan haksızlığı çok daha aşırı bir tepkiyle karşılayabiliyor.


ARTIK 'ETİ SİZİN KEMİĞİ BENİM' DENMİYOR

Ölen gençlerin aileleri çocukların intihar ettiğine inanmıyorlar. Bir yığın çelişkili durumu tespit ederek, çocuklarının öldürüldüğünü söylüyorlar. 20 yaşındaki Mazlum Aksu bu itirazların son örneği oldu. İntihar olarak açıklanan ölümlere ilişkin sizin tespitleriniz neler?
Kimi ölümlerde askeriye şimşekleri kendi üzerine çekmemek için ve sorumluluğu askere atmanın bir yolu olarak kişinin intihar ettiğini söyledi. Dolayısıyla yaşanan birçok ölümde tarafsız bir soruşturma sürecinin mümkün olan en erken aşamada üstünün örtülmeye çalışıldığını görüyoruz. Bunlar muhtemelen eskiden beri olan ve artık neredeyse alışkanlık haline gelen şeyler. Şu an farklı olan şey, bu kadar alenen bu çelişkileri artık görüyor olmamız. Belki davalarda başarılı sonuçlar almıyoruz, en aleni vakalardan biri olan Uğur Kantar davasında bile hala korkunç hukuki cinayetler olabiliyor. Ama mağdur aileler bir araya gelip basın açıklaması yapıyorlar. Ortak tavır alıyorlar. Bu gücü eskiden kendilerinde göremiyorlardı. O yüzden bardağın dolu tarafına bakıp, aslında toplumun bir şeffaflık talebi olduğunu, artık “eti sizin kemiği benim demiyorum”a geçişi görüyoruz. Bu da sağlıklı bir şey.


İntihar ettiği söylenen askerlerin büyük çoğunluğu -yüzde 90- Kürt ve Alevi gençlerden oluşuyor. Biri de Ermeni kökenli. Bu tablo bize ne söylüyor?
Askerlik meselesine bahsettiğim dinamik çerçevesinde bakmak ve çıkış noktasını bu adam olma inşası üzerine kurmak çok önemli. Fakat, nasıl askere gelen insan askerlik dışındaki hayatından muaf bir şekilde gelmiyorsa, bunun içinde ayırımcılık da var. Yani dışarıdaki yaşamında milliyetçi ve ayırımcıysa, bunun en yoğun yaşandığı yer elbette askerlik oluyor.

Ama aynısı mıdır? Yani milliyetçiliğin ve ayırımcılığın askerlikteki üretimi daha yoğun değil midir?
Bize gelen başvurulardan şöyle bir örnekle yanıt vereyim. Genç asker, komutanını şikayet etmiş. Alay komutanı, bu şikayet nedeniyle genç askeri iki saat dövüyor. Döverken de “sen nerelisin” diye soruyor. Asker “Batmanlıyım” deyince, “sizin kökünüzü kazımadığımız için bunlar oluyor” diye ekstra dövüyor. Mevzu biraz böyle. Yani bu kötü muamelenin kökünde etnik ayırımcılığın ötesinde bir şey var ama etnik ayırımcılık zaten bu devletin kurucu ideolojisinde var ve ordu bu ayırımcılığı yapan devletin kurucu kurumu. Dolayısıyla orada ayırımcılığın olmaması mümkün değil zaten.

İntihar diye açıklanan vakaların büyük bölümünün Kürt ve Alevi olması, ayırımcılığın devamından öte bir şey yaşandığını göstermiyor mu?
Yapısal ayırımcı bir politika zaten var. Batıda özellikle sabıkalı ve Güneydoğu’dan gelen askerlerin bir arada tutulduğu “sürgün” olarak adlandırılan ismi nam salmış birlikler var. Bunun üzerine askerlik gibi gerek psikolojik, gerek fiziksel olarak son derece zorlayıcı, yukarıda tarif ettiğimiz gibi “sıkıştırılmış bir adam etme” sürecini eklediğinizde, elbette ayrımcılık sivil hayatta yaşanan ayrımcılıkla aynı olmuyor. Bundan çok daha şiddetli ve kaçış imkanı sivildekine göre yok denecek kadar az.

Savaş, ordudaki ayırımcılığa nasıl yansıyor?
Komutanlar batıdaki askerlere mesela şöyle baskı yapıyorlar; “tertipleriniz orda ölürken, siz burada neyin şikayetini yapıyorsunuz”. Bu çok uygulanan bir şeydir. Bize yapılan başvurularda askere milliyetçi saiklerle giden, kendilerini milliyetçi addeden genç adamlar yaşadıkları hayal kırıklığını anlatıyorlar. “Bu nasıl bir vatan sevgisi” diye sorgulamaya başlıyor. Oraya o itirazın karşılık bulacağı bir mekanizma açmak gerekiyor. O kişi bu itirazı yaptığı için belki milliyetçi düşünüşünü terk etmeyecek, tamamen dönüşmüş olarak dönmeyecek askerlikten ama gördüğü muameleyi tekrar üreten bir insan olmaktansa, gördüğü muameleye karşı itiraz eden ve bununla ilgili bir şey yapan bir insan olması, toplum adına bir kazanç.  

İtirazların özellikle yasal anlamda karşılık bulması ve ölümlerin önüne geçilmesi için neler yapılmalı?
Öncelikle zorunlu askerliğin kaldırılması gerekiyor. Birliklerde olanlarla ilgili kamuoyu aydınlatılmalı. Ailelerin soruları resmi makamlarca yanıtlanmalı. Adli soruşturma şeffaflık içinde yürütülmeli. Askeri faaliyetler kamu denetçiliği kapsamına alınmalı. Askeri faaliyetlerin etkin soruşturulması önündeki en temel engel olan askeri yargı sistemi bir an evvel kaldırılmalı ve tüm faaliyetler sivil yargıçlar yoluyla denetim altına alınmalı. Psikolojik değerlendirmeler asker alımları sırasında etkin bir şekilde yapılmalı.


KAÇAKSIZ ORTAMA KAÇAK SOKMAYA ÇALIŞIYORUZ

Asker Hakları sitesine yapılan başvurularda en çok nelerden şikayet ediliyor?
Yüzde 48’le hakarete uğrama ilk sırada geliyor. Fiziksel şiddete maruz kalma yüzde 39, fiziksel aktiviteye zorlanma yüzde 16, yeterli sağlık hizmeti alamama yüzde 15, tehdit yüzde 13, orantısız cezalar yüzde 9, şahsi işe koşturma yüzde 5, uykusuz bırakma ve devrecilik ise yüzde 4 oranında.

Asker ölümlerinin kamuoyunun gündemine taşınmasında Asker Hakları sitesinin payı büyük. Olumsuz tepkiler, tehditler alıyor musunuz?
Hemen hemen hiç. Bu önemli bir nokta. Demek ki insanlar vatan sevgisi dedikleri şeyin altını askeriyeden farklı dolduruyorlar. Asker Hakları bunu ortaya çıkaracak bir müdahale olarak tarif eder kendini. O kaçaksız ortama kaçak sokmaya çalışır. Yoksa yapılan her şikayet, her başvuru tatmin olmuyor ama insanlar bir kaçış olduğunu ve talebine cevap aldığını bildiği zaman psikolojisi biraz daha düzeliyor. Herkesin kendi düşüncesi olabilir askerlik kurumunun olması veya olmamasına ilişkin ama bu gerçeklikle ilgili bir ilişki kurulacaksa, bu kaçağın açılmasını istemek en temel talep. Vicdani retçilerin açtığı bir yol bu. Bugün birçok şeyin konuşulmasında en büyük emek onların. Vicdani ret tutumu da bugün marjinal bir mesele olmaktan çıktı, ödenen bedellerle çok önemli bir yere gelindi. Örneğin, ulusal insan hakları eylem planı taslağında vicdani ret talep eden insanlara, askerlik süresinden kısa olmayacak şeklide kamu hizmeti alternatifi sunulması diye bir şey gündeme geldi.


KEREM ÇİFTÇİOĞLU

2010 yılından beri Helsinki Yurttaşlar Derneği’inde profesyonel olarak çalışıyor. Bunun yanında son iki senedir aktif bir biçimde Asker Hakları faaliyetlerine katılıyor.


Fotoğraflar: Erdost Yıldırım

www.evrensel.net