06 Nisan 2019 04:30

Dr. Zafer Yörük: Cumhur İttifakı mecburiyet haline geldi

Dr. Zafer Yörük: Ülkenin yüzde 49’u 7 Haziran’dan itibaren bu iktidarı bitirmiş durumda. Ama o 49’u 50’nin üzerine çıkaracak bir siyasi aktör yok

Siyaset Bilimci Dr. Zafer Yörük | Fotoğraf: MA

Paylaş

Serpil İLGÜN

İktidar cephesinin 31 Mart gecesinde başlayan sandık sonuçlarını tanımama tutumu, kuvvetlendirilen şaibe iddiaları ve provokatif açıklamalar eşliğinde devam ediyor. İtirazların merkezini oluşturan İstanbul’da sandıklara kaç ilçede itiraz edildiği, kaçında geçersiz oyların, kaçında tüm oyların sayılacağı tabelası sürekli değişiyor.

Erdoğan, balkon konuşmasında dolaylı olarak değindiği İstanbul ve Ankara gibi önemli büyükşehirlerin kaybını “uyarı” olarak nitelerken; iktidar medyası, tabloyu “31 Mart seçim darbesi” olarak tanımlıyor. 1 Nisan’da “zafer” manşetleriyle çıkan iktidar gazeteleri, 2 Nisan’dan itibaren usulsüzlük/ hile iddialarını sürdürerek seçimin yenilenmesi gerektiğini söylüyor.

İtirazlar silsilesinin, sert provokatif açıklamaların nasıl neticeleneceği merakı giderek yükseliyor. İktidar bloğunun gerilemesinden moral bulan muhalefet cephesi bu hamlelerin beyhude olduğu mesajını verirken, büyükşehirlerin kaybedilmesini darbe, FETÖ operasyonu olarak sunmadaki ısrar, “seçimler iptal edilebilir mi” sorularını kuvvetlendiriyor.

Siyaset Bilimci Dr. Zafer Yörük’le sonuçlandırılmayan seçim tablosunu konuştuk.

Sonuçlara gösterilen bu sert reaksiyon neden? Büyükşehirleri elinde bulundurmak iktidar bloğu için neden önemli? Sonuçlar, yaşanan ekonomik, politik krize ve AKP iç dinamiklerine nasıl yansır? İstanbul ve Ankara gibi kentlerin muhalefete geçme olasılığı için “alsalar da yürütemezler” diyen Erdoğan, kayyum ve ekonomik ambargo aparatlarını kullanabilir mi? Erdoğan nasıl bir yol izleyecek? TÜSİAD’ın da talep ettiği reform, yumuşama çıkar mı?

Oy kaybı, MHP’nin pozisyonunu nasıl etkiler? Zafer Yörük yanıtladı.

İktidarın usulsüzlük iddialarıyla başlayalım. Özellikle İstanbul’da yoğunlaştırılan itirazlar, seçim sonucunu sandık darbesi olarak niteleme, medyanın algı yönetimi… Süreci nasıl izliyorsunuz?

Bütün bunlardan İstanbul’u kaybetmeyi beklemediklerini anlıyoruz. Ankara’yı bekliyorlardı, bu nedenle de Mansur Yavaş’la ilgili tehditler arttırılmıştı, “seçilse de alırız” anlamına gelen şeyler söylendi ama Ekrem İmamoğlu’na pek yüklenilmedi, bu da İstanbul’u kaptırma ihtimali olmadığını düşünmelerinden kaynaklanıyordu. İş ciddiye binince sanırım zaman kazanılmaya çalışılıyor. Mazbata sonuçta İmamoğlu’na verilecek gibi görünüyor.

Mazbata verilmemesi nasıl sonuçlar üretir? Zira, AKP cephesinde “İstanbul’da seçim yeniden yapılsın” görüşleri yaygınlaşıyor. İstanbul seçimleri iptal edilebilir mi?

Verilmezse, vaziyet gerçekten kamuoyu nezdinde iyice gayri meşru hale gelecek. Ayrıca Binali Yıldırım’ın da bütün bunlardan sonra içine sindirerek, meşru bir büyükşehir belediye başkanı olarak görevini yapabileceğini sanmıyorum. Tahminim süre kazanılmaya çalışılıyor.

Ne için?

İki sebebi olabilir; bir, belediyede imha edilmesi, saklanması gereken birtakım belge, doküman vs. olma ihtimali var. Bunlar için zaman kazanılmaya çalışılıyor olabilir. İkincisi, kendi kamuoyunu sonuca hazırlamak, AKP seçmenini sakinleştirmek; “Seçim sonuçlarına hemen razı olmadık, direndik, tekrar saydırdık, elimizden geleni yaptık” mesajı verilmek isteniyor da olabilir.

Üçüncü bir olasılık da Binali Yıldırım’a mazbata verilmesi. Ama dediğim gibi bu saatten sonra bunun çok meşru bir hareket olmadığının herkes farkında. Ama bu iktidar zihniyeti ile her şey mümkün.

İstanbul üzerinde yoğunlaşan itirazları, Erdoğan’ın “İstanbul benim aşkım, benim sevdam” sözleriyle birlikte değerlendirdiğinizde nasıl bir okuma yaparsınız? İstanbul, Erdoğan ve AKP hikayesinde nasıl bir yer tutuyor?

İstanbul AKP hikayesi için çok önemli, Erdoğan için şahsen de önemli. Türkiye siyasi İslamın tarihi açısından da çok önemli. 25 yıl önce, 1994 yılında Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanması sonucunda Türkiye’de tarihin akışı değişti. O günden beri Erdoğan İstanbul’un rantı, ekonomik kaynakları üzerinden bir iktidar kurdu bu ülkede. İstanbul çok büyük bir ekonomik ve politik kaynak.

Dolayısıyla İstanbul Erdoğan’ın şahsı için de, parti için de, bütün siyasal İslam fikri için de bir psikolojik direnç noktasıdır; hikayenin başladığı ve yükseldiği yerdir. Ellerinde muazzam bir servet ve kazanç kaynağı olarak İstanbul olmayınca, bu hareket fazla yaşayamaz. Erdoğan bunun farkında olduğundan son günlerde çok asıldı İstanbul’a. Ama yetmedi.

Ankara da İstanbul’a yakın bir öneme sahip aynı hikaye için. Başkent olma niteliği yanında, Melih Gökçek’le başlayan uzun bir hikaye olduğundan Ankara’nın da psikolojik bir önemi var. Yine Adana ve Mersin önemli kayıplar. Bunlar da ekonomik, politik, psikolojik kayıplar olarak yansıyacak.

Sandıklara yapılan itirazlar, “çalıştırmama”, “görevden alma” olasılıklarıyla birlikte tartışılıyor. “Seçilseler de görevden alırız” ile “ekonominin patronu benim, nasıl çalışacaklar” tehdidi pratiğe geçer mi?

Bu konuda bir sorun olacağını sanmıyorum. Bunlar bence kamuoyuna verilen gözdağıdır. Ne yapacak, kentleri kuşatma altına, ablukaya mı alacak; ambargo mu uygulayacak, diğer şehirlerde bolluk olacak da CHP’li belediyelerde kıtlık mı olacak? İzmir belediyesi deneyimini bildiğim için İzmir örneğini vereyim. Çok büyük operasyon yapıldı Fetullahçılar zamanında, büyükşehir belediyesi çalışamaz hale getirildi; belediyenin bütün üst düzey yöneticileri ve onlarca emekçi tutuklandı, yargılandı… Belediye uzun süre çalışamaz hale getirildi. Böylece halkın tepkisini çoğaltmaya çalıştılar ama gördüğümüz o ki bütün bunlar İzmir’i daha da kemikleştirdi. Bu deneyimden ders çıkardıklarını sanıyorum. Ayrıca el değiştiren bu kentler Türkiye nüfusunun çoğunluğunu barındırıyor. Türkiye’nin çoğunluğuyla kavga edemezsiniz, bu uygulanabilir ve sürdürülebilir değil. Bu tür şeylerin korku yaratmak ve kamuoyunun sandıktaki tercihini değiştirmek için çıkarıldığını düşünüyorum.

"BAŞKANLIK OLURSA EKONOMİ UÇACAKTI, SOĞAN KUYRUĞUNDA OLAY BİTTİ"

Seçim süreci boyunca Bahçeli ve Erdoğan, İstanbul Ankara gibi büyük kentleri kaybetmenin beka için tehdit oluşturacağı, sistemi tartışmaya açacağı, kaos ve kargaşaya yol açacağı mesajını verdiği için soralım; bu kentlerin el değiştirmesi yeni rejimin kurumsallaşması ve meşruiyeti açısından nasıl bir yer tutuyor?

Meseleye iki şekilde bakabiliriz; bir, yeni bir rejim kuruluyor ve başka bir istikamete doğru ilerliyor ülke ve devlet. İki, rejim falan kurulduğu yok, aslında AKP 7 Haziran 2015 seçimlerinde aldığı yarayı bir türlü tedavi edemiyor. Referandum yapıyor, başkanlık seçimi yapıyor vs. Ve hepsinde darbe alıyor; hayatta kalmaya çalışıyor. Ben hikayeyi böyle kuruyorum. 2002 Kasımından itibaren bir yükselişe tanık olduk. Önce liberal vaatler ve İslamcı bir duruşla gelmiş sonra çeşitli tersine dönüşler yapmış… Suriye iç savaşının gidişatı aşağı doğru dönüşte çok etkili olmuştur. Ama 7 Haziran 2015’ten itibaren bu siyasal iktidar inişe geçmiştir. Şimdi çan eğrisinin ya da eğik atış grafiğinin son noktasına gelindi.

O nedenle bir sistem kurulduğunu düşünmüyorum. Tayyip Erdoğan’ın şahsi yönetimini nasıl devam ettireceğinin yasal çareleri bunlar. Başkanlık sistemi oturmadı, oturması da beklenmemeli. Muhalefetin de bunu anlaması, parlamenter sistemin yeniden tesisini esas hedef haline getirmesi gerekir.

Sonuçlar, seçmenin “başkanlık sistemine onay vermiyorum” mesajı verdiği şeklinde de okunuyor. Katılır mısınız?

Seçmen bence mesaj vermiyor, bu klişe bir şey. Ben de seçmenim ve kimseye mesaj verme niyetim yok, ben siyasal mücadele ediyorum. Elimden gelseydi, grev de, yürüyüş-gösteri de yapardım ama baskıcı rejim altında bu eylemler riskli olduğu için mümkün olmuyor. Elimde oy pusulası kalıyor. Öyleyse siyasal mücadeleyi bu yolla gerçekleştiriyorum. Diğer yandan bakarsak vatandaşa vaat edilen neydi; “Her şeyi bana verirsen ekonomi uçacak, dolar düşecek, her şey düzlüğe çıkacak” filan. Ama soğan/patates kuyruğunda bitti olay. Başkanlık sistemini fanatik AKP’li dışında ortalama bir vatandaşa sorsak, “başkanlık sistemi eşittir soğan 10 lira” diyecektir. Damadına ekonomiyi teslim etmektir diyecektir. Saltanat sistemi gibi bir şey vatandaşın anladığı. Benim anladığım da bu.

Dolayısıyla, tabii ki başkanlık sistemi tutmadı, bu oturmayacak ama büyükşehirlerdeki belediyeleri iktidardan almak suretiyle vatandaş “bu sistem oturmadı, vazgeç” mesajı mı vermiş oluyor? Sanmıyorum; genel olarak itirazını ifade etmiştir vatandaş hükümete. “Düşürün şunu” diyor, mesaj o.

"KAYBEDEN VAR AMA KAZANAN TARAF KAZANDIĞININ FARKINDA DEĞİL"

Muhalefet bu mesajı aldı mı sizce?

Doğrusu, şu anda ortada kazandığını idrak edecek siyasi irade yok. İktidar 7 Haziran 2015’te de kaybetti ama kazanan taraf ortaya çıkmadı bir türlü. Yok koalisyon kurulacak, görüşmeler yapılacak diye oyalandı, sonra 1 Kasım’da başka bir şey oldu ve o arada da bir sürü kan döküldü vs. Dolayısıyla vatandaş 7 Haziran’dan itibaren kafasında bu iktidarı bitirmiş durumda, en azından ülkenin yüzde 49’u bitirmiş durumda. Ama o yüzde 49’u 50’nin üzerine çıkarmak ve de gerçekten bu talebi siyasi pratiğe geçirecek bir siyasi aktör yok ortada. CHP’den beklenen hamleler ilk defa Ekrem İmamoğlu tarafından şimdi geldi. Sandığın başında durup, sonuna kadar sandığı korumak ve hakkını yedirmemeyi Muharrem İnce vaat etmişti, yapmadı. Ha keza İstanbul’a, iktidara talip olmak Kılıçdaroğlu’nun 2015’ten itibaren Türkiye için yapması gereken bir şeydi, halen yapmış değil. Özetle, ortada kaybeden bir taraf var ama kazanan taraf kazandığının farkında değil, en azından dört senedir bu böyle.

"SANAYİ KENTLERİNDE ALINAN OYLAR, SOSYAL POLİTİKALARIN KISMİ BAŞARISI"

Beka, tehdit, ötekileştirme dilinin seçmen davranışı üzerinde kriz faktörüne kıyasla daha belirleyici olduğu yönündeki değerlendirmelere nasıl yaklaşıyorsunuz? İktidar bloğunun Bursa, Kocaeli, Zonguldak gibi sanayi kentlerinde zayıflamakla birlikte belediyeleri korumak nasıl mümkün oldu?

Bursa, küçük bir farkla iktidarın elinde ve hala tartışmalı. Balıkesir de tartışılabilir. CHP’ye geçen Adana ve Mersin’i de katarsak Trakya’dan başlayıp Hatay’a kadar devam eden sahil şeridine baktığımızda tarım ve sanayi olarak Türkiye’nin en fazla ekonomik değer üreten bölgeleri olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla buralar ekonomik krizin vurduğu yerler ve artık AKP’de değiller. Kazançlar azaldı, iflaslar yaşandı, işten çıkarmalar, işçilerin zorunlu izne çıkarılması … bunların çok yoğun yaşandığı yerler. O nedenle ekonomik kriz önemli ölçüde etkiledi seçmenin tavrını.

Kocaeli ve Zonguldak gibi işçi nüfusun yoğun olduğu bazı kentleri AKP’nin kazanması ise sosyal politikaların kısmi başarısı olarak okunmalıdır. Ama bu politikaların da süreklilik göstermediği, AKP’nin emek açısından tercih edilen bir seçenek olmadığı sözünü ettiğim diğer kentlerde alınan sonuçlarda görülebilir.

"MHP’NİN İDEOLOJİK BİR DURUŞU KALMADI"

Sonuçlar, usulsüzlük/hile iddiaları konusunda da AKP yanında durmayı sürdüren Bahçeli-MHP’nin koalisyon içindeki pozisyonunu nasıl etkiledi?

MHP seçimden avantajlı çıktı. MHP’nin ilçe, il belediyeleri bazında büyük kayıplar verdiğini düşünmüyorum. Koalisyon içindeki pozisyonu güçlenmekten öte, bu birlikteliği sürdürmek artık bir mecburiyet haline geldi. MHP bu blokta olmasa kendi başına bu kadar oy alamayacakken AKP de, MHP’den kopsa iktidarda kalamayacak duruma geldi. İkisi böyle simbiyotik bir ilişki oluşturdular.

Bence MHP’nin hiçbir politik argümanı kalmadı, beka çok soyut bir argümandı, tutmadı. MHP’nin seçmenine sunduğu tek şey, iktidar ortağı olmanın nimetleri. Ki, siyasal yönetimin/devletin çeşitli kademelerinde kadrolaşma MHP’nin zaten çok eski hedeflerinden biridir, bunu gerçekleştiriyor. Bir de yandaşlarına ihaleler vs. sağlama açısından yararlanıyordur. Bunun dışında başka bir ideolojik duruşu kaldığını sanmıyorum. O anlamda MHP’nin bundan sonraki kaderi AKP iktidarına bağlı gözüküyor.

"PERİNÇEK AKP’NİN İSTİKBALİ OLMADIĞINI FARKETTİ, KENDİSİNE MANEVRA ALANI AÇMAYA ÇALIŞIYOR"

Vatan Partisi Başkanı Doğu Perinçek’in seçimin hemen ertesinde “yakın gündem hükümet sorunu, Türkiye milli hükümet için karar sürecine girmiştir” açıklamalarını nasıl değerlendirirsiniz? Seçim sonuçları, İslamcı-Türkçü geniş koalisyonu yeni arayışlara mı yöneltiyor? 

Doğu Perinçek çok abartıldı. Kendisini çok şişirerek sundu, hala öyle sunuyor. Bu ifadeler de, “Ben AKP gemisini terk ediyorum, arkamda da kocaman bir derin devlet var” blöfüdür. Bu blöfe kimsenin kanacağını sanmıyorum bu saatten sonra. Perinçek yeni bir manevra yapıp kendisine hayat alanı açmaya çalışıyor milli birlik hükümeti falan diyerek. Çünkü AKP’nin artık pek bir istikbali olmadığını fark etti ve başka bir ittifak olacaksa eğer onun içinde yer almanın yolunu yapıyor aslında.

Diğer yandan, derin devlet, Ergenekon dediğimiz yapı bu kadar homojen bir oluşum yekvücut olarak davranabilen bir yapı mı, Perinçek’i geçelim ama MHP o yapının “resmi” temsilcisi mi, bunların da sorgulanması gerekir.

Neye bakarak bunu söylüyorsunuz?

Şöyle, Susurluk kazasından itibaren, özellikle de Ergenekon operasyonlarından beri böyle bir yapının Veli Küçükler, Levent Temizözler, Ağarlar gibi birçok unsuru deşifre oldu; daha safdil kesimini oluşturan Kemalist asker kadrolar ise hem Ergenekon hem de 15 Temmuz sürecinde tasfiye edildi, edilmekte… Bundan sonra işin şova dönüştüğünü düşünüyorum. Ağar ve Çiller’in AKP’nin İstanbul Yenikapı mitinginde görünmesi, “bir derin devlet varsa eğer işte onlar benimle beraber” imajı vermekti. Tabii ki Mehmet Ağar gibi figürler devletin şiddet aygıtları, özellikle de anti-terör yapılanmalar içinde etkili, tamam. Ama bu ne derece Türkiye’nin politikalarına yön verecek homojen bir derin devletin varlığı anlamına gelir, bundan emin değilim. Tabii ki yön vermek isteyen gruplar, yapılaşmalar vs. vardır ama bu kadar homojen ve kararlı bir yapının olmadığını da düşünmeye başlamanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

"YENİ BİR HAMLEYE BAŞLAYACAĞIZ’ LAFINA KİMSE İNANMAYACAKTIR"

Büyükşehirlerin kaybedilmesi karşısında Erdoğan’ın nasıl bir yol izleyeceği, seçim gündeminin bir diğer tartışma konusu. Tablo Erdoğan’ı politika değişikliğine yöneltir mi, ideolojik, siyasi ve ekonomik kriz nereye evrilir, kabine değişikliğinden ne çıkar, sermaye çevrelerinin de dillendirdiği “şimdi reform zamanı” talepleri ne anlama geliyor?... Bu grift çoklu sorulara genel yanıtınız ne olur?

Ali Babacan ya da Mehmet Şimşek gibi isimlerin ekonominin başına getirileceği, damadın başka bir göreve verileceği vs. de konuşuluyor ama Erdoğan’ın bu kadar dönüşe enerjisi kalmışsa ‘bravo’ diyeceğim! Bütün silahlarını kullandı gibi gözüküyor. Bundan sonra yapacakları açısından benim değerlendirmem şu olacaktır; hayatta kalmaya çalışıyor! Aslında 7 Haziran 2015’ten bu yana bunu yapmaya çalışıyor. Yeni sistem filan, tüm bunlar hayatta kalma içgüdüsüyle yaptığı şeyler. Yeni sistem dediği, Carl Schmitt’in liberal sistemde nasıl otoriter siyaset yapılır kılavuzudur. Kendisini hayatta bırakacak kararları alıp tek başına uygulayacağı gücü toplayabildiği kadar topluyor.

Erdoğan’ın iktidara geldiğinde Türkiye’yi vesayet rejiminden kurtarma, Kürt sorununu çözme, ekonomik refah ve kalkınma vaatlerinin hepsinin tersine döndüğü zamanı yaşıyoruz. Bunun bir daha yukarı doğru bir hareket kazanacağı konusunda inandırıcılığını yitirdi bu iktidar. “Yeni bir hamleye başlayacağız” meselesine kimse inanmayacaktır. En azından çok şüpheci yaklaşacağız toplum olarak.

"YENİ PARTİ KURULUŞ HABERİNİ YAKINDA DUYABİLİRİZ"

İstanbul büyükşehir başta olmak üzere, önemli illerin kaybedilmesinin AKP içine yansımalarıyla ilgili değerlendirmeniz ne olur? Davutoğlu, Gül ve Babacan’ın yeni partiyi bir ay içinde kuracağı yönündeki haberler AKP içindeki çatışma için nasıl işaretler sunuyor?

Abdullah Gül’ün çok temkinli hareket ettiğini, kendisini garantilemedikçe ortaya çıkmayacak bir karakter olduğunu bir yere kaydetmemiz gerekiyor. Davutoğlu’nun zaten ayrı bir proje içinde olduğu söyleniyor. Ben Davutoğlu’nun başbakanlıktan ayrılırken Pelikan grubu tarafından büyük darbe yediğini ve yeniden harekete geçeceği zaman en çok çekindiği ekibin pelikan ekibi olduğunu düşünüyorum. Ama Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın da adım atmadan önce bu olasılıkları çok hesap ettiklerini düşünüyorum. Ama hazır böyle bir seçim tablosu oluşmuşken harekete geçip, AKP karşısında Mecliste bir miktar milletvekili olan bir parti haline gelebilirler; bunun farkındalar. O nedenle bu momenti kaçırmamaya çalışacaklardır ama Erdoğan’ın çok öfkeyle yükleneceğini hesaba katıyorlardır. En büyük korku Fetullahçılıkla suçlanmaktı, özellikle Arınç bundan çekiniyordu ama ben artık FETÖ suçlamasının ikna edici olmaktan çıktığını düşünüyorum. Çünkü siyasal İslam’a, AKP’ye bulaşmış olup da Fethullah’la yan yana gelmemiş, boğazından tek lokma maklube geçmemiş olan yok. Dosyanın siyasi ayak klasörü kapalı ve öyle de kalacağa benziyor. Dolayısıyla o korku eşiği aşılmış olabilir; yeni bir parti kuruluş haberini pek yakında duyabiliriz.

"HDP DAYANIŞMASININ POLİTİK KAZANIMLARI OLACAKTIR"

Başlı başına bir söyleşi konusu olmakla birlikte, bu genel değerlendirme içinde yer bulması için soralım; HDP’nin siyaset dışına itilmesine çok ses çıkarmayan CHP, bundan sonra HDP’nin bu desteğini değerlendirerek, buna göre bir siyaset belirler mi?

Bundan sonra aynı tavrı sürdüremeyeceğini düşünüyorum. Bu aynı zamanda tüm karşı propagandaya, tehdit, korku söylemine rağmen (muhalefet seçilirse belediyeleri HDP yönetecek, su faturalarınızı PKK getirecek vs.) CHP tabanıyla HDP tabanı arasında politik bir yakınlığın da oluşmuş olduğu anlamına geliyor. Bu dayanışmadan sonra CHP, örneğin Kemal Kılıçdaroğlu’nun “dokunulmazlıkları kaldırmak anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” lafını bir daha edemeyecek hale geldi. Veya Suriye politikalarında AKP’nin payandası olamayacak hale geldi. Bu politik bir borçtur, o nedenle politik kazanımları olduğunu düşünüyorum.

"BU KOŞULLARDA YÜZDE 49’A ULAŞMAK BÜYÜK BAŞARI"

Muhalefet bahsinde şunu da söylemek gerek, bu kadar monolitik bir medya yapısına, siyasal iletişim kanallarının iktidar tarafından tıkanmasına rağmen, CHP de dahil bütün muhalefet önemli bir mücadele yürüttü. Bu koşullarda yüzde 49’a ulaşmak büyük başarıdır. Siyasal iletişimin engellenmediği ve iktidar tekeline alınmadığı koşullar, yani adil bir seçim rekabeti olsaydı bu oranın çok daha yüksek olacağı anlamına gelir. Baskıcı önlemlerin katmerlisine maruz kalan HDP’yi özellikle kutlamak gerekiyor. Eğer HDP batı için o kararı almasaydı bu sonucu alamazdık. Ve tabii ki Selahattin Demirtaş’ı tebrik etmek gerekiyor, cezaevinden yaptı yapacağını yine ketılıyla! “Bağrınıza taş basın ve faşizme karşı oyunuzu verin” mesajı çok etkili oldu. HDP koşulların çok daha dezavantajlı olduğu, can güvenliğinin olmadığı, hapsedilme tehlikesi altında kayyum atanmış belediyelerinin çoğunu geri almayı başarmıştır. Kutlamayı hak ediyor. HDP ayrıca, yine en çok kadın adayı yerel yönetimlere taşıyan parti olması nedeniyle takdir edilmelidir. Dersim’in ilk komünist belediye başkanı Fatih Maçoğlu’nun başarısını da kutlamak gerekiyor. İlk kez bir engelli bireyi (Turan Hançerli) Avcılar gibi önemli bir ilçenin belediye başkanı makamına taşımış olduğu için CHP’yi de tebrik etmeyi unutmayalım.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Beyoğlu’da yurttaşlar: Dur denmesi gerekiyordu, halk bunu yaptı

SONRAKİ HABER

Ömer Çelik'ten asgari ücret açıklaması: Hiç kimsenin dediği tam olarak olmuyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa