11 Eylül 2019 03:30

Kaz Dağı'nda altın madenciliği girişimleri nelerdi, nerede hata yapıldı?

Kaz Dağları Dosyası | Tüm Köy Sen Örgütlenme Uzmanı Sedat Başkavak ve Özer Akdemir Kaz Dağlarındaki altın madeni girişimlerini ve ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının yağmalanışını yazdı.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Özer AKDEMİR

Kaz Dağı’nda altın madenciliğinin nasıl bir felakete yol açacağı artık iyice görülmeye başlandı. Kirazlı köyünün bir zamanlar zümrüt yeşili ormanlarının bulunduğu alanlar şimdi bir çöl gibi. İçme suları çamur gibi akan Lapseki Şahinli köyünden sonra Çanakkale’nin içme suyunu sağlayan Atikhisar Barajına komşu Kirazlı’daki orman katliamı işin hiç şakasının olmadığını gösterdi herkese.

KAZ DAĞI'NDA ALTIN MADENCİLİĞİ GİRİŞİMLERİ

Türkiye’de 1993 yılında Kaz Dağı’na komşu Balıkesir Havran’la başlayan ilk altın madeni girişimi o dönem halkın tepkisi eşliğinde çıkarılan Zeytincilik Yasası ile püskürtülmüştü. Ama altın madencileri Kaz Dağı’nda ağızlarını sulandıran altından hiç vazgeçmediler. 2006 yılında AKP iktidarının da önlerini açması ile Kaz Dağı’nın birçok yerinde saldırıya geçti madenciler.  

NEREDE HATA YAPILDI?

Tüm bu süreç içerisinde bölgedeki ekoloji mücadelesinde de birtakım hataların yapıldığını söylemek mümkün. Ekoloji örgütleri tarafından köylerde yapılan bilgilendirme çalışmalarının bu köylerde madenlere karşı fiili direniş yaratacak bir örgütlenmeye/komiteleşmeye evrilememesi mücadelenin öznesinin direnişe uzaktan bakan bir pozisyonda kalmasına yol açtı. Altın madenlerine karşı başından bu yana tepki gösteren belediyenin de mücadeleyi çevre örgütlerine havale edip sadece lojistik destek sağlamayla yetinmesinin hatalı olduğu ortada. Sonuçta mücadelenin öznesi olması gereken köylüler kadar kentteki duyarlılık da yeteri seviyeye çıkarılamayınca dar bir kadronun özverili çabası ile yürüyen çevre hareketi de gün geçtikçe gücünü kaybetti. Mücadelenin bugününe baktığımızda her ne kadar dünle kıyaslanamayacak bir kamuoyu ilgisi ve kitlesellik yakalansa da bazı noktalarda hala önemli eksiklikler olduğunu söylemek mümkün. Yöre halkının, köylülerin mücadeleye ilgisinin cılızlığı direnişin ve dağın çeşitli yerlerinde gelişebilecek direnişlerin geleceği açısından endişe verici. Yöre köylülerinin içerisinde yer almadığı ve hatta öncülüğünü yapmadığı bir mücadelenin başarı şansı çok az. O yüzden bir yanda hali hazırda devam eden su ve vicdan nöbetinin devamı ve güçlendirilmesi için çaba gösterilirken, köylüyü bu direnişin içine ve önüne geçirecek bir çalışma da yapmak, köylerde direniş komiteleri-çevre koruma kurulları oluşturmak en acil görevlerin başında geliyor. 

DÜĞMEYE BASILMIŞ GİBİ!..

Kaz Dağı’nda Alamos Gold şirketinin yaptığı orman katliamına karşı "Su ve Vicdan Nöbeti" başlayıp, ülkenin dört bir yanından tepkiler çığ gibi yükseldiğinde aralarında anlı şanlı gazetecilerin, siyasetçilerin bulunduğu karşı cephede de bir hareketlenme oldu. Yıllar önce Bergama Köylülerinin yaptığı yaşam alanını koruma mücadelesinin bir benzeri, biraz daha küçük boyutlu olsa da bu sefer Kaz Dağında yaşanmaya başlamıştı. Yıllardır kullandıkları ve her seferinde işe yarayan bir yalanı yeniden tedavüle soktular; "Dış güçler-Alman Vakıfları" iftirasını! Bir yerlerden düğmeye basılmış gibi içerisinde bolca “Dış güçler-Alman Vakıfları-Necip Hablemitoğlu" sözcükleri geçen yazılar, haberler çıkmaya başladı.

BERGAMA'DAN BU YANA

Olayın özü şu; Bergama'da tarlasında, tütününde, pamuğunda çalışan Bakırçay'ın yoksul köylülerinin yaşam alanlarını korumak için verdiği mücadele aslında çok şeyi değiştirdi. Köylüler, tarlası, toprağı, suyu, havası için binler halinde yürüdüler. Ektikleri tohum, Gezi Direnişi'nde filiz verdi. İki ağaç için başlayan mücadele tüm ülkenin yaşam çığlığına, baskılara karşı isyanına dönüştü. Sonuçta, Bergama köylülerinin hem ülke içinde hem yurtdışında sempati uyandıran, direnişleri MGK tarafından "milli tehdit" olarak nitelenerek, sönümlendirildi.

Bu psikolojik savaşın en önemli aracı ise, Necip Hablemitoğlu'nun yazdığı "Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası" adlı kitabıdır. Bu kitabın büyük katkısı ile Bergama Köylülerinin altın madenine karşı direnişi "Almanya'nın, dış güçlerin bir kışkırtması" olarak damgalandı. Bergama köylülerinin mücadelesinde öncü olan isimlerinin de aralarında olduğu 15 kişi bu kitaptaki iddialar nedeniyle "Legal Alman Casusu" gibi 'komik' bir suçlama ile kendilerini DGM'de buldular. Hablemitoğlu'nun kitabına dair gerçekleri ana başlıklar halinde sıralarsak dün Bergama'nın, Cerattepe'nin, bugün Kaz Dağı'nın nasıl bir kumpasla karşı karşıya olunduğu ortaya çıkar;

RAPOR SAHTE, KİŞİ SAHTE, OYUN GERÇEK!

  1. Hablemitoğlu'nun yazdığı kitabın en önemli belgesi, Alman Kalkınma Bakanlığı'nın, "Türkiye ve Altın Konsepti Raporu" idi ve rapor 'SAHTE'ydi! Bu DGM davası sürecindeki resmi yazışmalarla ortaya konmuş durumda.
  2. Raporu Türkiye'deki bütün kurumlara verdiği ileri sürülen Prof. Dr. Metin Deliormanlı DİYE BİRİSİ HİÇ OLMAMIŞTI. Bu kişi hâlâ bulunabilmiş değil!..
  3. Hablemitoğlu'nun kitabında verdiği Türkiye-Almanya arasındaki altın ticaretine yönelik VERİLER DE GERÇEK DIŞIYDI!
  4. Bu kitaba dayanılarak DGM'de 15 kişi ile ilgili açılan dava yargılama rekorunu kırarak bitirildi. Çünkü DOSYA BOMBOŞTU!
  5. Hablemitoğlu, DGM'de görülecek olan bu Alman Casusluğu davasından 8 gün önce ÖLDÜRÜLDÜ!.. Öldürülmese idi, bugün sahte belge ve kişiler üzerine yazdığı ortaya çıkan, ama ölümünün ardından tüm bu gerçeklerin üzeri örtülüp "best seller" olan kitabı ile ilgili bir avukat ordusu tarafından 'sorgulanacaktı'.
  6. Hablemitoğlu öldürülmese idi yazdığı kitabın altın madencileri tarafından finanse edildiği, dağıtımının da bizzat altın madencileri tarafından yapıldığı ORTAYA KONACAKTI.
  7. Hablemitoğlu öldürülmese idi, o gün Bergama köylülerine, bugün tüm yaşam savunucularına yönelik ortaya konan "Arkalarında dış güçler var" iftirası açığa kavuşacak, altın madencilerinin bu KİRLİ OYUNU TERSİNE DÖNECEKTİ.

Son söz; attıkları iftiralar nedeniyle insan yüzüne çıkmaması gerekenler, bu oyun yeterince deşifre edilemediği için yıllardır aynı yalana sarılıyorlar. Başı sıkışan madenci, nükleerci, HES'ci aynı yalanı evirip çevirip kullanıyor.

Kaz Dağı mücadelesi daha yeni başlıyor. Dağın kırk yerinde birden işletme ruhsatı varsa kırk yerinde birden direniş ateşleri de yanacaktır, yanmalıdır...

Bu mücadele sürecinde ortaya atılan "dış güçler" yalanı da bu konudaki gerçek bilgilerin en geniş şekilde halka aktarılması ile tersine çevrilip, altın madencilerinin çıkarları için neler yaptığı-yapacağının kanıtı olarak mücadelenin bir aracı haline getirilebilir...


ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇMESİN

Sedat BAŞKAVAK
TÜMKÖYSEN Örgütlenme Uzmanı

“Ne olacak ki biz buradayız, maden sahası orada, bize ne zararı olabilir ki?” diyerek başlar konuşmalar. “Hem bak köyün gençleri iş güç sahibi oldular”, “Bak okulu da tadilat ettiler” sözleri ile devam eder konuşmalar. Hiçbir maden şirketi çevreye, tarımsal üretime, yaşam alanlarına ve köylüye gerçekte ne kadar zarar vereceğini söylemezler.

Köylü emeğinin karşılığını alamadığını görünce, köye gelen maden şirketi o ve işsiz çocukları için bir kurtuluş olur. Denize düşenin yılana sarılmasıdır bu durum. Emeğinin, alın terinin karşılığını alamayan köylü ekmek ve gelecek için maden ya da enerji şirketlerine mecbur kalır.

KÖYE GELEN MADEN ŞİRKETİ KURTARICI OLARAK GÖRÜLÜYOR

Gençlere iş vereceğiz derler ama uzun vadede geleceklerini yok edeceğiz demezler. Bir tarafta evlerden birer genç madende çalışıp para kazanırken diğer tarafta ise patlayan dinamitler ve köyün içinde, tarlaların meyve bahçelerinin yanı başında vızır vızır geçen ağır tonajlı nakliye kamyonlarının oluşturduğu toz bulutları nedeniyle verimsizleşen tarlalar, bağlar bahçeler oluşur. Önceleri bu senede böyle oldu denilse de sonraları bu sene de böyle olmasın diye daha çok ilaç daha çok gübre verilir. Evden madende çalışanın kazandığı para ilaca gübreye giderken düşen verimde eklenince madenden gelenin eve hayrı olmadığı gibi zararı daha büyük olur. Tabi çoğu köylünün üç kuruşa sigortasız, karın tokluğuna çalışması da cabası. Soma’da ölen 301 madencinin çoğunun çevreden köylüler olması, o nedenledir. Toprağın üstüne emek vererek ekip biçenlerin, karınları doymadığı için toprağın altına akıttıkları terin madende çıkan yangında ateşle kavrularak nefessiz kalmaları böyle bir katliamdır. Toprağın üstünde tarım yok edilirken altında canlar yok olur.

YERİN, ALTIDA ÜSTÜ DE PEŞKEŞ ÇEKİLİYOR

Küçük bir maden sahası oluşturacaklarını bunun içinde bir miktar alanda ağaç kesileceğini söylerler ama maden sahası kurulunca bir miktar ağaç yüz, iki yüz ağaca sonrada birkaç bin değil binlerce ağaca dönüşür. Kirazlı altın madeni için Tarım Bakanlığı 13 bin 400 ağaç kesildiğini belirtse de altın şirketi daha baştan 45 bin 650 ağaç kesileceğini ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporuna koydurmuş. Bir tespite göre ise 195 bin ağaç kesildiği ortaya çıktı. Demek ki yıkım daha büyük.  Kesilen ağaçların Tarım bakanlığı tarafından ihale ile satılarak yeni bir rant alanı oluşturması da “bu nedir arkadaş ülkeyi yönetenler sadece yerin altını değil üstünü de peşkeş çekmiş” diye düşündürüyor insanı.

SULAMA SUYUNDAN GEÇTİK, İÇME SUYUNA HASRET BIRAKIYORLAR

Köye uzak olunduğu için gürültünün duyulmayacağını, birkaç dinamitin patlatılacağını ama onunda çok önemli olmadığını söylerler. Çok değil altı yıl önce Merzifon Çaybaşı köylüleri; “ağaç, tarla, bağ, bahçedeki toz nedeniyle verim kaybı bir yanı. Evlerimiz çatlıyor, pencerelerimiz kırılıyor, hayvanlarımız doğum yerine düşük yapıyor, bıktık” diyerek patlatılan dinamitlerin açtığı zarara isyan etmişlerdi.  

Zaten gürültü patırtı değil bildiğin deprem etkili patlamalar sayesinde, dün gürül gürül akan pınarların kimisinin suyu azalırken kimisi de birden kesilir. Hem de öyle bir kesilir ki tıpkı kontörlü su sayacının kontörü bittiği için şıp diye kesilen su gibi. Öyle fısssss diye ses de gelmez çünkü patlayan dinamitler çoktan su kaynağının yolunu değiştirmiş ve köyün suyu bir anda yok olmuştur. Bunu bilen Malatya Dedeyazı köylüleri daha başlarken azalan sularının, haftada bir toplam 40 delikte patlatılan 4,2 ton dinamitle yok olacağını ve bırakın tarlalarını sulamayı, içme suyu bile bulamayacakları için maden şirketiyle dişe diş bir mücadeleye girişmişlerdi.

AKAN DERE ELİNDEN GİDER, ARI BAL ÜRETMEZ

Sadece suyun yolunu şaşırmaz, derende elinden gider denilse “dere nereye gidecek kardeşim” denilebilirdi. Dere bir yere gitmiyor ama derenin kullanım hakkı gidiyor, Ordu’daki Elekçi deresi de böyle olmuş. Samsun 7. Bölge Müdürlüğü, Elekçi deresi ve besleyen yer altı sularının kullanım hakkını madenci şirkete vermiş. Böylece köylülerin içme ve sulama suyunun kullanım hakkı şirkete geçerken yanı başına yüzlerce ton kimyasal atık depolama alanı ve altın ayrıştırmak için oluşturulacak siyanür havuzu da sadece altın madeni etrafındaki köylüleri değil derenin akıp gittiği bütün güzergahtaki köylülerin sağlığı ve tarımsal üretimini tehdit ettiği için itiraz edilmişti.

Engiz tepe bölgesinde yapılan altın madenciliğinde patlayan dinamitler ve hafriyat kamyonlarının yarattığı toz nedeniyle arı kovanlarında bal veriminin azaldığını söyleyen köylülerden biri “her yıl 300-400 kg kestane balı alırken maden çalışmaya başladığından beri 60 kg’ma kadar düştü” diyerek “bunların olduğu yerde arı bile bal yapmıyor” demişti.

YOLUN, YOLSUZA DÜŞMÜŞ, NEREDEN GEÇERSİN

Eğer şirkete ucuz işçi olursanız, yolunu şaşırıp kaybolan suyu, düşük yapan hayvanı, çatlayan evi, patlayan camı dert etmezseniz şirket yetkilileri dünyanın en iyi insanlarıdır. Bunları biraz dert ettiğinizde sizi yeniden kazanmak için köyün eskiyen okulu, boyası dökülen camisi onarılır mezhebine göre alevi köylere Cemevi bile yapılır. Hatta köy muhtarı ve kimi köylülere kamyon verilir, hafriyatta çalışır parasını ödersin denilerek köylü içeriden satın alınır. Ama yoook, “biz ne yaptık böyle, nasıl bir bela sardık başımıza” diyerek şirketin talanına ve tahribatına karşı çıktıysanız işte o zaman işler değişir. Dün meraya geçiş için ya da yaylaya çıkış için kullandığınız yolu bile tel örgü ile çevirir ve “buralar, bu yolda dahil benim maden ruhsat alanımda, sizi geçirmem der.” Velhasıl yolunuz yolsuza düşer ve kendi köyünüzde nereden geçeceğinizi şaşırırsınız.

YERLİ YABANCI FARK ETMEZ, PATRON HER YERDE PATRON

Dünyanın en büyük maden şirketi sahibinin Avustralyalı Gina Rinehart adında bir kadın olduğu söyleniyor. Kimi kaynaklara göre 15 kimisine göre ise 29 milyar dolar serveti var. Servetini 5-10 yıl içinde 100 milyar dolara çıkaracağı belirtiliyor. Küresel ısınmanın yalan olduğunu söylüyormuş, vergiye karşıymış, aynı zamanda da “Asya’dan ucuz işçi getirelim, çalıştıralım” diyen birisi. Soma Yırca’da termik santral inşaatı için 6 bin zeytin ağacını dozerlerle kestiren Kolin inşaat gibi, AKP iktidarı döneminde aldığı inşaat ve enerji ihaleleriyle yüzlerce kat büyürken halka ettiği küfürlerle hatırladığımız Cengiz İnşaat gibi Malatya’da yolu kapatan da, Ordu’da dereyi gasbeden de, Kaz Dağlarında 195 bin ağaç kesen Alomos Gold ve yerli iş birlikçisi Doğu Biga Madencilikte hepsi aynıdır. Üretim insanların ihtiyaçlarına göre ve doğayla uyumlu olmadığı gibi kar için yapılmaktadır.

Tarıma desteklerinin artırılması, et, buğday, pirinç, nohut, fasulye gibi tarım ürünlerinin ithalatın durdurulması, ilaç, gübre, mazot gibi maliyete etki eden girdilerin fiyatlarının ucuzlaması üretici köylülerin en önemli talepleridir. Fakat bütün bunlar olduğunda bile üretim yapacak temiz toprak ve su olmadığında ne üretim yapabilir ne de verim alabiliriz. Su ve toprak üretilemez ya vardır ya da yoktur. O nedenle varlığını doğanın yağmalanması ve insanın sömürülmesi üzerine kuran bu sistemin değişmesi için mücadele bugün daha da önem kazanmıştır. Suyumuza, toprağımıza, geleceğimize sahip çıkalım, atı alan Üsküdar’ı geçmesin.

ÖNCEKİ HABER

"Kaz Dağları sadece bir sıra dağ değil"

SONRAKİ HABER

Gazeteci Gençağa Karafazlı silahlı saldırıya uğradı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa