18 Mart 2020 15:14

Sorunun kaynağı sınırlarda bekleyenler mi?

Dünyanın birçok noktasına göç eden mülteciler için Türkiye nasıl bir durak oldu ve bu süreçte mülteciler neler yaşadılar?

Fotoğraf: AA

Paylaş

Metin Berk SÜER

İTÜ

3.587.266... 9 yıl sonunda Türkiye’ye gelen Suriyeli mülteci sayısı. AKP’nin ve uluslararası güçlerin ortaya koyduğu politikalar sonucunda Suriye’de barışın tahsis edilmesi ve Suriye halklarının kendi geleceklerine karar verebilecekleri bir gelecek şu an için pek olası bir gerçeklik değil. Çünkü Suriye üzerinde süren iktidar savaşından yararlanan ve masada yer alabilme kaygısını günden güne artıran ülkeler için halkların yaşadıkları değil masada paylaşılanlar önemli durumda. Bu durum da bizleri büyük bir açmazla karşı karşıya bırakıyor. Ülkelerinden zorla ayrılmak durumunda kalmış insanların hedefe konduğu bir ortamda; o insanların ülkelerine dönebilmeleri adına ilk önce ülkelerini yeniden yaşanabilir güvenlikte bulmaları gerekir. Süren savaş ise bir yandan mülteci sayısını daha da artırırken; mültecilerin memleketlerine dönmelerini de imkânsız hale getiriyor. Bu durumda tüm mültecilerin evlerine sağ salim dönebilmeleri için Suriye’de kalıcı bir barışın tahsis edilmesi ve emperyalist paylaşıma acilen son verilmesi gerekmektedir. Peki Türkiye’de bulunan Suriyeli mülteciler 9 senedir süren ve kimsenin son vermeyi düşünmediği bu savaşta evlerine dönmeyip de Türkiye’de ne yapıyorlar, nasıl bir tartışmanın veya nasıl bir politik atmosferin öznesi durumundalar?

İKİ EKSENDE MÜLTECİLER

Mültecilerin Türkiye’ye ayak bastıkları günden bugüne kadar yaşadıkları süreci iki ana eksende incelemek hepimiz açısından çok daha açıcı olacaktır. Bu süreçlerin ilki dış politika, ikincisi ise iç politika. Suriyeli mülteciler aynı zamanda hem iç politikanın hem de dış politikanın doğrudan bir öznesi durumundalar. Herhalde Türkiye’de son yıllarda yaşanan önemli dış politika gelişmeleri saymak istesek ilk sıralara Suriye’ye yapılan askeri harekatlar ve Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya geçişleri konularını rahatlıkla koyabiliriz. Yapılan askeri harekatlarla Suriye topraklarına devamlı olarak bir müdahalede bulunulurken; Avrupa’ya geçmek isteyen binlerce mültecinin de botlarda ve ülke sınırlarında can verdiği bir süreçti bu. Bu tablonun bize getirdiği son noktada iki taraf oluştu. Birincisi Suriyeli mülteci dalgasını kaldıramayacağını düşünen AB ülkeleri, ikincisi ise Türkiye. Bu iki taraf arasında imzalanan anlaşmaya göre de Türkiye AB’den alacağı belirli bir miktar yardım ile birlikte Suriyelilere tüm sınırları kapatma ve Avrupa’ya geçirmeme garantisi tanıdı. Kısa süre içerisinde Türkiye ve AKP’nin yaptığı itirazlarla birlikte bu anlaşma bir açmaz halini aldı ve Türkiye belirtilen rakamın ödenmediğini öne sürerek AB ülkelerini tehdit etmeye başladı. Bu tehdidin ana öznesini ise mülteciler oluşturdu. AKP her fırsatta mültecileri sınırlara dayandırma ve Avrupa’ya göz korkusu aşılama yolu ve siyaseti ile birlikte Avrupa’yı insan hayatı üzerinden tehdit eder bir konuma gelerek mültecilerin hayatlarını sadece kumar masasında bir koz olarak kullandı, kullanmaya da devam ediyor. Her seferinde sınırları açmakla tehdit ettiği Avrupa’ya ciddi bir yaptırımda bulunamayan dış politikadaki başarısızlığın her seferinde sineye çekilmesinin ise sadece bir sebebi vardı. Öyle ki senelerdir verdiği sözleri tutmuyor denen AB’ye karşı sınırlar ilk kez İdlib saldırısından sonra dolaylı olarak açılmış fakat AKP bu politik hamleyle istediği karşılığı bulamamıştı. Aksine daha önceki kumar oyunlarına artık alışmış olan ve kendilerine geçiş yolu değil sadece yorgunluk getirecek bu süreci yaşamak istemeyen Suriyeli mültecileri bu sefer Edirne’ye gitmemişlerdir bile. Sineye çekilme sebebi ise başta bahsettiğimiz ikinci eksen olan iç politika ekseninden başka bir şey değildi.

UCUZ EMEĞİN ADRESİ...

Suriyeli mülteciler ile iç politikayı aynı cümlede kullansak eminiz birçok gündem oluşabilir. Fakat mültecilerin iç politika açısından durdukları zemin doğrudan ve en çok ülkedeki iş piyasaları ile ilgili. Ülkeye geldikleri günden bugüne mültecilerin üzerinde artan milliyetçi ve şovenist baskıların ana sebebi de bu iş piyasalarıydı. Öyle ki vatandaşlar Suriyelileri “işimizi elimizden alıyorlar” diyerek linç etmeye, işten çıkarmaya veya zorla iç göçe dahi zorluyorlardı. Sahiden doğru muydu bu durum, Suriyeli mülteciler vatandaşların işlerini mi elinden alıyorlardı ve eğer öyleyse bu işleri kim veriyordu asıl onlara?

AKP’nin Suriyeli mültecileri ülke sınırlarının içerisinde tutma taahhüdünü verebilmesinin ve Suriyeli mültecilerin emeğinden vazgeçmek istememesinin birincil nedeni mültecileri iç pazar için ucuz ve güvencesiz emek gücü olarak görmesi ve buna mültecileri razı etmesi durumu yatıyor. Türk-İş ve DİSK’in yaptığı mülteci araştırmalarına göre mültecilerin en çok çalıştığı sektörler vasıfsız işler, tekstil, inşaat ve zanaat. Çalıştıkları tüm işler sonucunda mültecilerin aldıkları en yüksek maaş ise sadece 1300 lira ile sınırlı durumda. Geriye kalan maaşlar hesaba katıldığında ortalama 750-1000 lira arası bir rakam ile mülteciler iç pazarda asgari ücretin yarısı veya üçte birine çok rahatlıkla istihdam edilebiliyor. Bu durum da özellikle yerel işgücü yerine sermaye sahiplerinin Suriyeli iş gücünü tercih ederek kendilerinin çok daha avantajlı olduğu bir emek piyasası yaratılmasını sağlıyor. Savaş sebebiyle ellerinde avuçlarında ne varsa ülkelerinde bırakarak gelen ve Türkiye’de yeni bir yaşamı inşa etmek zorunda olan mültecilerin sadece karınlarını doyurmak için düşük ücretlere razı olmaları durumu patronların piyasada kendi karlarını garanti altına almasına maksimize etmesine ön ayak olmaktadır. Ayrıca çalıştıkları iş kollarında daha yüksek ücret, sosyal hak talep eden işçileri de Suriyeli işgücü ile tehdit ederek kolaylıkla işçileri, çalışanları baskı altına alan ve düşük koşullarda çalışmaya mecbur bırakan bir süreç mültecilerin ülke piyasasına dahil olduğundan bugüne egemen hale gelmiştir.

Bununla birlikte iç pazarda Suriyeli mülteci emeğini ülke piyasasına bu denli yaygın olarak kullanılmasının önemli bir nedeni de çalışabilir mülteci nüfusundan sadece 31.185 kişinin çalışma izni olması durumu. Yani Türkiye’de çalışmakta olan mültecilerin neredeyse %90’ı kayıt dışı koşullarda çalışıyor. Bunun en büyük nedeni Türkiye’nin Batı’dan gelen mültecilere göçmen hakkı verirken Doğu’dan gelen mülteciler için böyle bir düzenleme yapmıyor oluşudur. Bugün Suriyeli ve diğer mülteci gruplarının çoğunluğu geçici göçmen yasası ile aslında herhangi bir koruma ve hayata entegre prosedürü içermeyen sadece gelenleri takip etmek adına çıkartılan bir yasa ile yaşamlarına devam etmektedirler. Bu yasa dolayısıyla da sigortalı, vatandaşlık haklarından yararlanabildikleri bir çalışma ve yaşam ortamı yaratmak mülteciler için devlet tarafından imkansız hale getirilmiş durumda bulunuyor.

KAYITDIŞI ÇALIŞMA ZİRVEDE

Son dönemde CHP’nin hazırlamış olduğu rapora göre ülkede en az 1 milyon Suriyeli mülteci kayıt dışı olarak istihdam ediliyor. Kayıt dışı istihdamın en tipik özelliği hiçbir sigorta, maaş, sosyal hak güvencesi olmaksızın iş istihdamına dayanırken Türkiye emek piyasasının %32,5’u bu koşullara dayanıyor. Bu yüzdenin de günümüzde neredeyse tümünü mülteciler oluşturuyor. Ayrıca kadınlarda kayıt dışı istihdam oranı %41,3’lere kadar dayanırken Suriyeli mülteci kadınlarda gündelik işler veya atölyelerde yine aynı koşullarda emek piyasasına katılıyorlar. Bundan dolayı Türkiye’de kayıt dışı istihdam oranı Suriyeli mülteci göçü yaşandığından bu yana artan bir eğride seyrediyor. O zaman burada durup bir soruyu kendimize sormamız gerekiyor. İşimizi elimizden alıyor denilen mülteciler haricinde Türkiye’de zaten sermaye sahiplerinin her türlü ek girdiden kaçındıkları ve bolca kullandıkları bir kayıt dışı istihdam piyasası vardı. Suriyeli mülteciler her türlü mülkiyet sahipliğinden yoksun bir şekilde Türkiye’ye göç ederek bu piyasanın genişlemesi için gerekli ucuz ve güvencesiz iş gücü formunu üstlenmiş oldular. Fakat burada bu rolü üstlenmeye iten süreçte mültecilerin isteyerek değil temel ihtiyaçları için böyle bir role razı olduklarını açıkça görebilsek de sermaye sahipleri piyasanın bu güvenli limanını bilerek ve isteyerek büyüten konumdalar. O halde Türkiye’ye gelen bir mülteci herhangi birinin işini elinden almıyor, aksine sermaye sahipleri dezavantajlı grupların ucuz emeğini kullanarak buradan hareketle kayıt dışı istihdamı da artırarak karlarına kar katıyor. Bu açıdan bakıldığında AKP Hükümeti ve ülkede büyük çoğunlukla onun temsil ettiği sermaye kuvvetleri Suriyeli mülteci sorununu kendileri için bir avantaj konumuna getirmiş ve neredeyse önemli 4 emek piyasasını da bu düzene tabi kılmış durumdalar. Hal böyle olunca mültecileri göndermek gibi bir durum söz konusu olduğunda hele ki ekonomik kriz koşullarında AKP en büyük taşını oynayamıyor, çünkü ülke içerisinde Suriyeli mültecilerin toptan sınırlara taşındığı veya geçiş serbestisi verildiği bir durumda ülke içindeki emek piyasası ciddi anlamda patronların aleyhine bir dönüşüm veya belirsizlik yaşayabilir. Bundan dolayı bugün hem işçileri ve emekçileri birbiri üzerine düşmanlaştırma hem de ucuz emeği kullanmak açısından Suriyeli mülteciler iç politikada AKP’nin en büyük dayanaklarından birisi halini almış durumda.

AVRUPA UCUZ EMEĞİ İSTEMİYOR MU?

Bu durumda da aklımıza şöyle bir soru gelmesi muhtemel, madem bu kadar ucuz bir işgücü potansiyeli olarak mülteciler Avrupa’ya geçmek istiyorsa Avrupa ülkeleri neden bu durumu kullanmak istemiyor? Bu sorunun cevabını da iki şekilde verebiliriz. Birincisi çok daha önce başlamış sınıf mücadeleci ile oluşmuş emek piyasalarında halen işçi sınıfının haklarının gelişmiş olduğu Avrupa’da olası bir göç dalgası ile gelecek işgücünün Türkiye gibi kayıt dışılık üzerinden piyasaya sürülemeyecek olması durumu. İkincisi ise Avrupa’nın gelen mültecileri kabul etme durumunun bir ölçüde halen kalifiye işleri kapsaması ve oradan Suriyeli beyin göçü üzerinden emek gücünü farklı bir iş ve piyasaya yönlendirmek istemesi durumundan kaynaklı. Bu iki nedenden dolayı Avrupa ülkeleri mültecilerin ülkeye girişini denetleme, güvenliği sağlama gibi olaylar ikinci planda olmakla birlikte asıl olarak emek piyasasında ve kentlerde rahatça yer edinemeyecek bir iş gücünü kabul etmek yerine belirli bir yerde hapsetmek istiyorlar. Seçici geçirgen yapıları ile birlikte de kendilerinin gelişme hedefi ile doğrultulu iş tanımlarına kalifiye mülteci emeğini entegre etmeye çalışıyorlar.

 

www.turkis.org.tr/dosya/roGZ2loYp23o.pdf

disk.org.tr/2018/04/kayitdisi-patladi-disk-ar-issizlik-raporu-nisan-2018/

tr.euronews.com/2019/08/05/chp-raporu-1-milyon-suriyeli-kayit-disi-calisiyor-200-bini-cocuk

www.sgk.gov.tr/wps/portal/sgk/tr/calisan/kayitdisi_istihdam/kayitdisi_istihdam_oranlari/kayitdisi_istihdam_orani

www.genel-is.org.tr/multeciler-ve-calisma-hayati,2,19627#.XmwFPqgzZPY

www.unhcr.org/tr/unhcr-turkiye-istatistikleri

 

NASIL BİR ÇÖZÜM İSTEMELİYİZ?

Bugün Türkiye’de yaşanan ve mültecilere karşın günden güne artmakta olan milliyetçi baskıların nedenleri Suriyeli ve diğer mültecilerin toplumun bir bireyi olarak görülmesi yerine sermaye sahiplerinin piyangodan çıkmış ucuz bir emek olarak mültecileri kullanmak istemesidir. Mültecileri ve onların ucuz emeklerini çocuk, kadın, erkek demeden bilerek ve isteyerek ülkedeki ekonomik koşulları kendi adlarına olumlu duruma getirmek, maaşları düşük tutmak, işçilerin en ufak hak taleplerinde “işe Suriyeli alırım görürsün” diye tehdit ederek işçiler arasında yalıtılmış, birbirine düşmanlaştırılmış bir alan açılmaktadır. Bugün ülkede yaşanan emek sömürüsü ve mülteci sorununun birbirini destekleyerek yarattığı olumsuz etkiyi aşmak için ülke içerisinde eşit şartlarda, eşit haklarla insancıl bir yaşamı talep etmek gereklidir. Yaşanan sorunların ve ülkede mülteciler üzerinden sürdürülen ötekileştirici tartışmaların sona ermesi için başta Suriye’de yaşanan iç savaşın acilen bitirilmesi, tüm işgalci güçlerin bölgeden çekilmesi ve Suriye halkının kendi ortak kaderine karar vermesi talepleri ön plana çıkmaktadır. Suriye’de yaşanan savaş sona ererse zorunlu göç ile Türkiye ve başka ülkelere gelmek durumunda kalmış olan ve geriye dönmek isteyen vatandaşlar güven içinde ülkelerine dönebileceklerdir. Fakat burada üzerinden atlanmaması gereken önemli ve acil bir nokta daha vardır. O da savaşın sona ermesinin önündeki engellerin ve emperyalist müdahalelerin hemen biteceğini varsayarak her şeyi yarına bırakmadan bugün “Suriyeli ve diğer mülteci grupları Türkiye’de nasıl bir arada yaşayabilirler?” sorusunun cevabını vermektir. Bugün sömürünün ve kötü hayat koşullarına itilen mültecilerin hem emek sömürüsü sorununu hem de hayata adapte olma konusundaki sorunlarını aşabilmeleri için öncelikle tüm mültecilere geçici göçmenlikten ziyade tam göçmenlik statüsü tanınmalıdır. Sonrasında ise bugün patronlar için katma değer ürettikleri ama hiçbir vatandaşlık hakkından yararlanamadıkları durumun değişmesi açısından mültecileri eşit vatandaşlık hakkı tanınmalıdır. Bu durum başta belki de Türkiye’de birçok grubun dile getirmekten veya çözüm olarak sunmaktan çekindiği bir duruma işaret etse de zorunlu göçle ülkeye giriş yapmış, yaşadıkları sorunları daha da derinleştiren bir emek sömürüsünün ve milliyetçi baskının odağına konmuş insanların ortak geleceğinin aslında Türkiye halkları ile birlikte yegane çözümüdür. Suriyeli ve diğer mülteci gruplarının insanlık dışı yaşam ve çalışma koşullarına mahkum edenlerin her gün kullandıkları ve vatandaş olmadıkları için hem hedef gösterip hem de katmerli bir şekilde sömürdüğü mülteciler için verilecek olan vatandaşlık Türkiye’de işçilere, emekçilere, öğrencilere, kadınlara, çocuklara bir dezavantaj değil aksine sömürüsüz, eşit ve özgür bir geleceği halkın bütün kesimleri ile kurabileceğimiz bir zemin tesis edecektir. Önemli olan bugünden sorunları ve çelişkileri derinleştiren ve bunun politik hamiliğini yapan sermaye sahiplerinin karşısına sınıf tavrıyla bütünleşmiş tüm ezilenlerin, emekçilerin mücadele zeminini ortaklaştıracak bu adımı atmaktır.

Reklam
Reklamsız Evrensel için abone ol
ÖNCEKİ HABER

Eskisi gibi üretim yapılırsa koronavirüs salgını engellenemez

SONRAKİ HABER

Yaşam hepimizin

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...