20 Ocak 2020 15:50

Tencerede et gaynamıyor bizim

Turan Kara, Bursa'da düzenlenen metal işçilerinin mitingine ilişkin izlenimlerini yazdı.

Fotoğraf: Uğur Ökdemir/Evrensel

Paylaş

Turan KARA

Aliağa Organizede örgütlü oldukları işyerlerinden işçileri Bergama’ya kadar toplayarak giden servis sabah 7’de kalkıyor. Demir çelik işçilerini alacak 6 servis fabrikalardan kalkıyor, vardiya çıkışında alıp gidecek. Görevliler İzmir’den 40 civarı servis kalktığını söylüyor. İçlerinde BMC, CMS, Ege Fren işçileri var.

Servis şoförümüzün muavini 8. sınıfa giden Arda. Çalışkan bir çocuk, sabah 7’de geldiği otobüste hiç bir şeye bana ne demiyor. Karne tatilinde işi öğretmek için getirmiş şoförümüz. “Yeğenim. Şimdiden öğrensin bazı şeyleri” diyor. Teşekkür aldığını öğreniyorum karnede, “Bravo tebrik ederim” diyorum O'na. Şoför “Ne bravosu niye takdir almadın diye sor” diyor. “Onu da alır çalışkan çocuk” diyorum. Şımarmak bir lüks sanki! Arda sessiz bir çocuk, arada amcasıyla müzik tartışması dışında da uyumlu.

Mitinge yetişebilmek için yeni otoyolu kullanmanın faydalı olacağını planlamış görevliler. İzmir-İstanbul yeni otoyolunu kullacağız bu vesile ile. Savaştepe civarında bir istasyonda bütün otobüsler toplanıyor. Servis şoförlerinden birisi biraz problem yaşatıyor, başına buyruk çalıştığını yönünde söyleniyor görevliler. Biraz gecikme yaşayacağız.

"Bu servis şoförü 92’de emekli olmuş, 38 yaşında falan. O günden bu yana servis şoförlüğü yapıyor. 2 ayı kaldı” diyor görevli, sükunetini hiç bozmuyor.

“Ne için 2 ay? Tekrar mı emekli olacak?”

“Trafik, bir yaştan sonra servis şoförlüğü yapmasına izin vermiyor, 65 galiba, ona 2 ay kaldı” diyor görevli arkadaş.

****

5 otobüs dolusu işçi benzinlikte beklerken bir otomobil yaklaşıyor. İşçiler bir süre arkasından izliyor. Bir tanesi gözünü hiç ayırmıyor, uzun uzun bakıyor.

“Nazar edeceksin o kadar baktın ki” gülüyorum.

“Yok abi ya, bakıyorum adam doldur doldur diyor pompacıya, iki deposu var galiba.”

“Bu otoyol bu arabalar için, hatta sıradan bile sayılabilir bu, ben pek anlamam otomobillerden.”

“Adam 10 dakikadır burda, benzin alıyor, markete gitti, istop etmedi. Hiç yakmıyor sanki? Bizimki 50 kuruş yakıyor diye beklerken durduruyoruz.”

“Araban var mı?”

“30 bin liralık bir arabamız var. Araba diyoruz işte biz de. Bu araba en az 1 milyon.” Konuşurken bile önümüzde duran siyah, pırıl pırıl parlayan mercedes E220’den gözünü ayırmıyor. İlerde bir başka araçtan, Jeep bu. Bir şoför çıkıp koşarak markete giriyor.

“Şuna bak kendi bile sürmüyor, şoförü sürüyor.”

Araçlara biniyoruz, kumanyalar dağıtılıyor saat 10 civarı. Soğuk sandiviç, meyve suyu, kek. Acıkmışız ki, afiyetle yiyoruz, havada soğuk kırılmış, yağmur yağmayacak güneşli bir gün diyoruz, hiç kar yok yolda. Arkadan birisi arkadaşına sesleniyor;

“Söylesene lan kim yaptı bu yolu, yola bak.”

“Kim yaptıysa bizim vergilerle yaptı, sen ona bak” diyor. Konuşma uzamıyor. Yol üzerine servis şoförünün de bir çift lafı var;

“Böyle bir yol yapmışlar şu rampaya bakar mısın? Madem dağları falan yıktın ortasından geçtin, kaz biraz daha düz olsun, tünel yap, rampanın ne işi var otobanda?”

Yeni otoyolun lüks araçlar için olduğu belli, sadece paralı olmasından değil, hız sınırı, radar, trafik yok, saatte 250 KM hızla yanımızdan geçen araçlar var.

“Bir çeşit yarış pisti gibi olmuş” diyorum. Habaş'tan birisi “Bizim patron da uçak helikopter kullanmayacakmış, arabayla gelecekmiş artık” diyor. Habaş'ın sahibi sayısı 300’ü aşan Lamborghini, Ferrari, Maserati gibi sayılı üretilen araçlardan oluşan bir koleksiyon ile meşhur. Fabrikadaki ambulans neredeyse hurda olduğu için bir işçi ölmüştü, o zaman öğrenmiştim.

“Onlar artık çaresiz değiller, o araçları rahatça kullanabilecekleri bir yolları var” diyorum.

***

Bursa’ya geldiğimizde 12.30’du. Güneşli bir günde erimiş bir şekerin etrafındaki karınca katarı gibi ilerleyen diğer işçilerin peşine takılıyoruz aceleyle. Meydana nereden gidileceğini merak etmiyor kimse, akıntıya bırakılan bir kağıt gemi gibi gideceğimiz yere götürüyor insanlar. FSM bulvarı denen 100 metre genişliğindeki yol trafiğe kapanmış, dağınık, yetişme telaşında, geniş bulvar dolusu insan kalabalığı var. İlerlerken birden bire herkes duruyor, mitingi başlatan İstiklal Marşı sesi duyuluyor. Marş bittikten sonra biraz daha acele ediyoruz. Alandayız, görevlilerimiz çevremizde kimsenin böyle bir kaygısı olmadığı halde kortej yapıp düzenli gitmeye uğraşıyor. Kortej 20-30 adım sürüyor dağılıyor. İDÇ işçileri pankartını açıp 100 metre ilerliyor, “direne direne kazanacağız” diyorlar. Ege Çelik işçileri toplu resim çektirmek için pankart açıyorlar. Geri kalan zamanda Bursa’nın misafiri gibiyiz. Ev sahiplerini arıyor gözlerim, Renault, TOFAŞ işçilerini. Kendilerini belli edecek, büyük kitlede ayırt edilebilecek türde bir yanları yok ya da ben bulamıyorum. Kimse ayrı ayrı kortejler, gruplar halinde değil, yekpare bir kalabalık.

Miting alanına yaklaştığımızda Türk-İş Başkanı Ergun Atalay'ın konuşması duyulur hale geliyor. Konuşmanın başını kaçırdık. Atalay Meydanı tıka basa dolduran işçilere sayıları yüksek olan mültecilerden bahsediyor. “100 işçinin 95’i mülteci işçi olmus. Üstelik asgari ücretin bile altında ücret veriyor patronlar. Namuslu işverenlere yazık oluyor. Onların üstünde mülteci çalıştıranlara göre çok fazla işçilik maliyeti var.”

Meydanı dolduran büyük kalabalık yuhalıyor, homurdanma oluyor. Atalay niyetini aşan bir laf ettiğini mi fark ediyor yoksa sakinleştirmek mi istiyor bilinmez “Onlar da sömürülüyor, hakkını alamıyor” dedikten sonra meydandaki işçilerin “yuh” sesleri kesiliyor. “Sayın bakanımıza da söyledik, kayıt dışı engellensin diyerek, kendi sorumluluğu olmadığını söyledi, bize bu durumun” diyor.

Mülteciler hakkında böylesi her hangi bir insanı eleştiren yoksun, soğukkanlı ve duyarsız görünümü rahatsız ediyor. Haziran ayında fabrika yangınında ölen işçilerden ikisinin battaniyeye sarılı halde baba oğul olup olmadığı hala belli olmadı oysa.

Atalay en çok eleştirilen asgari ücret tartışmasına açıklama yapıyor, o sırada bizler meydanda yer bulmaya çabalıyoruz. Miting alanını belirleyen bariyerler insanların arasında kalmış, her yer dolu, kıyıdan bakıyoruz. Ergun Atalay “Asgari ücret artışı çok olunca devlet verdi, az olunca sendika alamadı diyorlar. Bize haksızlık yapılıyor. Başkanlarla konuşacağız bu meseleyi, masada işçi tarafının sayısı az, bi daha da girip girmemeyi tartışacağız. İşte genel sekreterimiz biraz sonra o konuşacak, bu konuda hepimiz sorumluyuz” diyor. Konuşması bitiyor, iyi ki de sonuna denk gelmişiz. 90'lı yıllarda olsa bırakın, böyle rahat rahat konuşmayı, patronlar arasında haksız rekabeti savunmayı, alana çıkma cesareti olur muydu acaba? O sırada içimizden bir işçi “1 milyon 400 bin işçi var diyordu ya görüşmenin başında, sokağa yığarım diyordu ya? Az mıymış işçi sayısı?” diyor. "Öyle diyor, bi daha da gitmem oraya diyor” diyorum.

Pevrul Kavlak çıkıyor sahneye, platform gerçek bir sahneye dönüşüyor, meydanda dumanlar, sisler, maçlarda holiganların kullandığı tarzda, ortalığı kaplıyor. Türk Metal Genel Başkanı Pevrul Kavlak televizyonlardan görmeye alıştığımız siyasetçiler gibi boynunda Bursaspor boyun bağı ile görünüyor, üzerindeki cekette bir kolunda sendika arması, bir kolunda türk bayrağı var, pilot gibi duruyor kürsüde.

Miting alanında dolaşıyorum, bölgesel bir miting değil, her yerden gelmiş işçiler. 60 binden fazla insan var dersem yalan söylemiş olmam, köpürtmeyi seven kimileri 100 bine kadar çıkarabilir bu rakamı. Miting alanı yekpare bir kitle gibi, gruplaşmalar, öbek öbek toplanmalar, pankartlar ardında sıralanan insanlar yok. Müthiş bir dağınıklığın oluşturduğu insan topluluğu sıkışık alanda bir bütün gibi, cadde ve bulvarda insan akıntısı durmuyor.

Sadece miting alanının yanında uzan FSM bulvarının iki tarafı da çift sıra servisler peşpeşe uzanıyor, 500 metre uzunluğunda var. Türk Traktör, 41, 77 plakalı araçlar, Çerkezköy 24 numaralı araç, İstanbul anadolu yakası… Otobüsler sıra sıra uzanıyor.

Pevrul Kavlak konuşmasını siyasete, iktidara, suya sabuna dokunmadan sürdürüyor, MESS’e yükleniyor. TÜİK'i eleştiriyor: “Bu enflasyon rakamlarına inanmıyoruz. İşçinin gerçeğini göreceksizniz, bizim gerçeğimiz değil açıklanan rakamlar. Alışverişi nerden yapıyorsunuz, biz de ordan yapalım, bizim sepetimizde tenis topu, yurtdışı tatili yok, bizi aptal yerine koymayın” diyor. Sondasında bir gece önceki TV programında konuştukları dışında fazla bir şey söylemiyor.

Konuşması bittiğinde etrafımda tanıdık birilerine bakıyorum, o sırada arkamdan arkadaşlar sesleniyor. Yanındaki arkadaş da tanıdık "Senin ne işin var burda, bizimle mi geldin" diyor. “He” diyorum. Arkadaşım: "Bize desteğe gelmiş işte, iyi etmiş diyor.”

“Kendi gözlerimle göreyim dedim geldim. Ne dedi, ben pek bir şey duyamadım?” diyorum.

“İşçi et gaynatmak istiyor, tenceremizde et yok dedi” diyor, arkadaşım. “Başka?” “EYT dedi, iyi etti onu söylemekle.” “İyi etmiş tabi, ne dedi başka?”, “3 yıllık falan istemiyoruz, masaya oturmayız gerekirse dedi” diyor. “Asgari ücrette de oturmadılar ama ne oldu?” diyorum. “Olan oldu. Bu sefer olmaz” diyor. “İnşallah. Grev konusunda bir şey dedi mi onu da duymadım” diyorum. “Grev konusunu açmadı, yığarız işçileri buraya, tekliflerini geri çeksinler, pazartesi görüşeceklermiş, onu dedi ya?” diyor. İşçiler pazartesi görüşmesine önem veriyor.

Mitingin büyük bir gövde gösterisi olduğunu düşünüyor büyük bir kısmı. Miting kararı alınmadan önce, eleştiriler içinde “EYT kadar olamadılar, yığsınlar insanları bir yere, yapamıyorlar mı, koskoca sendika” diyen bir kaç arkadaş vardı, onlardan biri de gelmişti. Onu buluyorum. “İstediğin oldu, yığıldı herkes bir yere EYT’liler gibi” diyorum. Gülüyor, “EYT birşey yapamadı, inşallah biz yapacağız. Hala herkes fabrikada zamma bakıyor. Kimse MESS’in ne istediğini önemsemiyor ama 3 yıllık, izinlerin gitmesi, esnek çalışma önemli konular oysa” diyor. “Önemli tabi ama alacaklı olan insan niye vereceklerini hesaplasın ki? Alacağına bakması doğal değil mi?” “Doğal da adamlar ciddi ciddi istiyor bunları, 3 yıl ikramiye kesintisi olmaz. İzin vermemeli” diyor.

****

Yola çıkmak için otobüsümüzü arıyoruz, en geç bulanlardan birisini de kendim sanmıştım aceleyle otobüse giderken, yarım saatten fazla aradım. Oysa bulamayan çok kişi varmış. Bizden önce yola çıkanlar da olmuş, onlar daha düzenli hareket etmişler. Dönerken acelemiz olmadığı için zaar, eski parasız yoldan gidiyoruz. Gelirken yeni otoyolun daha kısa olduğunu iddia etmiştik, şimdi hemen hemen aynı kilometre olduğu hesabına varıyoruz. Organize sanayide genç bir işçiye "Nasıldı miting?" diye soruyorum. "Keşke bizim fabrikada şimdi yapsaydı sözleşmeyi. 2020 sonunda bizimki, ama bu sene bazı şeyleri almalıyız, vardiya zammı, prim sosyal haklar… Bizde de olmalı. Patron inanılmaz teşvik alıyor, geri dönüşüm işletmesi sayıldığı için" diyor. Arkadaşı “Şimdi elektriğini de kendi üretiyor, güneş paneli yerleştirdi her yere, enerji masrafı da kalmadı” diye ekliyor.

Dönüş yolunda Habaş'tan bir arkadaş arıyor "Nasıldı?" diye sormak icin. "Gösterişliydi, kalabalıktı. Gebze’de iyiymiş. Orda greve çıkma tarihi açıklanmış, 5 Şubat’ta greve çıkacaklarmış Birleşik Metal-İş üyeleri" diyorum. "Hangi Gebze?" diye soruyor. "Kocaeli Gebze, kaç tane var ki?" diyorum. "Ne bileyim İstanbul Gebze sandım diyor." Bir süre Gebze’nin nerde olduğunu, kaç tane olduğunu karıştırıyoruz. "5 Şubat’ta grev mi varmış?" diyor. "He, o tarihe kadar anlaşmazsa olmazsa grev olacakmış. Türk Metal tarih vermedi henüz, tarih açıklarsa yasak da açıklanır diye düşündüğünü söyledi temsilci. Bilemiyorum planını.”

“Ya onlar bi ara hepsi birden greve çıkmaz önce bir bölge sonra başka bir bölge çıkar diyorlardı” diyor. “Öyle olmamalı, grev tarihi açıklanınca her yer greve aynı anda çıkar.” "Grev olunca ne oluyor, biraz çalışıp biraz duracak mı fabrika, ne kadar duracak?” diye soruyor. "Tamamen duracak, anlaşma olana kadar." “Anlaşma olmazsa, fabrikanın bir kısmı çalışıp bir kısmı duracak mı?” diyor. Habaş'ta fabrika müdürünün kapsam dışı işçilerle fabrikayı kısmen de olsa çalıştırma gayretinin oldugunu bildiğim için "Gelince konuşuruz" diyorum. "He gel de oturup konuşuruz, grev nasıl olacak" diyor.

Dönüş yolunda otobüs değiştiriyorum, Ege Çelik işçileri çok bu otobüste, otobüs bakımsız, şoförümüz başına buyruk. Akşam 9’da havaalanında olması gerekiyormuş, acele ile gidiyoruz, 5 dakika tuvalet molasını zor alıyoruz. Herkese göre o saatte yetişmesi imkansız, ama hızlı gitmek işimize geliyor. Gayretkeşlik sevilen bir meziyet ne de olsa.

Herkes halinden memnun ayrılıyor Bursa’dan. Kalabalık göz doldurucu, katılım yüksekti. Kumanyamızda yine ekmek arası kaşar peyniri, aroma meyva suyu ve kek var. Kimse hiç bir şeyden şikayet etmiyor. Biraz da bu mitingin işçilerin gayreti ile yapılmış olması her şeyi tam, eksikleri yok gösteriyor, şikayet edecek hiç bir şey de yoktu bana göre de. Herkes gibi soğuk sandiviçi keyifle yerken Genel Başkanın “Siz ne yiyorsanız biz de onu yemek istiyoruz, tenceremizde et kaynasın istiyoruz. Grev yasaklamaya kalkarlarsa yüz binleri yine toplarız” dediği kalıyor aklımda. Akşam saat 8 gibi iniyorum, bizim semte geldiğimde, bir adımım daha otobüsteyken şoför harekete geçiyor. “Havaalanı” diye geçiyor içimden, yetişemese bile çok geç kalmayacak. Şayet bir kaza olmazsa.

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Metal işçisi Bursa mitingini yazdı: Dipten gelen öfke

SONRAKİ HABER

ABD Dışişleri Bakanlığı: NATO müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...