24 Kasım 2019 03:05

"Benim burjuvam" "senin burjuvan"ı dövmez

Üzerinde düşünülmesi gereken mesele, sömüren sınıfın hangi ideolojiden olduğu değil, sömürünün gerçekliğidir, bu değirmenin suyunun nereden geldiğidir.

Ekran görüntüsü Youtube'dan alınmıştır.

Paylaş

Hatice YILDIZ

Kapitalist ekonomilerde her siyasi ideoloji kendi sermayesini ve bunun sonucu olarak da kendi burjuvasını yaratıyor. Tarihe şöyle bir göz gezdirdiğimizde, kapitalizmin din, politika ve hukuk sistemlerini engel olarak görmediğini, bilakis bütün araçlarıyla bunlar üzerinden güç ve denetim mekanizmalarını işletebildiğini söylemek mümkün. Cumhuriyet tarihine baktığımızda da sermayenin ideolojik erkler arasında el değiştirdiğini görüyoruz. Bilhassa 1990’lı yıllardan itibaren hızla gelişen ve İslami bir kimlik taşıyan kapitalist işletmeler, Türkiye’nin önde gelen sermaye grupları arasında yer almaya başlıyor. Kendilerini “Müslüman İş Adamları” olarak tanımlayan bu sermaye sahipleri ise, TÜSİAD’a karşılık MÜSİAD’ı kuruyor. Sömürü ilişkileri bağlamında bakıldığında pek fark görülmezken, işyerlerine mescit yaptırıp sahur ve iftar yemekleri vererek ya da patronları cuma namazında işçilerle aynı camide görünerek, Müslüman olduğunun altını çizen bu işletmeler, diğer taraftan “İslam’da grev yoktur, sendika kurmak caiz değildir” minvalinde broşürler dağıtmayı da ihmal etmiyor. Hatta din burada, kendileri ile aynı dini hassasiyetleri taşıyan patronlarının, işçiler üzerinde kullandığı önemli bir kontrol mekanizması ve araca dönüşüyor ki bu da zaman zaman sermayedarlar için daha rahat bir hareket alanı sağlıyor.

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesinden bu yana, iktidarla temas halinde olan bu İslami mütedeyyin kesim, Türkiye’nin yeni sermayedarlarını doğururken, kimileri de kısa sürede liste başlarını zorlayacak servetlere ulaştı. Diğer taraftan, servet birikimleri AKP öncesine dayanan ve İslami muhafazakar kesimden daha seküler bir varlık gösteren sermaye de bu dönüşümde, bulundukları yeri sağlama alacak hamleler ve işbirlikleriyle rüzgarın estiği yöne doğru yeni bir pozisyon belirledi. Bu siyasal süreç, sosyolojik ve kültürel bir inşa sürecini de beraberinde getirdi. İhsan Eliaçık’ın “abdestli kapitalizm” olarak tanımladığı İslamcı sermaye, modern yaşama eklemlenirken, İslami göstergeleri kapitalizm çerçevesinde yeniden inşa etti. Bunlardan biri de “Müslüman kadının” giyim-kuşamı oldu. Başörtüsü engelinin ortadan kalkmasıyla birlikte “Müslüman kadınlar” kamusal alanda daha görünür olmaya başlarken, bu görünürlük modern yaşama uyum sağlayan yeni bir “tesettür giyim tarzı”nı da biçimlendirdi. Her ne kadar kimi kesimler bu değişime itiraz etseler de kapitalizmin şekillendirdiği üretim ve tüketim ilişkileri daha belirleyici oldu ve bu yeni anlayış, modern yaşamda yer edinen “Müslüman kadının” bedeninin nasıl örtüneceğine ilişkin güncellenmiş bir İslami yaklaşım sundu. Sermaye için yeni bir yatırım alanı olarak fırsata dönüştürülen bu durum, modern hayatın da ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde çok sayıda tesettür giyim markasının piyasaya dahil olması sonucunu doğurdu.* Öte yandan “yeni Osmanlıcılık” hayallerinin tezahürü biçiminde ortaya çıkan Osmanlı dönem dizileri aracılığıyla da geçmiş modernize edilerek çeşitli tüketim araçları ve pratiklerle günlük yaşama dahil oldu.

Siyasi ve ekonomik iktidara sahip İslamcı kesiminin lüks tüketim alışkanlıkları, gerek kitle iletişim araçları gerekse sosyal medya yoluyla sık sık servis edilmeye başlandı. Gösterişli evler ve arabalar; her biri servet değerinde çantalar, saatler, kıyafetler; muazzam yiyeceklerle donatılmış devasa sofralar, dini ritüellerin de yer aldığı büyük paralar harcanan düğünler, davetler vs. Elbette çok kazanacak ve kazanacaklarını yiyeceklerdi, hatta “biraz da bizimkiler yesin” dendi. “Allah’ın yolu”ndan gittikleri için Allah da onlara bol kazanç veriyordu ne de olsa. Bu aşamada din, mülkiyetin kutsanması ve mülke sahip olanların “Allah’ın mükafatına mazhar olması” noktasında serbest hareket alanı sağlayan önemli bir araca dönüşüyordu.

Televizyonlarda giderek artan ve geniş yer tutan diziler ve yarışma programları, büyük çoğunluğu oluşturan halk yığınlarının yaşam realitesinin dışında, ayrıcalıklı bir azınlığın sahip olduğu lüks hayatları ekranlara taşımaya başladı. Ekonomik krizin getirdiği işsizlik, artan fiyatlar ve düşen yaşam standartları ile mücadele eden insanlar, gösterişli ve zengin sofralar nasıl hazırlanmalıdır, zevkli ev dekorasyonları nasıl yapılır, giyinirken nelere dikkat etmeliyiz gibi reel yaşamın son derece dışında kalan, yapay mevzulara maruz bırakıldı. İzlenme oranlarına bakıldığında elbette bunların halk nazarında karşılık bulmadığını söylemek olası değil. Fakat sosyolojik yönden değerlendirdiğimizde, gerek zaman gerekse ekonomik bakımdan dışarıda vakit geçirme imkanı sınırlı olan yoksul kesimler için, dışarıya açılan en ulaşılabilir pencere olarak televizyonu görmek mümkün. Nitekim, bu alanda yapılmış çeşitli araştırmalar da televizyon izlenme oranlarının, eğitim ve gelir düzeyi ile ters orantılı olduğunu gösteriyor bize.

Siyasi ve dini otoriteler kadınlara evlenip 3 çocuk yapmayı ve “evlerinin kadını” olmayı telkin ederken, televizyonlarda da yemek yapma, evlendirme, gelin-kaynana programları, virüs gibi çoğalmaya başladı. Böylelikle kadınlar için sunulan yaşam tarzı; ev ve aile arasına sıkıştırılmış, kocasını memnun etmeyi birincil hedef olarak belirlemiş bir tabloda idealize ediliyordu. Bu programlar aracılığıyla servis edilen yaşam pratikleri sosyal medyada da önemli bir karşılığa sahipti ve binlerce, milyonlarca takipçisi olan “sosyal medya fenomeni” hayatımıza girdi. Üst sınıftan sosyal medya kullanıcıları pahalı markalarla süsledikleri göz alıcı yaşamlarını sergilerken, onları takip eden daha alt sınıftan insanlar ise sahip olamadıkları o yaşamı taklit etmenin yolunu seçiyordu. Abartılı düğün, nişan, kına merasimleri, bebek partileri, misafir ağırlama ritüelleri imkanlar çerçevesinde, yukarıdan aşağı doğru inen bir yelpazeye dönüştü. Örneğin, büyük paralar harcayarak çocuğuna mevlit okutan bir kadının sosyal medya paylaşımları, kendisiyle dini kimliği dışında başka hiçbir yakınlığı olmayan yüz binlerce kişi tarafından takip ediliyor, örnek alınarak taklit edilebiliyor. Kendisi onunla aynı standartlara sahip olamasa da, standartları ölçüsünde onun yaşamından ulaşabildiği pratikleri kendi yaşamına dahil ederek bir tür sanal mutluluk yaratmanın yoluna başvurabiliyor.**

İslamcı muhafazakar kesimin, lüks yaşam pratiklerinin sosyal medyada daha görünür olması, son günlerde aslında yeni olmayan birtakım tartışmaları tekrar alevlendirdi. Kimileri bu tepkilerin, eleştirinin hedefindeki kişilerin Müslüman kimliklerinden kaynaklandığını ileri sürdü, kimileri İslam’a göre israf ve haram olarak değerlendirdi, kimileri de estetik kaygılarla durumu ele alıp “görgüsüzce” buldu. Fakat diğer taraftan, her krizde olduğu gibi içinde bulunduğumuz kriz sürecinde de fatura yoksul ve emekçilere kesilirken, milyonların hayatında ilk sırayı işgal eden öncelikli gündem yoksulluk ve işsizlikken, gözler önüne serilen bu abartılı lüks yaşamları sadece bu çerçevelerle değerlendirmek, meselenin sınıfsal boyutunu görmezden gelmekten öteye gidemez. Bir tarafta yoksulluktan intihar eden insanların haberleri paylaşılırken, diğer tarafta “komşusu açken tok yatan bizden değildir” mottosuyla yola çıkanların saltanatvari yaşamlarını herkese göstermek istemesi kör göze parmak sokmaktır. Sürdürülen tartışmaları bu çerçevede ele aldığımızda, üzerinde düşünülmesi gereken mesele, sömüren sınıfın hangi ideolojiden olduğu değil, sömürünün gerçekliğidir, kendileri şatafatlı bir yaşam sürerken, yoksul halka azla tamah etmesi gerektiğini salık veren kaderci zihniyettir. Burada sorgulanması gereken asıl mesele; bu değirmenin suyunun nereden geldiğidir.

* Detaylı bir inceleme için Bkz.Yusuf AKDAĞ “Din, Kapitalizm ve Gülen Cemaati”. Evrensel Basım Yayın. 2011. İstanbul.
** Detaylı bir inceleme için Hafsa Nur ASLANOĞLU’nun “Muhafazakar Genç Kuşağın İnstagram Profilleri” çalışmasına bakılabilir.

 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Çanakkale orman katliamının eşiğinde: Sondaj çalışması ve ağaç kesimi sürüyor

SONRAKİ HABER

Cumhuriyet ve BirGün çalışanı gazetecilere Berkin Elvan haberi dolayısıyla dava

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa