17 Ekim 2020 08:59

Trelleborg işçisi Dursun Karataş: Aynı gemideyiz diyorlar ama öyle olmuyor

Bize sabredin deniyor ama akşam çocuğuna ekmek getiremedikten sonra bu ister istemez sıkıntı yaratıyor. Çocuk sabırdan anlamaz. Hadi kendimiz sabredelim, ya çocuklarımız?

Fotoğraf: Dursun Karataş'ın arşivinden

Paylaş

Serpil İLGÜN

TÜİK’in hafta başında açıkladığı temmuz ayı istatistiklerine göre işsizlik yüzde 13.4’e, işsiz sayısı da 4 milyon 227 bine indi. Enflasyon oranlarında olduğu gibi işsizlik rakamlarının da gerçeklerden epey uzaklaştırılarak açıklanması, milyonlarca işçi emekçi nezdinde artık karşılık bulmuyor. Zaten erken seçim, ışıklar neden yanıyor, darbe meseleleri o kadar hararetli tartışılıyor ki, işsizlik, zamlar ve geçim derdi üç saat bile gündemde kalamıyor. Bu arada yoksul halka sabır telkin etmek ihmal edilmiyor. 

Cumartesi söyleşisinde bu hafta ekonomik krizi, geçim sıkıntısını, gelecek endişesini, yakalandığı Kovid-19’un etkilerini birebir yaşayan bir işçiyle, Gebze’de kurulu Trelleborg fabrikası işçilerinden Dursun Karataş’la konuştuk. Fabrikanın Petrol-İş Sendikası Baştemsilcisi olan Dursun Karataş’ın anlattıkları, işçilerin yüzde 90’ının sendikasız ve güvencesiz olduğu Türkiye’de örgütlü bir işçi olmanın, tüm eksikliklerine rağmen nasıl koruyucu olduğunu da ortaya koyuyor.

Önce sizi tanıyalım. Kaç yaşındasınız, evli misiniz, çocuklarınız var mı?

36 yaşındayım, evliyim, iki çocuğum var. Erkek çocuğum anaokuluna, kız çocuğum da ikinci sınıfa gidiyor. 

Eşiniz çalışıyor mu?

Eşim çalışmıyor, ev hanımı. 

Çalışmaya kaç yaşında başladınız, hangi işlerde çalıştınız, Trelleborg’a ne zaman girdiniz?

İşçilik hayatım 2000 yılında başladı. Restoranlarda garsonluk işi yapıyordum, 2005’te Trelleborg’a girdim. 16 yıldır Trelleborg’da çalışıyorum, 6 yıldır da işçi temsilciliği yapıyorum. 

Kaç işçi çalışıyor fabrikada?

Toplamda 254 mavi yaka çalışanımız var. Kadın işçi yok.

Yaptığınız işi ve çalışma şartlarınızı anlatabilir misiniz?

Ağır sanayi diye geçmiyor işimiz ama ağır sanayide kullanılan basınçlı hortumlar üretiyoruz. Bunlar genellikle akaryakıt sektöründe, örneğin uçak yakıt istasyonlarında, petrol kuyularında kullanılıyor. Normalde günde 23 saat, ayda 225 saat, üç vardiya çalışan bir fabrikaydık ama son 4 aydır iki vardiya sistemine döndük. Günlük 7.5 saat çalışma süremiz var. 

Koronadan dolayı mı iki vardiyaya dönüldü?

Hayır, öncesinden fabrikanın işlerinin düşük olmasından dolayı. 

Koronaya gelmeden; 2019 aralık ayında başlayan ve 44 gün süren bir grev geçirdiniz. Hangi taleplerle greve çıkmıştınız, kabul edildi mi talepleriniz? 

Enflasyon karşısında maaşlarımızın düşük olması, geçim sıkıntımızın artık üst safhalara gelmesinden kaynaklı yüzde 50 zam talebimiz olmuştu şirketten. Tabii yüzde 50 baktığınız zaman yüksek bir rakam olarak algılansa da sokağın enflasyonu karşısında bizim maaşlarımız ciddi boyutlarda erimişti. Yüzde 34’le sonuçlanan bir sözleşmemiz oldu. Bugünün şartlarında baktığınız zaman, sokağın enflasyonuna, tüketimimize, zamlara baktığımız zaman başa dönmüş bir vaziyetteyiz. Neredeyse 1 yıl olacak, o günkü şartlarda bir iki ay toparlandık diye düşündük ama zamlardan, hayat şartlarının ağırlaşmasından maaşlarımız yine erimekte. 

CEBİMİZDEKİ PARA ERİYİP GİDİYOR

Siz dolarla mı ücret alıyorsunuz?!

(Gülüyor) Keşke dolarla maaş alsak! Maalesef dolarla maaş almıyoruz ama tüketimimizi dolar üzerinden yapıyoruz. 

Doların 8 TL’ye dayanması sizin hayatınıza nasıl değiyor?

Aslında Bakan Albayrak haklı, doların yükselmesi dolarla maaş alanları sevindirir. Bunun sevincini onlar yaşasın. Çünkü doların yükselmesi karşısında sermaye güçlenmeye devam ediyor. Ama maalesef biz TL bazında maaşımıza yani bugün tüketimimize baktığımız zaman her şeyin dolara endeksli arttığını görüyoruz. Bizim TL’miz, cebimizdeki para eriyip gidiyor. Bugün evimizde herkesin kullandığı, kullanmaya mecbur olduğumuz bir yağı ele alalım. Marketlerde bir yağ 61 TL olmuş. 1.5-2 yıl öncesinde aynı yağ 18 liraydı. 61 lirayla 18 lira arasında büyük bir uçurum var. Ama bizim maaşlarımız bu kadar yükselmedi. Aldığımız yüzde 34’ün etkisi çabuk bitti. Ocakta 6 aylık enflasyon zammı alacağız ama bugün açıklanan enflasyona baktığımız zaman en fazla alacağımız yüzde 5, tüketime gelen zamlar yüzde 5 mi acaba? Kiralar aldı başını gitti. Bugün Gebze’de, en ucuz kira 1000 TL’nin altında değil. 

Kirada mısınız?

Kirada değilim ama kendi evim de yok. Şöyle; babamın 2006’da aldığı evinde oturuyoruz. 

Borcunuz var mı?

Borcum yok ama ayağımı yorganıma göre uzatmaya çalışıyorum. Kredi kartları kullanarak, ek hesaplar kullanarak ayı devirmeye çalışıyorum. 

Bu süreçte daha fazla kıstığınız veya ihtiyaç listesinden çıkardığınız kalemler oldu mu? Ya da örneğin tatile bütçe ayırabiliyor musunuz?

Valla 21 yıllık işçiyim, daha bizim rahat geçirdiğimiz günler olmadı. Yıllık izinlerimizde memleketimize gideriz, annemize babamıza destek çıkarak iznimizi bitiririz. Yani bugün yıllık iznini Antalyalarda, Marmarislerde yapan bir işçi değiliz. 

İYİ Kİ SENDİKALIYIZ

Bugün en temel endişelerden biri haline gelen koronaya karşı ‘Evde kal’ çağrıları ya da sokağa çıkma kısıtlamaları işçi sınıfını kapsamadı. Fabrikanız da çalıştı. Bu süreci nasıl geçiriyorsunuz, fabrikada yeterli önlemler alınıyor mu, koronaya yakalanan arkadaşlarınız oldu mu?

Örgütlü ve örgütsüz fabrikalarda nasıl farklar olduğunu daha iyi gördük, bugün evet sendikalı olmak gerçekten güzel bir konum. Mart ayında koronanın iyice yaygınlaşması söz konusuydu. Ben kendim mesela Nisan’ın 19’unda koronaya yakalandım. 40 arkadaşımız daha koronaya yakalandı. İzin kullandık mı kullanamadık. Şöyle yaptık, şirketimizle toplantılar yaparak hijyen konularında hazırlıklar yaptık. Ama ne kadar hazırlık yaparsak yapalım bir işçi olarak fabrikaya gidip geldikçe aileme de taşıdım virüsü. 

Ailenize de mi bulaştı?

Evet, eşim de ve beş yaşındaki erkek çocuğumda da pozitif çıktı. Bir tek kız çocuğumda olmadı. Kızım da 14 gün bizden ayrı kaldı. Eşim hastanede kaldı, ben yurtta kaldım, oğlumda da çıkınca bizi eve gönderdiler, çok ağır geçirmedik ama 14 gün karantinada kaldık. 

14 gün sonunda fabrikada çalışmaya başladınız…

Mecbursun. Bir yandan çalışmak zorundasın, bir yandan hastalıkla mücadele etmek zorundasın. Çünkü bu konuyla ilgili başlangıçta bir acemiliğimiz oldu, şirketin de bizlerin de nasıl önlemler alacağı konusunda her kafadan bir ses çıkıyordu. Sonra zamanla tecrübe kazandık. 

Korona için ne gibi önlemler alındı?

İlk başta servis arabalarımızı ayırdık, her kişiyi tek koltukta oturtarak, giriş çıkışlarda ateş ölçtürerek, dezenfektan makinelerini üretim alanlarında artırdık, molalarda sosyal mesafeyi koyabildik. Ama en büyük sıkıntıyı şurada yaşadık; üretim alanında bazı yerlerde çift kişi çalışıyor. Sosyal mesafeyi diğer alanlarda ayırdık ama üretimde ayıramadık. Yani bir yandan iyileştirmeye çalışıyoruz bir yandan da toparlayamadığımız durumlar var. Fabrikayı çalıştırmamamız lazımdı ama kazancı nereden sağlayacağız, nereden geçim sağlayacağız? O yüzden arkadaşlarımız korkarak da olsa mecburen işe devam ettiler. Şu anda biraz daha rahatız. Çünkü vardiyamız azaldı, ama üretimde aynı şekilde yan yana çalışmamız devam ediyor. 

Yeterli maske veriliyor mu?

Maskeyi ilk başta günde üç sefer dağıtıyorduk, şimdi şöyle bir karar aldık dedik ki her çalışanımıza üç tane maske dağıtacağımıza kutu veriyoruz. 15-20 gün içinde tekrar yeniliyoruz kutuları ama tabii maskesi biten arkadaşlarımıza “Neden bu kadar çok kullanıyorsun” diye bir baskı falan yok. Çok rahat bir şekilde kullanıyorlar. 

Son süreçte koronaya yakalanan oldu mu?

Şu anda vakamız yok, ama çalışan arkadaşlarımıza eğitimler verdik, işyeri hekimimizle toplantılar yaptık, sendika olarak başkanlarımız geldiler, bilgiler verdiler. Kendisini iyi hissetmeyen, gribal bir enfeksiyon geçiren bir arkadaşımız direk bir hastaneye gitsin, test yaptırsın, fabrikaya gelmesin diye bir duyuru yaptık. Yani bir işçi neden bu kadar istirahat alıyor gibi fabrikada herhangi bir mobbing uygulaması yapılmayacağını söyledik. 

Dolayısıyla örgütlü olmanın farkını korona konusunda da yaşıyorsunuz?

Evet. 

Yine de korona tehdidi altında her gün işe gidip gelmek nasıl hissettiriyor? 

Bugün baktığımız zaman evet, normal iş hayatında daha huzurlu çalışmak varken, biz şimdi tedirgin bir biçimde acaba işyerimizde bilinmeyen bir vaka var mı ya da dışarda bilinmeyen bir vaka var mı, evimize getirecek miyiz, çocuğumuza bulaştırır mıyız ya da çocuğumuz okuldan bize getirir mi?.. Bir tereddüt içindeyiz. Elimizden geldiği kadar önlem almaya çalışıyoruz ama huzurlu muyuz, değiliz. 

Çevrenizdeki örgütsüz fabrikalarda neler yaşanıyor? Gerek koronavirüs gerekse çalışma şartları açısından işçiler ne durumda, gözlemleriniz neler?

Çoğu örgütsüz fabrika puslu havalardan yararlanarak esnek çalışmaya daha fazla dönüyor. Zaten piyasaya baktığınız zaman iş sıkıntısı var. İşverenin verdiği teklifler karşısında örgütsüz fabrikalar her şeyi kabul etmek zorunda kalıyorlar, çünkü dışarda bir işsizlik var. Ne yapıyorlar? 9 saat, 10 saat çalışıyorlar işveren istediği için. Sendika zaten bu tür şeylerin olmaması için söz konusu. Şu anda kendi fabrikamızla, örgütsüz bir fabrikayı karşılaştırdığımızda uçurum var. Çalışma şartlarından tutun pandemiye karşı tedbirlere kadar her konuda. Bu nedenle iyi ki sendikalıyız, iyi ki örgütlüyüz diye düşünüyorum. 

İŞÇİ SENDİKALI OLMAK İSTİYOR AMA TEREDDÜTTE KALIYOR

Örgütsüz fabrikalarda çalışan arkadaşlarınız sendikalı olmanın korona sürecine de yansıyan faydaları için ne düşünüyor?

Çok uzağa gitmeyelim, kendi fabrikamızın Tokat’ta bir tane örgütsüz fabrikası var. Aynı işi yapıyoruz, aynı üretimi yapıyoruz ama örgütsüz bir fabrika. Evet sendikalı olmak istiyorlar ama işini kaybetme noktasında insanlarda bir tedirginlik var. Kağıt üstünde her T.C. vatandaşının sendikalı olma hakkı var, ama iş örgütlenmeye geldiği zaman “Sendikalı oldun” diye çok rahat bir şekilde işten çıkarabiliyorlar. İşçi sendikalı olmak istiyor, ama bu sorunlar nedeniyle tereddütte kalıyor. Bir de örgütlenme dediğinizde suç işlemiş gibi farklı bir pozisyonda gösteriyorlar ama ben 2005 yılından bu yana sendikalıyım, iyi ki de sendikalıyım. Ben sendikanın faydasından başka hiçbir şey görmedim. Tokat’taki fabrikadan örnek verirsek yine, biz her ay aile yardımı alırız, çocuk parası alırız, sosyal haklarımız olur. Bunlar bir işçinin olması gereken hakları ama Tokat’taki fabrikamızda bunlar yok. Hani işçiyi düşünüyorlar ya, “Aynı gemideyiz” diyorlar, ama öyle olmuyor. 

ÖRGÜTLÜ OLUNCA İNSAN OLDUĞUNU HATIRLIYORSUN

Sizin 2005’ten önce sendikalaşmaya dair bakışınız nasıldı? 2005 öncesi Dursun Karataş’la bugünkü Dursun Karataş’ın hayata bakışında, düşüncelerinde nasıl değişiklikler oldu?

Daha önce fabrika hayatım yoktu. Sendikayı nereden biliyordum? Benim çalıştığım fabrikada babam 22 yıl çalıştı. Bir işçi çocuğuyum. Yaklaşık 1 yıl beraber çalıştık, ondan sonra emekli oldu babam. Ben sendikayı, sendikanın ne demek olduğunu bu fabrikada öğrendim. Bunu da gururla söyleyeceğim, Petrol-İş Sendikamızda bunu yaşayarak öğrendim. Gerçekten işçisini savunan, işçinin hakkı için belli bir çizgisinden şaşmayan, demokratik bir sendikanın işçisi olduğum için mutluyum. Kendi çocuklarıma da etrafıma da bunu gururla anlatıyorum. Temsilciliği de çok severek yapıyorum. Sendikaya sadece ücret olarak bakmamak lazım. Sendika bizim geleceğimiz. En azından bir işçi olduğunu anlıyorsun. Sermaye karşısında seni mobbingden, tehditlerden kurtarıyor, her şey para değildir. Tabii ki para önemli ama içerideki huzurun da önemli. İnsan olduğunu hatırlıyorsun, o kadar söyleyeyim. 

GREV YASAKLANACAKSA TİS’İN NE ANLAMI VAR?

Mersin'de sendikanız Petrol-İş’in örgütlü olduğu Şişecam’a bağlı soda, tuz ve krom fabrikalarında alınan grev kararı ‘Milli güvenliği tehdit ettiği ve halk sağlığını bozucu olduğu’ gerekçesiyle yasaklandı. Sıklaşan grev yasaklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuyla ilgili hatırlarsanız Cumhurbaşkanının bir konuşması olmuştu, patronlara “Grevleri de yasaklıyoruz, daha ne istiyorsunuz” demişti. Bugün işçi sınıfına baktığımızda, insanlar geçinemez hale geldiği zaman, işte asıl güvenlik sorunu bu. Bir işçinin grevinin engellenmesi kime kazanç verir? Sermayeden başka hiç kimseye kazanç vermez. Grev işçinin anayasal hakkıdır. Grevler yasak olduğunda işçiler nasıl hak talep edecekler, hayat karşısında nasıl geçinecekler, öyleyse TİS’in ne anlamı var? Bunu düşünmekteyim. 

KIDEM TAZMİNATINI KAYBETMEMEK İÇİN DİRENİŞE HAZIRIZ

Fabrika içinde korona dışında en çok neler konuşuluyor? Örneğin kıdem tazminatının tasfiyesi meselesine işçiler nasıl yaklaşıyor?

İşçi sınıfının son kalesi diyoruz kıdem tazminatına. Başka da bir hakkımız kalmadı. Yasalar sürekli işçilerin aleyhine çıkarılıyor. Kıdem tazminatı çocuğumuzun geleceği, başka bir geleceğimiz zaten yok. Bugün almış olduğumuz maaştan çocuklarımız için kenara ayırdığımız bir para yok. Çocuklarımız için, kendimiz için en azından bir ev alabilmek, insan gibi yaşayabilmek, yani tazminatımız bizim olmazsa olmazımız. Sendikalı ya da sendikasız diye düşünmemek lazım, sadece sendikalı olan yerlerde tazminat hakkını kullanabildiğimiz belli. Onu da kaybetmemek için biz direnişe hazırız. Bu konuda biz en son, işyeri sendika temsilcileri olarak tüm çalışanlarımıza bildiriler dağıttık, afişler astık, açıklamalar yaptık ve sokaklarda sendikasız olan işçilere de bildiriler dağıttık. Konfederasyonların ve sendikaların da kesinlikle birlikte hareket etmeleri lazım, çünkü ortak sıkıntımız, ortak sorunumuz.

KUYUMCU KADAR VERGİ VERİYORUZ 

Kıdem tazminatı dışında, molalarda, üretim başında en çok yakınılan sorunlar neler?

Vergi en büyük sıkıntılarımızdan bir tanesi. Brüt maaş üzerinden vergi dilimi belirlenmesi aldığımız ücretleri eritiyor. Ben kendimden örnek vereyim; 16 yıllık işçi olarak aldığım ücret asgari ücret seviyelerine geriliyor yılın sonunda. Bugün bir kuyumcu kadar vergi veriyoruz ama bir kuyumcu kadar kazanamıyoruz.

İŞÇİ SINIFININ İŞİ GERÇEKTEN ZOR!

Açıklanan ekonomik programlar, erken seçim tartışmaları, dış siyasette izlenen politika, kurulan yeni partiler… Bunlar sohbetlerde ne kadar yer tutuyor ve nasıl tartışılıyor?

Çalışanlarımız pandemi döneminde hiç bunları düşünecek durumda olmuyor. Evet televizyonlardan izliyoruz erken seçim, işte dış politikadaki sıkıntılar… Ama insanlar artık hastalık dışında şu an bir şey düşünemiyor. Tuhaf bir hal olduk. Ne yapacağımızı şaşırdık. Hastalığı mı düşüneceğiz, geçimi mi düşüneceğiz, yoksa işsizlik korkusunu mu düşüneceğiz? Çünkü üç vardiya çalışan fabrika iki vardiyaya düştü, ister istemez, acaba kimi çıkartacaklar, acaba işlerimiz daha düşecek mi? Şu an insanların kafası bu tür konularla çok yoğun. Düşünün, bu yoğunlukta bir arkadaşımız tezgâh başında üretim yapmaya çalışıyor. Kaza riski an meselesi. Çok zor bir dönemden geçiyoruz, bir de hayat şartları… İşçi sınıfının işi gerçekten zor.

Peki, işçi ve emekçileri bu şartlara, gelecek endişesine sevk eden AKP ve Erdoğan eleştirilerin öznesi olmuyor mu? Anketlere göre AKP ve Erdoğan’ın oyu eriyor. Fabrikada veya çevrenizde bunun karşılığını görebiliyor musunuz? Veya muhalefet eleştiriliyor mu?

Şöyle, bizim fabrikamızda tabii ki AKP’yi savunan arkadaşlarımız da var. Ama bizim işyeri temsilcileri olarak unutmamamız gereken şey işçi sınıfı olduğumuz. Bugün evet partiler önemli mi, önemlidir ama bizim en büyük partimiz işçi sınıfı. “İşçinin yanında kim duruyorsa biz onun tarafında yer almalıyız” diye her zaman konuşuyoruz. Tabii bugün baktığımız zaman ayrıştırma da çok oluyor, sen sağ partisin, sen sol partisin, bu bir huzursuzluk da yaratıyor. Bir işçi temsilcisi olarak siyasetin yapılmasını doğru bulmuyoruz fabrikalarda, çünkü yanlış anlayanlar oluyor. Adam diyor ki “Sen benim partime nasıl yorum yaparsın?” Kendi aralarında tartışma olduğu zaman, bu da işten çıkarmaya kadar gidiyor. Biz işçiyiz, bir işçi gibi düşünmek zorundayız, bu şekilde fazla derine dalmadan sohbetlerimiz oluyor tabi.

Diğer yandan çevrede de görüyoruz, AKP’ye tepkiler arttı, çünkü insanların geçim sıkıntısı çoğaldı. Bugün baktığımız zaman kazandığı ücretin geçimi karşılamamasından dolayı tepkiler var, bir de vergi dilimlerinin artması, işçi sınıfının yanında olmaması, özelleştirmeler, bugün sermayenin günden güne güçlenmesi… Tabii ki tepkiler geliyor mu, geliyor. Bu şekilde yorumlar da oluyor mu fabrikamızda, oluyor ama tutup da “Sen tekrar AKP’ye oy verir misin?” diye bu tip davranışlara girmek istemiyoruz açıkçası.

HADİ BİZ EDELİM DE ÇOCUK SABIRDAN ANLAMIYOR

Erdoğan’ın yoksullara sabır telkin etmesine sizin tepkiniz ne oldu?

Belki şu amaçla söylemiş olabilir, azdan razı olun, tok gözlü olun gibi bir örnekleme yapmış olabilir. Ama tamam da bugün baktığımızda geçimsizliklerin, boşanmaların en büyük kaynağı geçinememektir. Akşam çocuğuna ekmek getiremedikten sonra bu ister istemez sıkıntı yaratıyor. Çocuk anlamıyor ki, çocuğa cebinde para olmadığını ya da az olduğunu anlatamıyorsun ki! Çocuk sabırdan anlamaz. Hadi kendimiz sabredelim, ya çocuklarımız?

ÇOCUKLARI OKULA MECBUREN GÖNDERİYORUZ

Çocuklarınızı okula gönderiyor musunuz?

Mecbur gönderiyorsunuz. Endişelerin, hastalık riskinin altında kalıyor muyuz, kalıyoruz ama eğitimden geri kalmasınlar diye şu anda ikisini de okula gönderiyoruz.

Tablet, yeterli internet var mı? MEB geçtiğimiz hafta tablet dağıtımına başlandığını söylemişti, siz ulaşabildiniz mi?

Hayır, şu anda tablet falan herhangi bir şey yok. Kendi imkanlarımızla, bir tane ortak tabletleri var, onunla ders görmeye çalışıyorlar.

KENDİMİZİ GÖZDEN GEÇİRMEMİZ LAZIM

Size göre yaşadığımız bu derin sorunlar, sıkıntılar nasıl hafifler? Ne yapılırsa daha ferahlarız?

Üretimle. Bugün baktığımız zaman hep özel sektör, hep yabancı şirketler. Bu kontrol bizde olmadığı sürece nasıl düzelecek? Bugün şeker fabrikalarımız, SEKA fabrikalarımıza baktığımız zaman ne oluyor, hep özelleşiyor. Devlet kurumları hep özelleşiyor. Hayvancılık, tarım bitmiş. Biraz kendimizi gözden geçirmemiz lazım bence. Üretim, ama kontrol altına aldığımız bir üretim. Bugün baktığınız zaman, sermaye güçleniyor. Hep dışa bağımlı olduk. Bunu düzeltmeden nasıl düzeleceğiz?

Bir de şu var, ‘88 yılından beri Kocaeli’ndeyim, daha bir milletvekilini görüp de iki dakika sohbet etmişliğim yok. 550 milletvekilini ne yaptık, 600’e çıkardık, acaba şimdi sıkıntılarımız daha mı azaldı? Bir de şu şekilde bakmak lazım. Bu kararları kim alıyor, milletvekillerimiz alıyor. Bugün milletvekillerimize baktığımızda yüzde 80’i ya işveren vekili ya da işveren. Onlar şimdi tutup da işçinin emekçinin faydasına kararlar alırlar mı acaba, bunu da bir sorgulamak lazım diye düşünüyorum.

 

Reklam
Reklamsız Evrensel için abone ol
ÖNCEKİ HABER

Başsavcılık Kadir Şeker'e verilen hapis cezasına itiraz etti

SONRAKİ HABER

İstanbul’a sağanak geliyor, sıcaklık düşüyor (16 Ekim 2020)

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa