29 Haziran 2019 17:14

Taleplerin gerçekliği ve güncelliği

Müzakere sürecinin sona ermesiyle birlikte Kürt halkı 35 yıllık çözümsüzlük sürecinde 12 Eylüllerden, kontrgerilla ve JİTEM’ in kol gezdiği yıllardan hiç de geri kalmayan bir iktidarla karşı karşıya.

Fotoğraf: DHA

Paylaş

Uğur DÜZGÜN

ELAZIĞ

Müzakere sürecinin sona ermesiyle birlikte Kürt halkı 35 yıllık çözümsüzlük sürecinde 12 Eylüllerden, kontrgerilla ve JİTEM’ in kol gezdiği yıllardan hiç de geri kalmayan bir iktidarla karşı karşıya kaldığını söyleyebiliriz. Demokraside savunulacak bir cephe varsa en zorlularından birini Kürt halkının göğüslediğini de söylemek mümkün. Ki yıllar sonra AKP iktidarının koltuğunu sallayan 7 Haziran seçimlerinde aldığı misyonu, ‘solculara’ verdiği demokrasi dersini de unutmamak gerekiyor. Sallanan koltuğunu tekrardan sağlama alan AKP iktidarı ise bölgede kentleri yıkmaktan, Kürt siyasi temsilcileri tutuklamaktan, halkın iradesine kayyum atamaktan hiçte çekinmemiş, üstelik seçim çalışmalarının gündemine koymuştu.

KÜRT KENTLERİ VE MEVCUT SİYASET

Kürt illerinin yeniden dizaynı süreci iktidarın tek adam rejimi inşasında önündeki engellerden birini “ortadan kaldırmak” hedefiyle seyir aldığını görebiliriz. Kendi tekeline peşkeş çekilen arsalar, saraydan açık arttırmalarla açılan işletmeler ve aslında en görünür olanı da kayyumlar. Kayyumlardan geri alınan belediyelerde kayyumlar yönetimince sarayın birer alt prototipinin bölge illerinde uygulandığını görebiliriz: lüks ve şatafatın hükmü ve belediye imkanlarınca sermayeye açılan rant. Bunun karşısında ise kendi mahallerinde doğal bir dayanışma ve paylaşım kültürüne sahip Kürtlerin evlerinden edilip borçlarla TOKİ’lere mahkûm edilmesi. Yapılanlar yalnızca bununla da sınırlı kalmamakta elbette. Türkiye’nin ekonomik açıdan en geri kalmış kentlerinin Kürt kentleri olduğunu biliyoruz. Bunun bir rastlantıdan öte bir durum olduğunu da. Bölge illerinde bugüne kadar yapılan tüm yatırımların Türk burjuvazine ucuz kullanım kaynakları, ucuz arsa, ucuz işgücü veya Kürt burjuvazisine devletle iş birliği için bir hediyeden öteye gitmediği söylenebilir. Ayrıca köye dayalı üretimin ve kışlık geçimini yazın köyden elde ettiği gelirle veya besinle sağlamaya çalışan Kürtlerin artık bu imkânlara sahip ol(durul)maması da geçmişe oranla gittikçe yoksullaşan bir alt tabakayı bize gösteriyor. Devlet erkânından da rahatlıkla bu bulgulara rastlayabiliriz. Örneğin TÜİK verilerine göre Türkiye’deki yoksulların üçte biri (yüzde 33.8’i) 10 Kürt kentinde; Diyarbakır, Urfa, Mardin, Batman, Siirt, Şırnak, Van, Hakkari, Muş ve Bitlis’te yaşıyor. Türkiye genelinde % 14.5’a tırmanan işsizlik oranı bölgede %35’lere çıkmış durumda. Yusuf Karataş’ın: “ Bir yandan savaş ve öte yandan iktidarın tarım ve hayvancılıkta bağımlılığı arttıran politikaları bölgedeki üreticileri ciddi bir yıkıma uğratmış durumda”* tespiti bugün Suriye savaşı ve ülkeye gelen mültecilerden sonra tablo biraz değişmiş olsa da bölgede yaklaşık 2 milyon mevsimlik tarım işçisi bulunmasının nedenini bu yıkım politikalarında aramak gerekir.

DEĞİŞEN DENGELER VE ÇÖZÜM POTANSİYELLERİ

Bu tabloya iktidarın Bölge’yi Türkiye’nin Çin’i yapma (Kirli teknolojileri bölgeye taşıma ve işsizliğin güvencesiz-düşük ücretli çalıştırma için kullanılması) politikasının sonucunda bölgenin çeşitli kentlerinde tekstil-maden gibi sektörlerde açılan işletmelerde kölece çalışma koşullarına mahkûm edilen on binlerce işçiyi de eklemek gerekiyor. Bu tabloyu İŞKUR’un bölgede Kürt işsiz-yoksullarını terbiye edip iktidarın politikalarına yedeklemek ve ayrıca iktidar yanlısı sermaye çevrelerine bedava iş gücü sağlamak için kullanılması tamamlıyor.” “Zulme ve yoksulluğa karşı sözümüzü söylemek için”** adlı köşe yazısından aldığımız bu bölüm iktidarın bölge üzerinde sermaye içerisindeki yeniden paylaşımını özetler durumda. Buna karşı Kürt illerinde ise siyasetin orta sınıftan kopuşunun göstergelerini görebiliyoruz. Kürt emekçileri için ‘kendi ulusuna eşit hak gibi’ her geçen gün çözülme ihtiyacı ve aciliyeti artan taleplerin yanında geçim sıkıntısı, yoksulluk ve katlanarak artan sömürü de sınıfsal boyutta ilk defa bu kadar hissedilir ve tepki görür durumda. Yine aynı köşe yazısından bir bölümle paragrafı sonlandırabiliriz: “Sonuç olarak zulüm ve yoksulluk eğer sorunun iki yüzünü oluşturuyorsa çözümün de iç içe geçmiş iki boyutunu oluşturmalıdır. Böylesi bir çözüm için ulusal hak eşitliği mücadelesinin Kürt emekçilerin sınıfsal talepleriyle birleşebileceği bir hatta sürdürülmesi ihtiyacı giderek kendisini daha fazla hissettiriyor.”**

SINIFIN KARAKTERİNİN BELİRLEYİCİLİĞİ

31 Mart seçimlerinde Kürt halkının kayyumlardan belediyelerini geri alması, İstanbul ve Ankara seçimlerinde AKP’yi geriletmek açısından yüklendiği görev bugün Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde ibrenin yönünü belirleyen etkenlerden birdir. Geçtiğimiz 1 Mayıs’ta Dersim, Diyarbakır, Elazığ, Malatya, Antep gibi Kürt illerinde memur sendikalarının yanı sıra emekçilerin ve gençlerinin daha kitlesel bir katılım sağladığını söyleyebiliriz. “Çözümün iç içe geçmiş iki boyutu” bugünlerde yeniden gündeme gelen çözüm sürecini de açıklar nitelikte. Kürt halkının barış talebi ancak AKP iktidarına karşı verdiği demokrasi mücadelesiyle, sermaye sınıfına karşı sınıfsal talepleri etrafında birleşmesiyle gerçek bir kazanıma ulaşacaktır.     

*Dilop- DOSYA : Kürt Sorunu, Sınıfsal Dönüşüm ve Siyaset / Yusuf Karataş, Yüksel Genç, Cuma Çiçek

** (https://www.evrensel.net/yazi/83861/zulme-ve-yoksulluga-karsi-sozumuzu-soylemek-icin)

 

ÖNCEKİ HABER

Bir kadrajdan fazlası: Sur

SONRAKİ HABER

Hindistan'daki selde ölü sayısı 136'ya çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa