28 Temmuz 2019 03:22

Tarım işçisi kadınların gerçeği çadır, hayali beton ev!

Adana’da mevsimlik tarım işçisi kadınlarla yaşama koşullarını ve taleplerini konuştuk.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Seren ELATAŞ
Volkan PEKAL
Adana

Sezona Adana’da başlayan mevsimlik tarım işçileri budama, ekim, patates, soğan işleri azalınca İç Anadolu Bölgesi’ne geçti. Geriye domates, biber ve az sayıda pamuk işi için Adana’daki yerleşik tarım işçileri ter döküyor. Yerleşik desek de büyük bir kısmı hâlâ çadırlarda yaşıyor. Çadır yaşamında da yine yükü kadınlar çekiyor. Çadırlarda konuştuğumuz kadınlar elektrik, su sıkıntısı içerisinde çamaşırları, bulaşıkları, günlük işleri nasıl zorluklarla hallettiklerini anlatıyor. En büyük hayalleri ise beton bir ev.

KADINLARIN ÖMRÜ ÇADIRLARDA GEÇİYOR

Tarım işçilerinin barındığı çadırlara ulaşmak için Solaklı’da Tuzla yoluna sapıyoruz. Üzerinde ilerlediğimiz Tuzla yolu sırasıyla Çağırkanlı, Kadıköy, Cırık, Yassıveren, Çavuşlu köylerinden geçiyor. Yol boyunca kanal kenarlarında kurulmuş çok sayıda çadırla karşılaşmak mümkün. Çağırkanlı köyü yakınlarında kurulu çadır alanında duruyoruz. Burada Ayşe’nin çadırına konuk oluyoruz. Eşi ile birlikte dinleniyorlar. Ziyaret ettiğimiz çadır yıllardır sabit olduğu için tabanı beton üzerine yerleştirilmiş ve üzeri halıyla kaplanmış. Çadırın çevre duvarı kamışlarla örüldüğü için hava sirkülasyonu var. Burada Ayşe’ye misafirlik için gelen Şemsa ile konuşuyoruz. 35 yaşındaki Şemsa Çelebi, yaşamının büyük bölümünü toprakta çalışarak geçirmiş. Urfa’dan çıkıp aylarca il il gezen birçok tarım işçisi gibi kendisine ait bir toprağı olmadığı için başkalarının tarlalarında alın teri dökmüş. Şemsa, tarladaki işlerin yanında ev işleri ve çocuk bakımından da sorumlu. Yaşamının büyük bölümünü çadırda geçiren Şemsa’ya ev denince aklına ne geldiğini sorduğumuzda “2 katlı bir evim olmasını isterdim” diyor ve çadırda yaşamanın sıkıntılarını anlatıyor, “Sivrisinek var. Hava çok sıcak. Ev işleri çok. Buzdolabı yok, çamaşır makinesi yok, vantilatör yok... Bunlar olsa biraz daha rahat olurduk...”

KUMALIK, HASTALIK, YOKSULLUK...

Çok eşli bir evlilikte ikinci eş olmanın zorluklarını yaşıyor Şemsa. Evde ekmek açıyor, temizlik yapıyor, çamaşır yıkıyor, çocuğa, keçiye bakıyor. Üstelik çadır hayatından dolayı sürekli hasta. Güneşten başı ağrıyor ve hastalandığı zaman para olmadığından doktora gidemiyor. Ancak hak ettiği değeri görmediğini düşünüyor. Şemsa’nın tek çocuğu var. Kızı Elif sürekli yanında. Kuması küçük çocuklara bakmak için Urfa’da kalmış. Kumasının erkek çocukları var. Daha fazla değer görmek için Şemsa da erkek çocuk istiyor. Oysa daha 35 yaşında stresten, hastalıktan adet görmemeye başlamış. Para olmadığı için de tedavi göremiyor.

Şemsa Urfa’da köyde okula gidememiş. Tarımda çalışmış hep. Evlenince de tarım işçiliğine devam etmiş. Resmi evli olmadığı için güvencesi de yok, yeşil kartı da; “Para olmadığı zaman doktora gidemiyorum. Eşimin çocukları yeşil karttan yararlanabiliyor. Ama Elif benim üzerime olduğu için yararlanamıyor. Ben de başımın, dişimin ağrısıyla çalışıyorum” diyor.

‘YAŞAMAK İÇİN ÇALIŞMAK ZORUNDAYIZ’

Ayşe de 20 sene önce Urfa’da iş olmadığı için Adana’ya taşınmış. 20 yıldır çadırda kalıyor. Önceleri mevsimlik olarak çalıştıklarını anlatan Ayşe, yerleşik olarak Adana’da kalma nedenlerini evde çalışacak nüfusun azalması olarak açıklıyor. Çocukların tamamı evlenince evde çalışan bir eşi kalmış. Bir de başka çadırda kalan oğulları kendilerine destek oluyor. Ne kendisinin ne eşinin güvencesi var. Hayatları boyunca tek güvenceleri çalışan çocukları ve kendi sağlıkları olmuş. Ölene kadar çalışmak zorunda olduklarını söylüyor. Ancak 15 yıldır şeker hastası olduğu için artık tarlada çalışamıyor. Ocak başındaki işler yine de onun üzerinde. Tarladan gelecek işçilere yemek yapıyor. Ev işlerinde eşi yardımcı oluyor. Çünkü ağır döşekleri artık kaldıramıyor Ayşe.

Oğlu da hasta ama buna rağmen mecburen tarlaya gittiğini söylüyor. “Ekmek için mecburuz. Sigortamız olsaydı geçinebilirdik. Emekli olurduk, buralarda olmazdık” diyor.

BİTMEYEN DERT: SİVRİSİNEKLER

Çadırlar genellikle su kanallarının kenarına kuruluyor. Tuvaletler de kanal kenarında olduğu için sivrisinekler, Çukurova’nın nemli sıcak havasıyla birlikte çadırda yaşayanlar için en büyük sorunlardan biri haline geliyor. Sineklerin kaynağına bir müdahale yapılmadığı için yoldan ilaçlama araçları geçse de sineklerin uzaklaştırılması mümkün olmuyor. Sineklerin çok önemli bir sorun olduğunu söyleyen Ayşe, “Belediye buraya ilaçlama yapmıyor. Devlet bize bakmıyor, yardım da yok. Burada sürekli hasta oluyoruz. Ancak acil bir hastalık olduğunda ambulans geliyor, hastaneye bırakıyor. Dönüşte başımızın çaresine bakıyoruz. Hastaneler için Adana’ya kadar gidiyoruz” diye anlatıyor.

Ayşe’nin gelecek için bir beklentisi yok. Çocuklarını da tarlada hep birlikte çalıştıkları için okutamamış, ancak torununun okuyup bunları yaşamasını istemediğini söylüyor.

MÜLTECİLER DE ORTAK SORUNLARI PAYLAŞIYOR

Çavuşlu’da bu kez de Suriyeli bir kadınla görüşüyoruz. Ama geri gönderilebileceği endişesinden ya da olur da Suriye’ye dönerse orada Esad rejimi ile sorun yaşayabileceğini düşündüğü için bilgilerini paylaşmak istemiyor. Suriye’den 5 sene önce gelmişler. Suriye’de belediyede işçilik yapan eşi Urfa’da da Adana’da da iş bulamayınca akrabaları aracılığıyla tarımda çalışmaya başlamışlar. 7 çocuğu var, şimdi de hamile. Büyük çocuklar işte, küçükleri Kur'an kursunda. Kendisi akşam için yemek hazırlıyor. Ev işlerinde tek desteği çalışan iki çocuğundan 14 yaşındaki kızı. Kızı eve gelince ev işlerine yardım ediyor. İki ayda bir erzak yardımı geldiğini söylüyor ancak kısa sürede tükenen yardımın hayatlarında bir değişikliğe neden olmadığını anlatıyor.

DİYARBAKIR’DAN ADANA’YA GEÇİM DERDİ...

AYNI yol üzerinde Tuzla’ya doğru ilerlerken Çavuşlu yakınlarındaki kanalın kenarında sağlı sollu dizilmiş çadırlarda duruyoruz. Burada aynı aileden iki kadınla konuşuyoruz. Diyarbakır’da köylerinde geçinemeyince Adana’ya gelmişler. “Aşiret” olduklarını söyleyerek isim ve fotoğraf vermek istemiyorlar. H.K. de Şemsa gibi ikinci eş. Eşinin ve kumasının yaşlı olduğunu söylüyor. Bunun için ev işlerini kendisinin yaptığını, evdeki çocukların ve gençlerin tarlada çalıştığını anlatıyor. H.K’nin gündelik yaşamı diğer kadınlardan çok farklı değil, “Yaz kış buradayız, ekim yapıyoruz, toplama işi yapıyoruz. Domates, patates, karpuz, biber topluyoruz. Ev işlerini yapıyoruz, çamaşır yıkıyoruz, ekmek yapıyoruz; yemekti, bulaşıktı... Diyarbakır’da idare edemediğimiz için buraya geldik. Köyde ev var. Hayvana bakıyorduk, ama para etmedi. Pamuk ekiyorduk o da para etmedi. Biz de mecbur kalktık buraya geldik.”

‘ÇAMAŞIR ÇİTİLEMEKTEN ELLERİM PARÇALANDI’

H.K. ile akraba olan E’nin hikayesi de aynı. Çadır yaşamının zorlularından yakınan E. sıkıntılarını saymakla bitiremiyor, “Sıkıntı çok... İdareten bir tuvalet var. Banyo desen aynı şekilde, rüzgar olsa, yağmur yağsa ekmeğimiz yok. Mecbur yemek yapacaksın çocuklar aç, Çok zorluklarla karşılaşıyoruz. Elektrik var. Köyden çektik ama sadece televizyonu kaldırıyor. Çamaşır makinesini, buzdolabını kaldıramıyor. Domatese gidiyorlar, domates lekesi kolay çıkmıyor. Çitilemekten ellerim parçalandı. Yemek yapıyoruz sabaha kadar bozuluyor, ekmek bozuluyor. Ekmeği de her gün yapamıyor insan, makine değiliz. Akşam çocuklar işten gelince soğuk su içemiyor. Çocuk ‘Buz gibi kola olsa’ dediğinde anne olarak içim cız ediyor. Sivrisinek çok. Akşam olunca cibinliklerin altına giriyoruz. Hayat bitiyor, yatıyorsun.”

KADIN HASTALIKLARI İŞKENCEYE DÖNÜYOR

Hastaneye gidince masrafları kendilerinin karşıladıklarını anlatan E. kadınların daha fazla zorluk yaşadığını anlatıyor, “Kimsenin sigortası yok. Hastalanıyorsun, doktor yok. Genç kızlarımız hastalanıyor, kadın hastalıkları yaşıyorlar. Ağrısı bacaklarına, dizlerine atmış, ama o şekilde çalışmak zorunda kalıyorlar.”

Kadınlarla erkeklerin aynı işi yaptığında aynı ücreti aldığını dile getiren E, “Erkekler sulamaya gidiyor, kamyon yüklüyor. O zaman iş ağır olduğu için daha fazla alıyor. Biz bir kart (Elçiden daha sonra parasını almak üzere alınan bir yevmiyelik kartvizit) alıyorsak onlar 1.5 kart alıyorlar. Yevmiye de çok az. Çocuklarımız sabah 7’de tarla başında oluyorlar, akşam 5’te bırakıyorlar. Günlüğü 50 lira. Bir mutfak tüpü 110 lira, iki gün çalışacak bir tüp alacağız. Şeker alıp çocuklara çay bile içiremiyorum” diyor. E, kız çocuklarının işten sonra evde yemeğin hazırlanması, işe gitmediğinde kalan işlerin yapılması gibi görevleri olduğunu belirterek “Erkekler gelince oturuyor. Onlar iş yapmıyor” diyor.

‘BİZ İSTEMEZ MİYDİK EVİMİZ OLSUN, ÇOCUKLAR OKUSUN’

Geleceğe dair umutsuz olduğunu dile getiren E, “Bu yevmiye ile bir yere kımıldayamıyoruz. Ancak karnımızı doyuruyoruz. Nereye kadar giderse buradayız. Belli bir yolumuz yok. Yaşamak için çalışıyoruz. Buna da yaşamak denirse... Akşamları bir soğuk su içemiyoruz. Pamuk para etseydi zaten bu hayatı yaşamazdık, çocuklar okula giderdi. Biz istemez miydik bir evimiz olsun, çocukların odası olsun, çocuklar okula gitsin, ders çalışsın, çamaşırımızı makinede yıkayalım, suyumuzu dolaptan içelim. Ama mecburiyetten buradayız” diyor.

Reklam
Reklamsız Evrensel için abone ol
ÖNCEKİ HABER

ABD Yüksek Mahkemesinden Trump’ın “duvarına” fon onayı

SONRAKİ HABER

Şimdi de emeklilerin hakları hedefte

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...