28 Aralık 2019 17:04

İçimizdeki İrlandalı: sendikal bürokrasi

Sendikaların bürokratik yapısını değiştirip onları sınıf örgütleri haline getirdikten sonra korumak ve güçlendirmek uzun erimli bir mücadeledir ve işçi sınıfının siyasal mücadelesinden bağımsız olamaz

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Burak BAĞÇECİ

Yıldız Teknik Üniversitesi

Türkiye’de hangi sanayi havzasına gitseniz, hangi işçi grubuyla konuşsanız sendikanın lafı açılır mutlaka. Genç işçiler tecrübelilere grevlerin, büyük işçi mitinglerinin gerçekleştiği, sendikalaşma oranının bugünden kat kat fazla olduğu eski yılların nasıl olduğunu sorarlar heyecanla. “Keşke bizim de sendikamız olsa” diye başlayan konuşmalar “ama nasıl olacak, bu fabrikada olmaz, kimse cesaret etmez” gibi umutsuz cümlelerle biter genellikle.

Türkiye’de sendikalaşma oranları çift hanelerin de altında. Bir tarafta sendikaya üye olmayı güvence altına alan yazılı yasalar, diğer tarafta sendikalı olmanın hayalini kuran milyonlarca işçinin olduğu bir çelişki var önümüzde. Çünkü sendika barajları gibi işçilerin karşısına çıkan yasal engeller bir yana, sendikalaşmak isteyen işçiler patronların ve devletin baskısıyla karşılaşıyor. Hal böyle olunca sendikalaşmak deveye hendek atlatmaktan zor hale geliyor.

Bunu başarabilmiş olan Türkiye’nin sendikalı işçileriyse diğerlerince şanslı bir azınlık olarak görülüyor. Bu bir yanıyla doğru, sendikalı olmak iş, ekmek ve özgürlük mücadelesinde patronlar sınıfının karşısına örgütlü ve güçlü olarak çıkmak demektir. Ancak ne yazık ki sendikalı olmakla her şey bitmiyor, bu sefer de işçiler sendikalardaki bürokratik yapıyla karşı karşıya geliyor.

İŞÇİ ARİSTOKRASİSİNİN DOĞUŞU VE SENDİKAL BÜROKRASİ

İşçi sınıfı, mücadelesiyle sermayeyi sendikaları yasal olarak tanımak zorunda bıraktıktan sonra sendikalarda iki temel akım gelişmiş ve etkili olmuştur. Bunlardan birincisi işçilerin sınıf çıkarlarını savunan, onların sermayeden bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmesini amaçlayan ileri işçilerin temsil ettiği sınıf sendikacılığıdır. Diğeriyse, kendi sınıfına ihanet eden sendika bürokratlarının temsil ettiği sendikal bürokrasidir.

Sermaye sendikaları tanımak zorunda kaldıktan sonra, onların içini boşaltmaya, kendine bağımlı kılmaya çabalamıştır. Bu politikaların sonucu olarak, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren işçi sınıfı içinde ayrı bir üst tabaka olan işçi aristokrasisi oluşturulmuş ve sermaye ile işçi örgütlerinin iş birliğini sağlayacak olan sendika bürokrasisi yaratılmıştır.

Adeta sermayeden aldığı rüşvetlerle ekonomik ve sosyal koşulları yükselen ve işçi sınıfından kopan işçi aristokrasisi, bulunduğu konumun sermayeyle girdiği bu ilişkinin sonucu olduğunun bilinciyle, artık sınıf mücadelesinde kendi sınıfının safında olmak bir yana, onun karşısında konumlanmaktadır. Medyada düzenli aralıklarla yeni Mercedes’ler alan, aylık geliri 50 bin liralara varan sendika yöneticilerinin haberlerini okuyoruz. Böylesi koşullara erişebilmiş sendika ağalarının, sözde temsil ettikleri işçilerin yaşadığı koşulların düzeltilmesi için mücadeleye girmesi beklenebilir mi? Üstelik kendi konumlarının patronlarla iş birliklerinin sonucu olduğunu bildiklerinden, patronların sözünden çıkabilirler mi?

Örneğin Türk-İş başkanı, şimdi asgari ücretin 2.578 liranın altında teklif edilmesi halinde masadan kalkacaklarını söylüyor. Ama bunun karşısında herhangi bir mücadele platformu koymuyor, oysa işçiler bilirler ki en küçük hak bile mücadele edilmeden kazanılmaz. Böylece Türk-İş, mücadeleden kaçarak ve söz düzeyinde muhalefet ediyor görünerek sermayenin ve hükumetin planladığı asgari ücret zammına daha baştan onay vermiş oluyor.

Aynı Türk-İş başkanı Ergün Atalay’ın geçtiğimiz aylardaki kamu işçilerinin toplu sözleşme görüşmeleri sürecindeki skandalını hatırlayalım mesela. Bugün “masadan kalkarız” diyen Atalay, o zaman da belirledikleri zam oranı için sözde grev resti çekmişti. Sonra çok daha düşük bir zamma imza atmış ve basın toplantısında Çalışma Bakanına, mikrofonları kapalı sanıp, “Uzasa işi karıştıracağız, en azından kapattık böyle” demişti. Sendikal bürokrasinin kapalı kapılar ardında yapılan kirli pazarlıklarla işçiyi nasıl sattığını da tüm Türkiye izlemişti.

Öyleyse geçmişte olduğu gibi bugün de “Şu kadardan altını kabul etmeyiz” deyip sonra “Zamdan memnun değiliz ama yapacak bir şey yok, bu kadarı oldu” diyeceklerini öngörmek zor değil artık.

SINIF SENDİKACILIĞI İÇİN MÜCADELE

Böylesi kirli ilişkilerin olduğu koşullarda sendikalara dair güvensizlik de doğal olarak gelişmesine gelişiyor, ama her şeye rağmen işçiler hala sendikalı olmak istiyor. Türkiye’nin dört bir yanında sendikalaşmak için mücadeleler veriliyor. İşçiler bir taraftan sendikaların bugünkü durumlarını eleştirirken, diğer taraftan onlar olmadan birleşemeyeceklerini ve haklarını koruyup geliştiremeyeceklerini seziyorlar. Mevcut düzen onları en basit ekonomik talepleri için bile örgütlenmeye zorluyor ve işçiler, sendika yönetimlerine çöreklenmiş ağalara rağmen oraların aslında kendi örgütleri olduğunu seziyor, biliyorlar.

O zaman sendikaları değiştirip dönüştürme sorunu karşımıza çıkıyor. Sendikalardaki mevcut tablonun değişmesi ise işçi sınıfının mücadelesine bağlı hale geliyor.

90’lardaki işçi hareketinin Türk-İş’e bağlı sendika yönetimlerini değiştirdiği ve mücadeleci işçileri sendika yönetimlerine getirdiği hep anlatılır. Bugün de sendikaları işçi sınıfının mücadele örgütleri haline getirmek işçilerin elindedir. En çok da “değişmez” diyenleri geçmişte çok kez ikna edip harekete geçirmiş genç işçilerin. Sendikaya demokratik bir yapı kazandırıp işçinin iradesini yansıtabilecek olan, sendikanın gelir ve giderlerinin denetimini güvence altına alabilecek ve sendikaları böylece tekrar sınıf örgütleri haline getirebilecek olan bu mücadeledir.

Ancak şu da bir gerçek ki işçi sınıfının sendikal mücadelesi siyasal mücadeleyle birleşmedikçe dönüp dolaşıp geleceği yer aynı olmaktadır. 90’larda sendika yönetimleri değişmişti, ama sonra eskiye geri dönüldü. 2015’te on binlerce metal işçisi Türk Metal sendikasına baş kaldırmıştı, ama sonunda sermayenin baskılarıyla Türk Metal konumunu geri kazandı. Öyleyse bütün demokratik haklar için mücadelede olduğu gibi, sendikal haklar ve sendikaların değiştirilmesi için mücadele de işçi sınıfının siyasal mücadelesine bağlanmadıkça ancak geçici kazanımlarla sonuçlanabilir. Sendikaların bürokratik yapısını parçalayıp değiştirmek, onları sınıf örgütleri haline getirdikten sonra korumak ve güçlendirmek, uzun erimli bir mücadeledir ve işçi sınıfının siyasal mücadelesinden bağımsız olamaz.

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Bileşik kaplardan birleşik ranta

SONRAKİ HABER

Metal işçileri: Bize sorulmadan sözleşme imzalanmasın

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa