05 Ağustos 2019 03:10

‘Ankara’nın güvenli bölge tehdidi askeri olmaktan çok politik’

Arap basınında geçtiğimiz haftanın konulardan biri Suriye’deki güvenli bölge diplomasisiydi. Kimi analistler Ankara’nın tehditlerinin siyasi olduğunu, ABD’den taviz koparma çabası gösterdiğini yazdı.

Görsel: Pixabay

Paylaş

Suriye’de çatışmaların devam ettiği İdlib’de ateşkes sağlandığı açıklandı. El Kaide bağlantılı ve eski adı Nusra Cephesi olan Heyet Tahrir Eş Şam’ın (HTŞ) yanı sıra diğer cihatçı muhalif grupların kontrolü altında olan İdlib ve çevresinde, anlaşmaya rağmen yer yer çatışmalar sürüyor. Suriye’nin devlet ajansı SANA’nın haberine göre ateşkes, perşembe günü muhaliflerin ağır silahlarıyla birlikte İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi sınırlarından 20 kilometre çekilmeleri şartıyla imzalandı.

Al Vatan al Arabi gazetesi, Rusya ve Türkiye’nin Eylül 2018’de imzaladığı Soçi Anlaşması uyarınca Suriye ordusu ve radikal güçleri ayıran silahsızlandırılmış bölge kurulmasına, ağır silahların çekilmesine, radikal güçlerin bölgeden ayrılmasına karar verilmesine rağmen çatışmaların devam ettiğini yazdı.

İDLİB ATEŞKESİ KISA SÜREBİLİR

Middle East Online internet sitesinin yayınladığı haber-yorumda gerilimi azaltmak amacıyla yapılan anlaşmanın kapsadığı alanda HTŞ dahil bazıları Ankara tarafından desteklenen ya da gizli bağları bulunan İslami cihatçı gurupların ağır silahları ile birlikte bölgeden çekilmesini sağlamak için yaklaşık 12 gözetleme noktası kuran Türkiye’nin başarısız olduğu ifade edildi. Haberde, “Sahadaki gerçekler, HTŞ örgütü ile Şam arasındaki karşılıklı tehditler ortasındaki ‘İdlib ateşkesi’nin uzun süre dayanmayacağını gösteriyor” denildi.

‘ASTANA’DA STRATEJİK DOLANDIRICILIK’

Londra’da yayınlanan Suudilere yakın Al Arab gazetesinde Muhammed el Rimavi, “Astana’da Stratejik Dolandırıcılık Forumu” başlıklı makalesinde, başladığından bu yana Astana toplantılarının Rus planları çerçevesinde Cenevre Konferansının kapanmasına öncülük ettiğini yazdı. Bu forumun ayrıca İran ve Rusya’ya statü kazandırdığını vurguladı. El Rimavi, Birleşmiş Milletler’in Rusya’yı “Gerginliğin Azaltılması” kapsamında olan İdlib’in kuzeyindeki bölgede katliamları desteklemekle suçladığına dikkat çekti. El Rimavi “Bu, Moskova’ya karşı net bir BM iddianamesinin getirildiği nadir durumlardan biri” dedi.

El Rimavi’nin dikkat çeken diğer bir görüşü de Türkiye’nin neredeyse iki yıldan beridir gündemde tuttuğu güvenli bölge meselesinin İdlib’le ilgili dikkati dağıttığı yönünde.

‘TEHDİTLER ASKERİ OLMAKTAN ÇOK POLİTİK’

İdlib’le ilgili tartışmaların devam ettiği bir süreçte yine al Arab gazetesinden Hurşid Dali, Türkiye’nin sınır bölgesine harekatla ilgili tehditlerin “askeri olmaktan çok politik olduğunu” yazdı. Dali, “Asıl amaç Washington’u güvenli bölge konusunda tavizler vermeye zorlamaktır. Bu yönde bir görüşün oluşmasının nedeni, son zamanlarda ABD ile Ankara arasında güvenli bir bölge kurulması konusundaki görüşmelerde ABD’nin tutumunun Ankara’dan çok SDG’ye yakın olmasıdır” dedi.


ŞAM, İDLİB’DE ŞARTLI BİR ATEŞKES KONUSUNDA UZLAŞTI

Al Vatan el Arabi

Şam perşembe günü, Rusya-Türkiye arasında varılan silahlandırılmış bölge anlaşmasının uygulanması şartı ile Suriye’nin kuzeybatısındaki İdlib’de ateşkes konusunda anlaştığını duyurdu. Suriye Resmi Haber Ajansı (SANA) bunun Kazakistan’ın başkentindeki yeni bir müzakere turuyla aynı zamana denk gelmesine dikkat çekti.

Yaklaşık üç milyon insanın yaşadığı İdlib ve komşu bölgeleri, hastaneler, okullar ve semt pazarları dahil Nisan ayının sonundan bu yana Suriye ve Rus uçaklarının neredeyse günlük bombalamalarına maruz kaldı. Bu yoğun bombardımana Kuzey Hama kırsalında yoğunlaşan şiddetli çatışmalar eşlik etti.

SANA, askeri bir kaynağın, “Teröristlerin, gerilimi azaltma bölgesinin 20 kilometre derinliklerine geri çekilmesini ve ağır ve orta silahların bölgeden temizlenmesini kararlaştıran Soçi Anlaşması’nın uygulanması şartıyla, İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde perşembe gecesinden itibaren ateşkes konusunda uzlaşma sağlandı” dediğini aktardı.

Moskova, Şam’ın ateşkesi onaylamasını memnuniyetle karşıladı. Suriye’nin Rus Özel Elçisi Alexander Lavrentyev Reuters’e verdiği demeçte, “Suriye hükümetinin ateşkesi onaylama kararını memnuniyetle karşılıyoruz” dedi. Ancak, Lavrentyev, silahlı grupların anlaşmaya uymasına dair şüphelerinin olduğunu ifade ederek, “Büyük ihtimalle hükümet güçlerine yapılacak bazı provokasyonların durmayacağını” söyledi.

Bölge, rejim güçleri ve silahlı guruplar tarafından kontrol edilen alanları birbirinden ayıran, 15 ila 20 kilometre derinlikte silahtan arındırılmış bir bölgenin kurulması konusunda Eylül 2018’de Soçi’de yapılan Rus-Türk anlaşması kapsamında olmasına rağmen İdlib’de gerilim tırmanmaya devam ediyor.

Yine muhalif silahlı gurupların ağır ve orta silahlarının söz konusu bölgeden çekilmesini de kapsayan bu anlaşmanın uygulanması tamamlanmadı. Şam Türkiye’yi, anlaşmanın uygulanması konusunda ayak sürüyerek cihatçı grupları desteklemekle suçluyor.


İDLİB ATEŞKESİ, SURİYE’DEKİ TÜRK BAŞARISIZLIĞININ SINIRLARINI BELİRLEDİ

Middle East Online

Sahadaki gerçekler, HTŞ (eski Nusra Cephesi) örgütü ile Şam arasındaki karşılıklı tehditler ortasındaki İdlib ateşkesinin uzun süre dayanmayacağını gösteriyor.

HTŞ’nin hakim olduğu bölgede, Suriye rejim güçleri ile silahlı İslami grupları birbirinden ayıran 20 kilometre derinlikte silahsız bir bölge oluşturulmasını gerektiren ve geçen yıl eylül ayında imzalanan Rus-Türk anlaşması kapsamındaki gerilimi azaltma bölgesinde ilan edilen son İdlib ateşkesi gerilimi düşürme umudu verdi.

Ancak, sahadaki gerçekler, HTŞ ile Şam arasındaki karşılıklı tehditler arasında, Türkiye’nin ateşkesin sürekliliğini sağlamadaki başarı veya başarısızlık sınırlarının bir testi olduğu sürece bu ateşkesin uzun sürmeyeceğini göstermektedir. Bu kırılgan ateşkeste ihlallerin gerçekleşmeyeceğine dair kesin bir garanti yok.

Gerilimi azaltmak amacıyla yapılan anlaşmanın kapsadığı alanda, HTŞ dahil bazıları Ankara tarafından desteklenen ya da gizli bağları bulunan İslami cihatçı grupların ağır silahları ile birlikte bölgeden çekilmesini sağlamak için yaklaşık 12 gözetleme noktası kuran Türkiye’nin tüm çabaları başarısız oldu. Bu durum ateşkes konusunda Ankara’nın başarı sağlaması olasılığı üzerinde kuşkulara yol açıyor. Moskova, Türkiye’nin Soçi anlaşması uyarınca İdlib’teki gerilimin azaltılması anlaşmasının uygulanmasından sorumlu olduğunu söylüyor. Lakin İslamcı cihatçı guruplar silahları bırakıp bölgeden çekilmek istemiyor.

Türkiye, ulusal güvenliğini koruma adı altında ve aynı zamanda Kürt militanların rolünü azaltmak için bölgedeki varlığını güçlendirmek istiyor. Şam ise Türk ordusunun varlığını işgal olarak görüyor.


TÜRKİYE VE SDG: ÇATIŞMA MI, ANLAYIŞ MI?

Hurşid DAİL
al Arab

Gün geçmiyor ki Fırat’ın doğusuna ve Suriye’ye Ankara’nın terörist olarak nitelendirdiği Kürt kuvvetlerine yönelik düzenlenecek operasyonla ilgili en yüksek seviyeden Türk tehditlerini duymayalım. Türklerin Washington’ın böyle bir operasyonu yapmayı reddetmesine meydan okumasının yanı sıra; Türkiye sınırındaki alarm durumu, oraya daha fazla asker gönderme, üst düzey Türk ordusu komutanlarının sınır bölgelerine ziyaretleri belki de bu sürecin olasılığını gösteriyor.

Türk tehditlerinin bu yüksek tavanıyla, bu tehditlerin gerçekliği, bunların amacı veya amaçları hakkında birçok soru var: Türkiye ABD onayı olmadan bir askeri operasyon yapabilir mi? Ankara, Washington ile bir anlaşma yapmadan böyle bir operasyon yaparsa Türk-Amerikan çatışması görecek miyiz? Böyle bir operasyonun amacı bölgeyi zorla emniyet altına almak mı yoksa Afrin’de olduğu gibi bir işgal şeklinde mi olacaktır?

Türkiye’nin bu süreci Amerikan tarafıyla mutabakata varmadan veya anlaşma yapmadan yapmayacağına dair genel bir inanç var. Eğer böyle bir macera gerçekleşirse, bölgede Amerika askerinin varlığı nedeniyle ilk kez ABD-Türk doğrudan çatışmalarının kapısını açacak. Amerika'nın herhangi bir askeri harekatı reddetmesi ışığında Türkiye bu çatışmayla yüzleşecek durumda değil. Bu nedenle, Türk tehditlerini askeri olmaktan çok politik olarak görmek gerekir. Asıl amaç Washington’u güvenli bölge konusunda tavizler vermeye zorlamaktır. Bu yönde bir görüşün oluşmasının nedeni son zamanlarda ABD ile Ankara arasında güvenli bir bölge kurulması konusundaki görüşmelerde ABD’nin tutumunun, Ankara’dan çok SDG’ye yakın olmasıdır.

Bu bağlamda, özellikle iki taraf arasında güvenli bölgenin kurulması konusunda bir fikir birliği oluşması için yine Türk-Amerikan müzakerelerine dikkat çekiliyor. Bu tür bir anlaşmaya varılıncaya kadar, Türk tehditlerine ve bunların herhangi bir zamanda bir askeri harekata dönüşme ihtimaline dikkat çekilecek.

SDG, Türkiye’nin “Fırat Kalkanı” ve “Zeytin Dalı” gibi üçüncü bir operasyon olasılığı altında varlığının tehdit altında olduğuna inanıyor. Aralarındaki herhangi bir politik sürecin veya diyaloğun varlığını tanıması şartıyla, Türkiye’ye açık ve diyaloğa hazır olduğunu ise defalarca dile getirdi.

Hesaplara bakılacak olursa, sınırdaki askeri tırmanma senaryosunun amacının güvenli bir alanda uzlaşma sağlamak olabileceği söylenebilir. Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit ettiğine inandığı şartlar ve güvenceler altında... Bunun yanı sıra bu anlaşma; ilişkileri geren S-400 anlaşmasından sonra Türkiye-Amerika ilişkilerinde yeni bir başlangıç olabilir.


SURİYELİ MÜLTECİLER... KURBANLAR VE ARAÇLAR!

Muhammed NUREDDİN
al Halic

Dünyada ve özellikle Suriye’yi çevreleyen ülkelerde Suriyeli mülteciler sorunu, ufukta çözümü görülmeyen bir soruna dönüştü.

Sorun başlangıçta Suriye’deki rejim üzerine bir baskı aracı şeklindeydi. Suriye’de savaşın başlamasından birkaç hafta sonra sınırlarını açan Türkiye’de, Suriyelilerin ayrılmalarını teşvik etti. Ankara’nın niyeti ve hayata geçirdiği proje, birincisi, bu mültecileri iktidarı yıkmak için eğitilerek silahlı örgütlerde kullanılması, ikincisi de Suriye içinde nüfuz kazanmasıydı.

Bu örgütlerin en belirgin olanı Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) olarak adlandırılan yapının kurulmasıdır. Daha sonra bu unsurlar gayri resmi olarak bir Türk ordusunun tugayına dönüştüler. Türkiye, Suriye’deki  Fırat Kalkanı’ndan Afrin operasyonuna, bugün ise İdlib’deki genişleme savaşlarında ÖSO’yu eğitti, silahlandırdı, finanse etti ve kullandı. Kimse daha sonra Kıbrıs’ta, Kuzey Irak ve Azerbaycan’daki çatışma alanlarında kullanılıp kullanılmayacağını bilmiyor. Özellikle de Libya’da.

Zamanla Türkiye’deki Suriyeli mülteciler, AKP lehine bir seçim kozu haline geldi. Vatandaşlığa kabul edilen on binlercesi Adalet ve Kalkınma Partisi adaylarına oy verdi. Ancak Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük şehirlerde özellikle İstanbul ve Ankara’da belediye seçimlerindeki yenilgisinden sonra parti; Türk işçiler arasında toplumsal kaygının ve işsizliğin kaynağı oldukları bahanesiyle öfkesini bu mültecilere yöneltti. Türkler bu gelenlerden bıktı. AK Parti’den sandık başında intikam aldılar. Artık sosyal olarak ya da seçimlerde bir koz kartı değiller. Sadece ÖSO’da yer alanların yararı kaldı.

Bugün, bakanlar ve Adalet ve Kalkınma Partisi liderleri tarafından Suriyeli mültecilere yöneltilen büyük bir nefret kampanyası var. İktidar artık bu sorunun nasıl çözüleceğini bilmiyor. Geçtiğimiz birkaç gün içinde onları tekrar yerlerinden etmeye ve birçoğunun Türk ordusunun  Suriye’de bulunduğu bölgelere iadesine çalışıldı.

Irkçı kampanyanın mültecilere karşı zirvesi, Arapça isimleri taşıyan tüm levhaların kaldırılması ve bu dille herhangi bir yerin adlandırılmasının yasaklanmasıydı. Bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana resmi Türk bilincine dayanan kronik bir eğilimdir.

Ancak Türk planı ülke içindeki mültecilerden kurtulmayla sınırlı değil. Hükümet, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin bulunduğu alanlardaki mültecileri istihdam etmeye çalışıyor. Yetkililere; “Suriye’de Türk ordusunun bulunduğu alanların kaderi” sorulduğunda, onların esas sahiplerine geri verebileceklerini söylemektedirler.

Planı uygulamaya koyma ve mültecileri iade etme zamanı geldi. Özellikle Türkmen kökenli mültecileri Fırat ve Afrin bölgelerine yerleştirme planı, Suriye krizinin sonlanması durumunda bir baskı aracı olarak kullanılmaları yönündedir. Bu bölgelerde Suriye içinde Türk nüfuzu bulunacaktır. Bu noktada iki hedefin gerçekleşmesi hedeflenmektedir. Bunlardan ilki Suriye içindeki sınır boyunca bir Türk güvenlik bölgesi kurulması; ikincisi, 1920’de Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ı kapsayan Türk Misak’ı Milli Anlaşması’nın sınırlarına dönüştür.

ÖNCEKİ HABER

Gebze’de EYT standına yoğun ilgi: EYT’liler mücadelede kararlı

SONRAKİ HABER

Kaz Dağları’nda çadırlı nöbet eylemi sürüyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa