01 Ocak 2020 04:10

BDS Türkiye Gönüllüsü Sezer: Türkiye'nin Filistin'e karşı duruşu söylemle sınırlı

Filistin için İsrail'e Boykot Girişimi Türkiye Gönüllüsü Selim Sezer, Türkiye'nin İsrail karşıtı duruşunun söylemle sınırlı olduğunu belirterek, "Türkiye-İsrail ticaret hacmi her yıl büyüyor" dedi.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Eylem NAZLIER
İstanbul

Filistin için İsrail'e Boykot Girişimi (BDS) geçtiğimiz hafta sonu 10. kuruluş yıl dönümünü kutladı. Biz de etkinliğin ardından Türkiye ve İsrail arasında yaşanan son gelişmeleri, İsrail rejimine karşı örgütlenen uluslararası boykot ve yatırımların geri çektirilmesini hareketini ve İsrail’e karşı yaptırımlardaki son süreci BDS Türkiye gönüllüsü Dr. Selim Sezer ile konuştuk. Sezer, Türkiye yönetiminin şu ana kadar İsrail’le imzaladığı iş birliği anlaşmalarının hiçbirini iptal etmediğini söyleyerek, “Türkiye-İsrail ikili ticaret hacmi küçülmek bir yana, her yıl daha da büyüyor” dedi.  

ABD’nin Filistin planının İsrail’deki siyasi istikrarsızlık nedeniyle ertelenmek zorunda kaldığına dikkat çeken Sezer, Latin Amerika’daki “sol liderler” ve hükümetlerin Filistin destekçisi bir konumda olduğunu ancak Bolivya örneğinde olduğu gibi yönetimler değiştikçe bu politikanın da değiştiğine dikkat çekerek, “Bunun son örneği Bolivya’da Evo Morales’in darbeyle iktidardan uzaklaştırılması oldu. Darbeci yönetimin ilk işlerinden biri de, Morales’in kestiği Bolivya-İsrail diplomatik ilişkilerini yeniden tesis etmek oldu” dedi.

BDS Türkiye'yi kısaca tanıtır mısınız? Nasıl ve hangi amaçla kuruldu?

2005 yılında, iki yüze yakın Filistinli sivil toplum kuruluşu, insan hakları örgütü, sendika ve siyasi hareketin çağrısıyla BDS hareketinin ilan edilmesi sonrasında bir grup gönüllü birey Türkiye’de de bir boykot çalışmasının oluşturulması için girişimlerde bulundu. Hareket, (İsrail’in Gazze’ye saldırdığı) Dökme Kurşun saldırısının birinci yıldönümünde, 27 Aralık 2009 tarihinde, “Filistin için İsrail’e Boykot Girişimi” adıyla ve bir deklarasyonla kuruldu. Bu deklarasyonun altında otuza yakın sivil ve siyasi hareketin, dernek ve sendikanın destek imzası vardı. Siyasi partilerden bağımsızlığı temel ilkelerinden biri haline getirdi. 2014 yılından beri çalışmalarını BDS Türkiye adıyla sürdüren oluşum, bir yandan uluslararası BDS hareketinin hedef ve kampanyalarına paralel olarak Türkiye’de etkili ve çok yönlü bir boykot ve tecrit çalışmasını örmek için çaba gösteriyor, diğer yandan da Türkiye toplumunda Filistin meselesi ve işgal gerçekliği hakkında farkındalık oluşturmaya çalışıyor. 

Her ülkenin siyasi dengeleri, toplumun eğilimleri, ülkelerin bölgesel ve uluslararası siyasette durduğu yer, ülke içindeki siyasi aktörlerin konumu vb. faktörler belli özgünlükler de doğuruyor ve bu özgünlükler her ülkedeki BDS oluşumunun kendine has bir faaliyet tarzı izlemesini de beraberinde getiriyor.

Örneğin İrlanda’da İsrail ürünlerinin tüketilmemesi çağrısı başlıca BDS faaliyeti olabilmektedir zira bu ülkede böyle bir çağrı yapan başka bir güç yoktur. Türkiye’de ise bu tür çağrılar zaten yapılmakta olduğundan BDS Türkiye kendisine daha farklı alanlar açmaya çalışmaktadır. Ayrıca Türkiye’yi yönetenlerin söylemleri ve eylemleri arasındaki farklılıklar başlı başına bir söylem ve faaliyet alanı meydana getirmektedir.

Boykot hareketinin bugüne kadar elde ettiği kazanımlar neler? 

Yalnızca birkaç örneği sıralamak gerekirse, aralarında Ken Loach, Roger Waters gibi tanınmış isimlerin de olduğu pek çok kişi İsrail’deki konserlerini, kültürel faaliyetlerini iptal etti, yönetmeni oldukları filmleri İsrail desteği ve ortaklığıyla düzenlenen festivallerden çekti. Örneğin biz de BDS Türkiye olarak İstanbul’da bir İsrail kurumunun sponsoru olduğu bir etkinlikten çok sayıda filmin çekilmesini sağladık. Kültürel ve akademik faaliyetler de boykotun alanına giriyor, zira BDS, İsrail’in tüm resmi kurumlarını hedef aldığı gibi, aynı zamanda İsrail’in bu tür etkinlikler yoluyla kendi suçlarını örtmeye ve aklamaya çalıştığını savunuyor. Bu doğrultuda örneğin Güney Afrika’daki bazı üniversitelerin Ben Gurion Üniversitesiyle kurumsal ilişkisini kesmesini de BDS’nin kazanımları arasında sayabiliriz.

Yatırımları geri çekme ve İsrail ticari ürünlerini tüketmeme çağrılarının da pek çok örnekte başarılı olduğunun altını çizmek gerekiyor. Pek çok uluslararası firma İsrailli ortaklarıyla olan sözleşmelerini sonlandırdı. Tüketim boykotunun sonuçlarını doğrudan ve kesin olarak ölçmek mümkün değilse de bu, İsrail tarafından ciddi şekilde önemseniyor. 2015 yılında İsrail Maliye Bakanlığı bir rapor yayınlayarak, boykot çağrılarının tam olarak başarılı olması halinde İsrail ekonomisinin yıllık 11 milyar dolarlık kayba uğrayacağını açıklamıştı.

FRANSA’DA İSRAİL’İ BOYKOT YASAK, İNGİLTERE DE HAZIRLIK YAPIYOR

Bu harekete karşı çeşitli devletler ise İsrail'e boykotu yasakladı bildiğimiz kadarıyla...

İlk fiili yasağın geldiği ülke Fransa olmuştu. Yanılmıyorsam 2015 yılında, BDS Fransa’nın 12 aktivisti bir süpermarketin önünde İsrail ürünlerini satın almama çağrısı yapan bildiriler dağıttıkları için yargılanmış ve hapis cezası almış, bu kararın Yargıtay tarafından onaylanmasıyla bir anlamda içtihat oluşmuştu. BDS Fransa halen faaliyetlerini sürdürüyor, ancak herhangi bir anda bu karar örnek gösterilerek bu ülkedeki boykot çağrılarını suç kapsamına sokmak teknik olarak mümkün.

İngiltere’deki Muhafazakâr Parti lideri Boris Johnson’ın da seçilir seçilmez ilk icraatlarından biri BDS yasağını gündeme almak oldu. Süreci takip ediyoruz. Bunun dışında İsrail, pek çok Avrupa Birliği ülkesinde de bu tür yasakların çıkarılması için girişimlerde bulunuyor. Keza ABD’de birçok eyaletten bu yönde kararlar çıkartmayı da başardılar.

İnanmakta güçlük çekebilirsiniz ama birkaç yıl önce Teksas’ta büyük bir sel meydana geldiğinde sigorta firmasının hazırladığı poliçelerde, sigortadan yararlanabilme şartları arasında bile “İsrail’i boykot etmiyor olmak” vardı.

Türkiye açısından Cumhurbaşkanı Erdoğan sık sık Filistin halkının yanında olduğu söyleminde bulunuyor, sizce İsrail'e karşı gerçek bir duruş söz konusu mu? 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemlerinin Filistin toplumunun en azından bir kısmında karşılık bulduğunu yadsıyamayız. Zira uluslararası platformlarda İsrail’in açıkça eleştirilmesi, İsrail’in temel dayanak ve ilkelerinden biri olan “sorgulanamazlığa” bir darbe anlamına geliyor ve Filistinliler sadece söz şeklinde olsa bile bu tür çıkışları önemli ve değerli buluyor.

Bu, madalyonun bir tarafı. Ancak diğer tarafta bu sözlerin sadece söz düzeyinde kalması da önemli bir gerçekliğe denk düşüyor. Şu ana kadar İsrail’le imzalanmış iş birliği anlaşmalarının hiçbiri iptal edilmediği gibi, 2016 yılında kapsamlı bir doğal gaz iş birliği ve Mavi Marmara davasının düşürülmesi de dahil olmak üzere pek çok şeyin önünü açan yeni bir anlaşma imzalandı. Türkiye-İsrail ikili ticaret hacmi küçülmek bir yana, her yıl daha da büyüyor. Ayrıca bu söylemlerin de sınırlılığını görmek gerekiyor. Zira Türkiye hükümeti resmi tez olarak 1967 sınırlarına dönüşü savunuyor; buna paralel olarak örneğin Trump’ın Kudüs kararı karşısında izlenen yol Doğu Kudüs’ün Filistinlilere ait olduğunu ifade etmek olmuştu. Biz ise, Filistinlilerin kendi siyasi yol haritalarını kendilerinin çizeceğini ve onların adına çözüm projesi geliştiremeyeceğimizi söylemekle birlikte, Kudüs’ün doğu-batı şeklinde bölünmesini de içeren iki devletli çözüm projesinin can çekiştiğini düşünüyoruz. O dönemde yürüttüğümüz kampanyada da “Doğusu ve Batısıyla Kudüs Filistin’dir, Filistinlilerindir” sloganını öne çıkarmıştık.

İSRAİL’DEKİ İSTİKRARSIZLIK ABD PLANINI GECİKTİRDİ

İsrail-Filistin meselesiyle ilgili sürece gelirsek, ABD’nin çözüm iddiasıyla hazırladığı “Yüzyılın Anlaşması” planı vardı. Bu anlaşmaya ne oldu?  Bu anlaşma ile ne planlanıyor ve önümüzdeki süreci nasıl görüyorsunuz?

“Yüzyılın Anlaşması” olarak adlandırılan metnin nihai versiyonu henüz kamuoyuna açıklanmadı. Bu gecikmenin bir sebebi İsrail’deki siyasi istikrarsızlık ve belirsizlik ortamı olabilir. Zira daha önceki süreçlerde metnin İsrail’deki seçimler tamamlanıp hükümet kurulduktan sonra resmen gündeme getirileceği söyleniyordu, ancak bir yıldan uzun zamandır hükümet kurulamıyor ve İsrail’de önümüzdeki mart ayında üst üste üçüncü defa seçime gidilecek. Buradan da bir hükümetin çıkabileceğinin garantisi yok.

Her ne kadar içeriğine tam olarak hakim olamasak da (haziran ayında Bahreyn’de gerçekleştirilen) Manama Çalıştayı da dahil olmak üzere bazı süreçler ve basına “sızdırıldığı” söylenen bazı bilgilerden hareketle, ABD ve Körfez Arap rejimlerinin Filistinlilere bir miktar para karşılığında siyasi haklardan tavizi ve tam silahsızlanmayı dayatmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Öngörülen şey, 1967 öncesindeki sınırlardan da daha küçük bir alanda, ordusu bile olmayan bir Filistin devletçiğinin kurulması, bu devletçiğin de mali ve siyasi yönlerden Körfez rejimlerinin himayesi altında olması. Aynı zamanda Filistinlilerin Kudüs ve mültecilerin geri dönüş hakkı da dahil olmak üzere tarihsel hak ve iddialarından vazgeçmesi. En azından şu ana kadar takip ettiklerimizden bu sonucu çıkarıyoruz.

Ancak hiçbir Filistinli siyasi oluşumun böyle bir plana razı geleceğini sanmıyorum. Zira bu, Filistinlilere somut hiçbir kazanım getirmiyor ve artık “ölü” hale gelmiş 1993 Oslo Barış Anlaşması’ndan bile çok daha geri koşullara tekabül ediyor. Hatta Netanyahu’nun Batı Şeria’nın büyük kısmını ilhak etme yönelimini defaatle ifade ettiği düşünüldüğünde, Filistinlilerin Gazze’ye ve belki Mısır’ın toprak vermesiyle Sina Yarımadası’nın bir kısmına sıkıştırılması dahi gündeme getirilebilir. Bunlar, “çözüm” olarak görülmesi mümkün olmayan fikirlerdir.

ABD, İSRAİL’İN ‘MÜKEMMEL PARTNERİ’ HALİNE GELMİŞ DURUMDA

ABD, bu süreçte İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarına karşı çeşitli politikalarını değiştirdi. Örneğin İsrail'in, Batı Şeria'da yer alan yerleşim birimlerini artık yasa dışı görmüyor. Bu adımların etkileri-sonuçları neler oldu, neler olacak? 

Şu andaki Trump yönetimi, ABD’nin Oslo sürecinden beri en azından görünürde oynadığı “arabulucu” rolünü tümüyle terk edip İsrail’in mükemmel partneri haline gelmiş durumda. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, yerleşim birimlerinin legal kabul edilmesi, UNRWA yardımlarının kesilmesi, Golan Tepeleri’ndeki İsrail hakimiyetinin tanınması gibi adımlar, geçmişteki Amerikan hükümetlerinin dahi imtina ettiği türden adımlardı. Kuşkusuz ABD böyle bir tablo içinde, sözünü ettiğim geçmişteki rolünü artık oynayamaz. Aynı zamanda bu tür adımlar, varolan “denge” ve “statüko”nun sarsılması anlamına geldiğinden, Filistinliler ve destekçileri de artık o denge ve statükoya dönmek istemeyebilir. İki devletli çözüm gibi projeler rafa kaldırılabilir, hatta çöpe atılabilir. Yahut etkili bir karşı duruşun oluşmamasıyla İsrail, arkasına ABD’nin tam desteğini alarak yeni ve daha büyük çaplı saldırılara girişebilir.

BAZI KÖRFEZ ÜLKELERİ AÇIKÇA İSRAİL’LE ‘NORMALLEŞME’ YOLUNDA

ABD’nin ve Türkiye’nin duruşunu konuştuk. Diğer ülkelerin Filistin sorunun çözümüne bakış açısı nedir? Nasıl bir tutum sergiliyorlar? 

Arap Birliği ülkeleri Türkiye’nin pozisyonuna benzer sınırlı bir pozisyon içindeler. Ancak birliğin bazı ülkeleri, özellikle de Bahreyn ve Kuveyt gibi bazı Körfez ülkeleri açıkça İsrail’le normalleşme ve hatta iş birliği yoluna girmiş durumdalar. Resmi olarak ifade etmese de Prens Muhammed bin Selman’ın fiili yönetimindeki Suudi Arabistan da aynı yolda. Hatta Muhammed bin Selman, (Trump’ın danışmanı ve damadı) Jarad Kushner’le birlikte Yüzyılın Anlaşması projesinin de mimarları arasında yer almıştı.

Avrupa Birliği ve Rusya, Filistin meselesinde karşılıklı diyalog ve mutabakata dayalı çözüm önerilerini savunmayı sürdürüyor. İran İslam Cumhuriyeti, kategorik olarak İsrail’i tanımayan tek önemli bölgesel güç. Filistinli ve Lübnanlı direniş güçlerine doğrudan destek de sağlayan İran, Siyonist rejimin tümüyle gayrimeşru olduğunu ve 1967 sınırlarından çekilmekle kalmayıp yıkılması gerektiğini savunuyor. Ancak İsrail ve müttefikleri, kara propaganda yöntemleri kullanarak, İran’ın kastettiği şeyin “bütün Yahudileri yok etmek” olduğunu iddia ediyor.

Yakın zamanlara kadar Latin Amerika’daki sol liderler ve hükümetler de Filistin destekçisi bir konumdaydı, ancak bu liderler ve hükümetler bilindiği gibi çeşitli süreçlerin sonunda yönetici pozisyonlarını kaybettiler. Bunun son örneği Bolivya’da Evo Morales’in darbeyle iktidardan uzaklaştırılması oldu. Darbeci yönetimin ilk işlerinden biri de, Morales’in 2008/2009 Dökme Kurşun saldırısı zamanında kestiği Bolivya-İsrail diplomatik ilişkilerini yeniden tesis etmek oldu.

FİLİSTİNLİLERİN MÜCADELESİ SÜRÜYOR

Şu anda Filistin’deki mücadele ne durumda? 

FİLİSTİNLİLERİN mücadelesi farklı alanlarda ve farklı biçimlerde devam ediyor. Gazze’de 2018 yılının mart ayında başlatılan Geri Dönüş Yürüyüşleri, 200’e yakın insanın hayatını kaybetmesine rağmen dünya çapında büyük ses getirdi ve dikkatleri Gazze’ye ve geri dönüş hakkına yöneltti. Gazze’de zaman zaman kısa süreli askeri çatışmalar da yaşanıyor. İsrail’in hava saldırıları karşısında direnişin verdiği füze karşılıkları giderek daha fazla etkili olmaya başladı. Hatta İsrail’in bir yıldan uzun süredir içinde olduğu hükümet ve yönetim krizi de bir anlamda bu direnişin sonucu oldu, zira her şey Avigdor Lieberman’ın Netanyahu’yu füzeler karşısında etkisiz kalmakla suçlayıp hükümetten çekilmesiyle başladı. Bunun dışında Batı Şeria’da ve Kudüs’te siyasi ve sivil mücadeleler çeşitli biçimlerde devam ediyor. 

İSRAİL’İN YASA DIŞI FAALİYETLERİNDEN KİMLER PARA KAZANIYOR?

Peki bugün işgal altındaki Filistin topraklarında, İsrail’in yasadışı faaliyetlerine destek veren şirketler ve ülkeler hangileri?

BDS hareketinin özellikle ve temel olarak boykot çağrısı yaptığı firma ve kuruluşlar, İsrail’le iş birliği içinde olan ve işgalde suç ortaklığı bulunan firmalardır. İsrail hapishanelerinde Filistinli tutuklulara uyguladığı işkence ve kötü muamelelerle nam salmış olan güvenlik firması G4S bunlardan biridir. Batı Şeria’da Filistinlilerin evlerinin yıkılmasında kullanılan buldozerleri temin eden Caterpillar firması bunlardan biridir. İsrail ordusuna yazılım sağlayan HP firması bunlardan biridir. Batı Şeria’da Filistinlilerden çalınan araziler üzerinde ev kiralayan AirBnb firması bunlardan biridir. BDS hareketi iki yönlü bir çalışma tarzıyla, bir yandan bu tür firmalara İsrail’le iş birliklerini sonlandırma çağrısı yapmakta, diğer yandan da topluma ve kurumlara, iş birliklerini sonlandırmadıkları müddetçe bu firmaların ürünlerini satın almama ve var olan sözleşmelerini iptal etme çağrısı yapmaktadır. Örneğin geçmişte çokuluslu Dexia firması yasadışı İsrail yerleşim birimlerine finansman temin ettiği için boykot çağrılarının hedefi olmuş, en sonunda yerleşim birimlerinden çıkmıştır. G4S firması da birkaç defa İsrail’den çıkacağını açıklamıştır, ancak bu sözü henüz yerine getirmemiştir. Benzer bir durum Airbnb için de geçerlidir.

Bunun dışında, BDS’nin temel saiklerinden ve hedeflerinden biri İsrail’i yalnızlaştırmak ve güçten düşürmek olması sebebiyle elbette doğrudan İsrail menşeli olan veya İsrail ortaklığı bulunan ürünlerin de satın alınmaması çağrısı yapılıyor. Zira bu, önemli bir beslenme kanalının kesilmesi veya zayıflatılması demek.

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Bursa'da bütçe, asgari ücret ve genç işsizlik tartışıldı

SONRAKİ HABER

Germencik JES tehdidi altında: Tarım arazilerine kurulan santraller ölüm saçıyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa