28 Temmuz 2019 03:02

Şimdi de emeklilerin hakları hedefte

Avrupa’nın gündeminde emeklilerin haklarını hedef alan düzenlemeler, kadın cinayetleri ve Boris Johnson vardı.

Fotoğraf: Pixabay

Paylaş

Fransa’da Cumhurbaşkanı Macron bu sefer de emeklilik alanındaki saldırılarını gündeme getirdi. Emekliye ayrılma yaşı resmiyette 62 olarak kalır görünürken, 64 yaşına kadar çalışmayanların maaşlarında kesintiler yapılarak süre fiili olarak uzatılıyor. Sendikalar yasaya karşı mücadele çağrısı yaptı.

Almanya’da kadın cinayetleri, bir imza kampanyasının konusu oldu. Kadın cinayetlerinin “aile dramı” ya da “namus cinayeti” denerek önemsizleştirilmesi, etik veya etnik hale getirilmesi eleştiriliyor ve olayın adının konulması, hukuki açıdan “kadın cinayeti” kavramının kullanılması, kovuşturulma cezalandırılmanın bu kavrama bağlı olarak yapılması isteniyor. İngiltere’nin gündeminde ise yeni Başbakan Boris Johnson, kırılmış ve bölünmüş Britanya’yı tekrar birleştirme ve adaletsizliği ortadan kaldırma vaatleriyle görevi devraldı. Fırsatçı ve bencil bir politikacı olarak bilinen Johnson, Brexit çıkmazını ve ona yol açan sosyal adaletsizliği çözmek için sert kararlar alacağını ileri sürdü. Alması gereken kararlar ise partisi, kabinesi ve kendisinin politik bakış açısına tezat; dolayısıyla samimiyeti daha yolun başında sorgulanıyor.


EMEKLİLİK SİSTEMİNİN BÜYÜK PATLAMASI

Le Monde
Başyazı

(Cumhurbaşkanı) Emmanuel Macron her şeyi sarsma taraftarı. Seçilir seçilmez iş yasasını köklü olarak değiştirerek bunu daha önce de göstermişti. 1993, 2003 ya da 2010 reformları gibi sadece emekliye ayrılma ya da tam emeklilik maaşı alabilmek için yapılması gereken ödenti süresi meselelerinde düzenleme yapmak yerine, Cumhurbaşkanı, emeklilik sistemini değiştirecek büyük kapsamlı bir reform başlattı. 1991’deki beyaz kitaptan bu yana ilk en derin büyük patlama bu olacak.

Macron seçim kampanyasında verdiği sözleri yerine getiriyor. 2025 yılında yürürlüğe girecek olan sistem bugün var olan 42 ayrı emeklilik sisteminin yerine geçecek ve yaşlılık sigortasını köklü olarak değiştirecek. Bu reforma göre, tam bir emeklilik maaşı olabilmek için artık hesaplanması gereken üç aylık dönem ya da yıl değil, elde edilen puan olacak.

Fakat mayınlı bir alanda, özellikle de bugüne kadar tüm hükümetlerin geri adım attığı özgün emeklilik sistemini ortadan kaldırarak yürüdüğünü bilen Cumhurbaşkanı, güçlü bir toplumsal karşı koyuşla karşı karşıya kalmamak için temkinli ilerliyor. FO ve CGT (Sendika konfederasyonları) 21 ve 24 Eylül için şimdiden gösteri çağrısı yaptılar.

Sanki önlemlerinin sertliğiyle tüm sendikaların öfkesini çeken işsizlik maaşı reformunun üzücü hatırasını unutturmak istiyormuş gibi, Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) önünde 11 Haziran’da sosyal adalete ne kadar bağlı olduğunu ilan etmesinden tam bir hafta sonra Macron (emeklilik konusunda) sendikalarla diyalog başlatmak istediğini gösterdi. Bu (emeklilik) dosyayı yöneten Yüksek Komiser Jean-Paul Delevoye’ın isteğini yerine getirerek, tasarruf yapmak için sosyal sigorta kurumunun 2020 finans yasası tasarısında parametrik önlemler sunmadan vazgeçti. Böylesi bir önlem sistemik bir reform isteyen CFDT sendikası açısından bir savaş ilanı olarak algılanabilinirdi. 50 bin devlet memurunun işine son vermeme kararı da sendikalara yönelik bir göz kırpmadır.

Delevoye’ın önerileri son aşama değil. Bunlar içinde, temenniler düzeyinde olumlu yönler de var, örneğin ölümünden sonra emeklinin eşine yapılan ödenti sisteminin eşitlendirilmesi ya da eşitsizliklerin azaltılması gibi. Fakat emeklilik maaşının hesaplanmasının değiştirilmesiyle –maaşlar böylelikle çalışanların en yüksek maaş aldıkları 25 yıl, memurların ise son 6 ayı üzerinden değil, tüm mesleki hayatları üzerinden hesaplanacağı için– kaybedenler de olacak. Diğer yandan emekliliğe ayrılma yaşına dokunmayarak –62’de kalmaya devam edecek- emeklilik maaşından kesintiler yaparak tam maaş yaşı olarak belirlenen 64 yaşına kadar çalışmaya teşvik etmede bir iki yüzlülük var. Bu büyük patlamada daha hâlâ kimi konulara açıklık getirilmesi gerekiyor.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


ALMANYA’DA KADIN CİNAYETLERİ

Sonja GERTH
Taz

Almanya’da kadın cinayetleri çoğunlukla önemsizleştiriliyor. Geçen yıl, 123 kadın eşi ya da eski eşi tarafından öldürüldü. Bu, her iki ila üç günde bir kadının aile içi şiddet nedeniyle öldüğü anlamına geliyor. Ancak bu rakamlar buzdağının sadece görünen kısmı. Buna cinayete teşebbüs, ciddi bedensel zarar, tecavüz, istismar ve failin eşi olmayan kadınları da öldürmesi eklenmek zorunda. Almanya’daki kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddete dair güncel bir genel bakış elde etmek isteyen herkes, Profesör Kristina Wolff’un change.org adresindeki dilekçesini takip etmek zorunda: Orada neredeyse her gün, istatistiklere dahil olmayan yeni bir şiddet olayı belgeleniyor. Bilinmeyen sayılarda birçok kurumun sorumluluğu gizli: Özetle devlet, bu ülkedeki kadınları şiddetten korumaktaki görevinde başarısız oluyor. Medyada kadın cinayetleri hakkındaki haberlerde genellikle “aile dramı” adı verilen marjinal bir not görüyoruz. Sadece son yıllarda ara sıra “kadın cinayeti”nden söz ediliyor ama Federal Hükümet hâlâ Almanya’da kadın cinayeti terimini kabullenmeyi reddediyor.

ATAERKİL VE AYRIMCI FİKİRLER

Kadın cinayetleri ve kadınlara yönelik şiddetin kovuşturulması ve mahkum edilmesinde hâlâ ataerkil ve ayrımcı fikirler egemen.

Juliet H, 2017 yılında eski eşinin şiddetinden korktuğu için kadın sığınmaevine kaçtı. Yine de Aralık 2018’de onun tarafından öldürüldü. İddianamede öldürmekten değil öldürmeye teşebbüsten söz edilmekteydi. Argüman, eşi geçmişte aşırı şiddet uyguladığı için Juliet H’nin eşinin ona saldıracağını tahmin etmesi ve tedbir alması gerektiği şeklindeydi. Bu nedenle, öldürme değil, öldürmeye teşebbüs söz konusuydu. Almanya’da Juliet H. davası istisnai bir vaka değil. Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne (CEDAW) sunulan CEDAW İttifakının raporu bu konuda çok önemli. Çünkü mahkeme, eski eşin öldürmeye teşebbüsünü izlenebilir/tahmin edilebilir ve hafifletici olarak değerlendirdi. Kadınlara yönelik cinayet konusunda Almanya’nın kadın cinayetlerinin en yüksek olduğu Meksika’dan öğreneceği çok şey var: Kadın hakları savunucuları orada uzun bir yol katetti. 1990’ların başında, Ciudad Juárez’de yoğun kadın cinayetleri gerçekleşti. Cesetler halka açık yerlere bırakıldı ve aşırı şiddet izleri taşımaktaydılar. Medya ve yetkililer “aile dramı”ndan bahsettiler ve kurbanları öldürülmelerinden sorumlu tuttular: Çok kısa etek giymişler, arkadaşlarıyla evden kaçmışlar ya da geceleri dışarı çıkmışlardı. Bu cinayetlerin ardındaki ortak nedenin ataerkil sistemden kaynaklanan yapısal ayrımcılık ve kadın nefreti olduğunu kabul etmek, kurbanların aileleri ve destekçilerinin uzun erimli mücadelesini gerektirdi. Güney Afrikalı Sosyolog Diana Russell veya Meksikalı Antropolog Marcela Lagarde kadın cinayeti (İspanyolca kullanımı femicidio) tanımıyla kadınların kadın oldukları için öldürüldüklerini kamuoyu bilincine çıkarmaya çalıştılar.

BAĞIMSIZ BİR SUÇ OLARAK KADIN CİNAYETİ

Böyle bir cinayet biçiminin var olduğu ve özel muamele gerektirdiğine dair politik farkındalık Meksika’da Almanya’dan çok daha yüksek. 2007 yılı başlarında, kadın cinayeti terimi “kadınların şiddet içermeyen bir yaşama erişimlerine ilişkin yasa” da yer aldı. 2012 yılında ayrı bir suç oldu ve rakamlar pek değişmese, kötü kalsa da- Meksika’da her gün dokuz kadın öldürülüyor- soruşturma makamlarının kadın cinayetleri konusunda izlemesi gereken özel bir protokol var. Cinsel şiddet kullanıldı mı? Mağdurun aşağılanması için küçük yaralanmalar oldu mu? Mağdurun yaşamında şiddet veya tehditler var mıydı? İşte tüm bunlar kadının sadece kadın olduğu için öldürüldüğünün kanıtları. Yasanın amacı, ataerkil sistemin kadını mahkum ettiği ekonomik, toplumsal ayrımcı ilişkilerin, eşitsizliğin de hedefe konulması ve şiddetin köklerinin kurutulmasıydı.

Meksika’da kadınlar, toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanmasını, kadının zayıf, güçsüz, yardıma muhtaç, zavallı pozisyondan kurtarılmasını, bu konuda adım atılmasını hedef alarak yasal haklar elde ettiler ve en azından kadın cinayetlerini aile dramı, “kendim ettim kendim buldum”, “kendi düşen ağlamaz” olmaktan çıkardılar.

Devletin görevi kadın erkek eşitliğini sağlamak, toplumsal eşitsizliği ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak olmalı. Almanya’da kadın cinayetleri “femicidio” olarak tanımlanmalı, özel cezalandırılmalı ve bu cinayetlerin ortadan kaldırılması için köklü önlemler alınmalı. Dünyanın en zengin, en gelişmiş ülkelerinden olan bu ülkede hem yetkililerin hem de kadınların Meksika’dan öğrenmesi gereken çok şey var.

(Çeviren: Semra Çelik)


BORIS JOHNSON BREXIT’E YOL AÇAN EKONOMİK KOŞULLARI DEĞİŞTİRECEK Mİ?

Larry ELLIOT
Guardian

Boris Johnson’un May kabinesindeki bakanları acımasızca temizlemesi herkesi şaşırttı fakat yaklaşımı devasa kayıplar veren, bir zamanlar büyük olan bir şirketin yeni genel müdürününki ile aynı. İşletmeler bu koşullarda acımasız olurlar; eski, başarısız yönetici ekipleri yerine değişime kendini adamış bir grubu getirirler.

Bu stratejinin iki ayağı var. İlki Britanya’yı 31 Ekim’de AB’den çıkarmak. İkincisi ise Brexit sonrası hayatın devam ettiğini göstermek; erken bir seçim için gerekli zemini hazırlayacak seçmen-yandaşı bir bütçe bunun başlangıç hamlesi. Britanya, kendisi de amansız bir optimist olan, Ronald Reagan’ın 1980’lerde yaptığı türden bir sağ Keynesçiliğin eşiğinde.

Johnson kendine güvenin ve bütçe ikramiyelerinin kendisini bir yere kadar idare edeceğini biliyor ya da bilmeli. May ve ekibinin ayrılırken verdiği mesaj ekonominin temelde sağlam olduğu; tarihin en düşük işsizlik oranına ve yaşam koşullarındaki ılımlı iyileşmeye dayanan bir yorum.

Görünürde sağlıklı işçi pazarı aslında düşük ücretler ve iş güvensizliğinin pompaladığı, işlevsiz ekonomiyi görünmez kılan bir Potemkin köyü. Muhafazakar Parti içerisindeki AB taraftarı ve karşıtlarını birleştiren tek şey modern Britanya’nın durumu üzerine kurdukları hayal dünyası.

Britanya on yıllar boyunca ürettiğinden daha fazlasını harcadı ve sonuç olarak G7 ülkeleri arasında cari açığı en büyük olan ülke. Bu büyüklükte açıklar geçmişte ekonomik krizlere yol açmıştı. Cari açık yakından incelenirse görülecek olan 1980’lerden bu yana sanayi ticaretteki devasa açığın hizmet ve finans sektörleri tarafından bir oranda karşılanması olacaktır. Kısacası, Birleşik Krallık sanayi temellerinin içini boşaltırken City’yi (Londra finansal merkezi) küresel bir finans merkezine dönüştürmüştür.

1990 ve 2000’li yıllardaki ekonomik büyümenin sebebi ucuz ithalatın enflasyon baskısını zayıflatması ve faiz oranlarını düşük tutma imkanı sağlaması, tüketicinin borç oranlarını artırarak daha pahalı emlak alma fırsatı sağlamasıydı. Artan emlak fiyatları halkın kendini olduğundan daha zengin hissetmesini sağladı. Daha büyük evler almak ve onları tamir etmek için borçlandılar. Şahsi borçlanma hızla yükseldi.

Kısa-dönemli bir emlak balonu David Cameron’a 2015’te seçimi kazandırdı fakat artan fiyatlar bir sonraki jenerasyonu emlak alamaz kıldı. 30-yaş-altı emlak sahipliği oranı çöktü. 1970’lerden bu yana emlak fiyatlarında doğal artıştan yararlanan jenerasyon artık yaşlanıyor. Önümüzdeki yıllarda Britanya, bakım ücretleri pahalı olan daha uzun yaşayan emekliler ve onlara destek olmakta zorlanacak daha dar bir çalışan nüfusa sahip olacak. Seçenek yaşlı jenerasyona kendi bakım ücretlerini ödetmek ya da çalışan nüfusun bu masrafları karşılamak için daha fazla vergi ödemesini istemek arasında olacak.

Britanya’nın bir bütçe açığı sorunu; Londra’ya karşı ülkenin gerisi sorunu; borç sorunu; evsizlik ve sosyal bakım sorunu var. Johnson’un bunların bazılarına değinmiş olması farkındalığına işaret ediyor. Hepsi de büyük bir uyarı ikazı olan, Brexit öncesi mevcut sorunlar.

May, Brexit oylaması olmamış gibi davranamazdı ve Britanya’yı AB’den çıkarırken bu oya sebep olan “yakıcı adaletsizlikleri” çözeceğini vadetmişti. İkisini de beceremedi.

Johnson hızlanmak istiyor ve hem Brexit hem de ona yol açan koşullara daha sert yaklaşacağı mesajını veriyor. Hedefi Muhafazakar-İşçi oylarının yakın olduğu bölgelerdeki seçmen kesim.

Referandum sonucuna yol açan ekonomik sıkıntılara çözüm bulma yetisini iddia eden Thatcherci Sajid Javid ve Liz Truss’ın üyeleri olduğu böyle bir kabinede bir ikilem mevcut. Brexit’in sebepleri solcu ekonomik siyasetin değil 1980’lerde Thatcher’in sanayi üretimini tamamen ortadan kaldıran siyaseti ve 2010 sonrası güçsüz ve korunmasız nüfusu hedef alan tasarruf politikaları.

Brexit’in sebeplerinin üzerine gitmek işletme kültürünün üzerine giderek yatırımı tetiklemesini sağlamak demek. Britanya’nın dördüncü endüstriyel devrimde lider olabilmesi için devletin toplum içinde rolünü yeniden düşünmek demek. Özellikle kuzeyde altyapıya yatırım yapmak demek. Devasa bir ev inşası programı demek. Kısacası, serbest piyasanın her zaman haklı olduğunu iddia eden politikacıların atmayacağı türden adımlar atmak demek.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)

ÖNCEKİ HABER

Tarım işçisi kadınların gerçeği çadır, hayali beton ev!

SONRAKİ HABER

EMEP Kocaeli İl Başkanı Arzu Erkan: Türkiye'nin üçüncü bir yola ihtiyacı var

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa