30 Mart 2019 05:07

Gazeteci Kemal Can: "Bir şey olmuyor" demek politik tavır değil

"Bahçeli’nin hesabı, AKP’den kaçan oyu tutarak toplamdaki ağırlığını büyütmekti. Çok böyle olmayacağı kanaatindeyim. Oy kaybından MHP de pay alacak."

Gazeteci Kemal Can

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Serpil İLGÜN

Beş ay önce ittifaklar, stratejiler, aday tercihleri tartışmalarıyla başlayan 31 Mart yerel seçim maratonu yarın nihayetleniyor.

Seçim yaklaştıkça dozu yükseltilen korku ve tehdit dili, son haftaya girilirken daha da yoğunlaştırıldı. Fişleme dosyaları raflardan indirildi, “Seçilse de görevden alırız” tehdidi alenileşti. Bir adayın “masonluğu”, diğerinin “Terör örgütüne nasıl destek verdiği” havuz medyası üzerinden servis edildi. İktidara destek vermeyen tüm kesimler daha keskin bir dille terörist ve gayrimeşru ilan edildi. Seviye yitimi içinde argo sıradanlaştı, adaylara yönelik tehdit, teklif, şantaj ve baskı haberleri sıklaştı...

Seçimi, yerel yöneticilerin belirlendiği bir seçim olmaktan çıkartarak Türkiye’nin, hatta Ortadoğu’nun ve İslam dünyasının Erdoğan önderliğindeki büyük kurtuluş savaşı olarak gösteren iktidar ve medyası, seçimin kaybedilmesini de Türk ve İslam düşmanlarının zaferi olarak sunmada beis görmedi. Beka davasına, ders verme tartışması eklendi. Muhalefet seçmene “Kulak çekin yeter” diye seslenirken, son haftada gün içindeki miting sayısını üçe çıkaran Erdoğan uyardı; “Sakın ha, ders verme zamanı değil!”

Siyaseti yakından izleyen Gazeteci Kemal Can’la seçimin genel tablosunu, son düzlükte öne çıkanları ve 1 Nisan senaryolarını konuştuk.

AKP oylarında 24 Haziran’da başlayan düşme eğilimi yarın nasıl bir seyir izleyecek? İşsizlik, yoksulluk, artan gelecek kaygısı sandığa nasıl yansıyacak? Beka, ezan, vatan, bayrak söylemi oy davranışına nasıl etki edecek?  Cumhur İttifakının oy desteğinin azalması karşısında, Devlet Bahçeli’nin reaksiyonu ne olur?...  

Kemal Can yanıtladı.

İktidar bloku, 1 Kasım seçimlerinden bu yana geçirdiğimiz tüm seçimlerde stratejisini korku üzerine kurdu ve seçimler, aynı zamanda tek adam rejiminin oylandığı bir plebisite dönüştürüldü. Benzer stratejinin uygulandığı 31 Mart seçimlerini tarih nasıl kayda geçirecek? Bu yerel seçimin ayırt edici özelliği ne oldu?

Dediğiniz doğru, özellikle 1 Kasım’dan itibaren seçimlerin, dozu değişiyor, argümanları değişiyor, oranı değişiyor ama ana teması çok değişmiyor. Bunu biraz daha geriye, AKP’nin hikayesinin değişmeye başladığı döneme kadar da götürebiliriz. AKP’nin ileriye doğru konuşan bir siyasi söylemden, desteğini ve konsolidasyonunu sürekli tazeleme ihtiyacıyla savunma stratejisine dönüşü, bir yorumla 2011’e, bir yorumla 2007’ye kadar götürülebilir. O tarihten sonra özellikle Erdoğan şunu gördü; konjonktür ve oluşacak siyasi gelecek ileriye doğru bir hikaye kurmasını mümkün kılmayacak bir evreye giriyor. Hem dünya dengeleri böyle bir duruma geliyor, hem Türkiye’deki siyasi durumlar. Dolayısıyla kuracağı temel argüman, iktidarın devamını sağlayacak kalabalıklar için bir kimlik inşa etmek, bunu sürekli referandum halindeki seçimlerle tazelemek ve buna bindirilmiş bir iktidar meşruiyetini devam ettirmek. Bu, dünyada gördüğümüz benzer popülist otoriter iktidarların hemen hepsinin aşağı yukarı uyguladığı bir siyasetsizleştirme projesi aslında. Ancak burada bu işin doğasından gelen bir zorluk var. O da şu; iktidarın devamını bir kimlik aidiyetiyle sürdürmek mümkün ama o kimlik aidiyetiyle tutulamayacak pragmatik refleksleri de olan, gündelik hayatta birtakım meselelerle karşı karşıya kalan ve siyasetin onu çözmesini talep eden bir kitle de var. Dolayısıyla temel strateji, kimlikle tutulamayacak olan bu kitlenin hareketini kontrol üzerine kuruldu.

Yani, kendisini destekten vazgeçse ya da imtina etse bile bir başka bloka geçmekten caydırmak...

Evet. Bunun için de korku temalarını ve genellikle rakip aktörleri çok uçlaşmış biçimde suçlamak ya da tehdit olarak göstermek. Bu seçimlerin ayırt edici özelliği, bu konuda hem kendi seçmeninde oluşan rahatsızlıktan, hem de endişe temalarındaki inandırıcılık sorunundan dolayı yüksek bir doza çıkmak zorunda kalması. Yani temel temalar açısından büyük bir fark, büyük bir rota değişikliğinden bahsedilemez ama doz bakımından özü değiştirecek ölçüde yüksek bir seviyeden bahsedilebilir. Bu da hem Türkiye’nin siyasi tablosu açısından geleceğe bakarken bazı değişiklikleri çağırıyor, riske ediyor; hem de aslında iktidarın seçmenini konsolide etme bakımından da kendi sınırlarına geldiğini gösteriyor. Bu ikisi, yarınki seçimde nasıl sonuç verecek bilmiyorum ama şunu göreceğimizden eminim; bu zaten başlayan bir trend, bu trendin devam ettiğini, hızlanma eğiliminde olduğunu ve geriye döndürülmesinin kolay olmadığını göreceğimiz bir resim ortaya çıkacağını düşünüyorum.

Beka söyleminin ikna edici bulunmaması, korku ve tehditteki yüksek dozun rahatsızlık yaratması muhalefet seçmeni açısından anlaşılır ama kendi seçmeni üzerinde umulan etkiyi neden yaratmadı?

İktidar bu düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı dili kurarken hedeflediği kitle zaten karşı blok değil. Genellikle kendi seçmeni içindeki hareketliliğe konuşuyor. Eğer öbür tarafa oy geçişini engelleyebilirse sorun yok. Dolayısıyla bütün söylemini bu tarafa kuruyor. Bu tarafta da kabaca iki tür seçmeni var. Bir, nasıl bir dil ve söylem kurduğuna bakmaksızın onu desteklemeye kararlı, kimlik aidiyeti dışında bir oy verme davranışı olmayan sadık kitle. Bu kitle, söylemi kendisinin de kullanabileceği malzeme olarak alıyor. Onun doğruluğu, eğriliği, inandırıcılığı ile ilgilenmiyor. Ancak pragmatik reflekslere açık, kendi meselelerine daha ilgi kurulmasını isteyen ikinci grup seçmen üzerinde bu söylem karşılık bulmamış görünüyor. 1 Kasım’da ve 24 Haziran’da karşılık bulmuştu çünkü seçmene şunu söylemişti; “Benim gitmeme hazır mısınız?” Onlar da “hayır” diyerek yanıt vermişti. Bu sefer tam işlemedi çünkü bu bir yerel seçim ve iktidar değişikliği yaratmayacak. İkincisi, beka meselesinin acil tehlikesi konusunda çok sağlam argümanlar üretilemedi. Üçüncüsü de, nispeten pragmatik reflekslere açık seçmenin hayatında çok fazla olumsuz değişiklik oldu. Bunları tolere ederek kimlik korumasına tekrar sığınmak çok inandırıcı gelmediği için ikinci kitle üzerinde etki yaratamadı. Etki yaratamadıkça, ‘Kopmayı engelleyemiyorum, hiç olmazsa karşıya gitmeyi engelleyeyim’ düşüncesiyle doz yükseltildi. Daha önce çok da temas etmek istemediği HDP’yi daha fazla öne çıkartmak, yine daha önce hiç ağzına almadığı Meral Akşener’i konuşmaya başlamak ve doğrudan CHP adaylarını muhatap alarak konuşmaya başlamak da bunun sonucu.

Son düzlüğe girerken, beka kavramının yanı sıra ‘Bizi zafiyet içinde göstermeyin, ders vermeye kalkmayın, bu kaosa neden olur’ söyleminin devreye girmesini nasıl değerlendirirsiniz?

Aslında bu kendi içinde çelişkili çünkü referandumdan “Başkanlık Türkiye’yi şahlandırcak” vs. gibi pozitif mesajla çıkılmış olmasına rağmen, sonraki her seçimde bunun risk ürettiğini itiraf eden ve bu meşruiyeti korumak için seçmenine sürekli vazife çıkartan bir dil kurmak zorunda kaldı.

Beka stratejisi büyük ölçüde Bahçeli tarafından kuruldu. İktidarın devamıyla memleket bekasındaki özdeşliği kurmak ve yüzde 51 barajının bir tür meşruiyet barajı olarak iktidarın kendisine mecburiyetinin altını çizmek için Erdoğan’ı sıkıştırma hamlesiydi. Ama bu, oynadığı seçmen üzerinde karşılık bulmadı.

OY KAYBINDAN MHP DE PAY ALACAK

İttifakın mezara kadar süreceğini söyleyen, Erdoğan’la ilişkisinde kankalık mesajları veren Bahçeli’nin Cumhur İttifakının yaşayacağı olası oy kaybı karşısında tepkisi ne olur? Sürecin başından beri ‘Seçimi kaybedersek sistem tartışmaya açılır’ diyen Bahçeli, meşruiyet kaybı gerekçesiyle yine erken seçim çağrısı yapar mı?

Bahçeli ve MHP beka davası stratejisini kurarken, Erdoğan’ın MHP’ye olan mecburiyetinin altını çizerek onu bağlamak, bunu yaparken de bir tür ayrı durarak ittifak içerisindeki hem ağırlığını, hem de siyasal gücünü artırmayı umuyordu. Ama beka davasının bildik eski etkisinde işlememesinde Bahçeli, dediğiniz gibi, ittifakı biraz yüksek perdeden sahiplenmek ve AKP’yle, Erdoğan’la fazla yapışmak zorunda kaldı kampanya sırasında. Bu da MHP’nin iktidardan nispeten mesafeli duruşuyla avantaj sağlaması imkanını kaldırdı.

Bahçeli’nin hesabı, iktidar oy kaybetse de blok içinde AKP’den kaçan oyu tutarak ve belki oy oranını artırarak toplamdaki ağırlığını büyütmekti. Çok böyle olmayacağı kanaatindeyim. Oy kaybından MHP de pay alacak. Ama buna karşılık AKP oylarında zayıflama, iktidarın devam stratejisinde MHP’yi daha da kritik bir role zorluyor. Dolayısıyla çok dramatik bir kopma olmazsa, yani blok dengesi 45-55 gibi bir seviyenin altına doğru ilerlemezse ben MHP’nin koalisyonu riske atacak bir hamlede bulunacağını düşünmüyorum kısa vadede.

Cumhur İttifakının ulusalcılar, Ergenekoncular ve sermaye kesimini de içine alan daha geniş bir koalisyondan oluştuğunu anımsarsak, oy desteğinin gerilemesi bu geniş koalisyonu nasıl etkiler?

Bir takım hesapların, bir takım politik ağırlıkların değişeceğini düşünüyorum. Ama şu anda ittifakı dağıtıp bir alternatif arayışı olmadığı kanaatindeyim. Çünkü öne çıkartılmış böyle bir alternatifin gelişmediğini görüyoruz. Genellikle bu tür koalisyon değişiklikleri öncesinde gideni gösterirken, gelene ilişkin de bir işaret almayı bekleriz. Koalisyona dahil olan söylediğiniz türden kesimler ve devlet elitlerinde, zayıflayan ve giderek daha çok onlara mahkum olan bir Erdoğan’ı destekleme seçeneğinin bir süre daha geçerli olacağını, hatta bazı açılardan zayıflamış bir Erdoğan’ın daha kullanışlı, daha fonksiyonlu olacağını düşünmeye başladıklarını değerlendiriyorum.

Konsolidasyon meselesinin bir de AKP-MHP ortaklığının parti teşkilatlarında ‘benimsenememe’ boyutu var. Erdoğan’ın ‘maalesef hâlâ istediğimiz konsolidasyon sağlanamadı’ şikayetlenmesine neden olan sorun ayrı adaylarla girilen il ve ilçelerde AKP ve MHP’liler arasında silahlı çatışmalara kadar vardı. Erdoğan ve Bahçeli’nin ‘İttifak ruhuna uygun davranma’ uyarıları neden etkili olmadı?

Birkaç nedeni var, birincisi tepedeki siyasetteki bu hemhal oluş, çok uyumlu tablo, teşkilatlar düzeyinde aynı ölçüde karşılanmadı. Hem kadro düzeyinde, hem ideolojik çizgi olarak bir arada bulunmakta çok ciddi sıkıntıları olan iki gelenekten bahsediyoruz. Bir de yakın dönemde birbirinin ayağına çok basmış olma durumu var. Ki bunun komplikasyonu seçim sürecinin başında kısa bir krize de neden oldu. Önce “İttifak yok” dendi ama Erdoğan mecbur olduğunu gördüğü için ittifaka geri döndü. Bu dönüş MHP’nin başarısıydı ama o ortaklık pratiğe, teşkilata, kadrolara çok geçmedi.

İkinci bir özellik, beka tehdidi meselesini büyük ölçüde Bahçeli formüle etmiş olsa bile, beka meselesinin Erdoğan iktidarının devamıyla ilişkisi konusunda seçmenini ikna edemedi; çünkü daha önce aksini söylemiş olduğu çok güçlü ifadeler var. Diğer yandan Erdoğan’a güvensizlik meselesi MHP seçmeninde tamamen kaldırılmış değil.

MUHALEFET, SEÇMENİ MEMNUNİYET OYLAMASINA ÇEKTİ

Kılıçdaroğlu’nun ‘Millet İttifakının belediye sayısını artırması durumunda erken seçim çağrısı yapmayacağız’ sözlerini nasıl değerlendirirsiniz?

Bunun şöyle bir taktik anlamı var; bütün muhalefet benzer biçimde davrandı bu seçimde. Saklanmayı seçti. Çünkü gerek Erdoğan’ın, gerek Bahçeli’nin, gerek Soylu’nun, beka davası, meşruiyet, ders vermeyin vs. söylemlerinin arkasında iktidar zeminini kaybetme riskine bir gönderme var. Muhalefet ise tam tersi bir strateji izledi, iktidar seçmeninin 24 Haziran’daki gibi bir konsolidasyon yaratmasını engellemek için “İktidar değişikliği yok, bu bir yerel seçim” dedi. Yani seçmeni bir kimlik sayımına değil, memnuniyet oylamasına çekmeye çalıştı. İktidarın “Bu beka davasıyla bizi götürmek istiyorlar” söylemine karşı, “Bizim öyle bir derdimiz yok, biz başka bir şey anlatmaya çalışı-yoruz” sınırında kalmaya çalıştı. HDP de dahil, görünmemeyi seçti. Yapılan araştırmalardan ve genel tablodan bu taktiğin işe yaradığını söyleyebilirim.

AKP YERİNE BAŞKA BİR SİYASİ YAPININ ÇIKMASI MÜMKÜN GÖRÜNMÜYOR

Malumunuz, Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu liderliğinde yeni bir partinin kurulacağı yönündeki haberler, 31 Mart sürecinde de gündemleştirildi. İktidar bloğunun oy kaybının yeni partilerin önünü açacağı, böylece siyasi denklemin değişeceği görüşlerine yaklaşımınız ne?

Türkiye’de, özellikle sağdaki oy dengelerini etkileyebilecek yeni girişimlerin hiçbiri bir konjonktürün yarattığı fırsattan doğmuş partiler değil. Genellikle bunun öncesinde ortaya çıkmış ve kendini göstermiş partiler. Bu tür “fırsat bekleyen” pozisyondaki politik aktörlerin geleceği olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’deki seçmen davranışının, öne çıkmayan, kendini göstermeyen, ortaya çıkan sorundan sonra kendisine gelinmesini bekleyen (bunun en tipik örneği Abdullah Gül oldu) liderlerin peşinden yürümeye çok yatkın olmadığını görüyoruz. Bahse konu yeni oluşum fikirlerine kimsenin de fazla yatırım yaptığını düşünmüyorum. Ama olmaz mı? Çok şaşırtıcı bir tablo ortaya çıkarsa, yeni denklemler konuşulmaya başlanabilir. Ama buradan kalıcı siyasi denge ya da AKP’nin yerine aynı profili temsil edecek başka bir siyasi yapı çıkmasının şu andaki dinamiklerle çok mümkün olmadığını düşünüyorum. Aktörler de, politik zemin de buna uygun değil.

İKTİDAR KENDİ SEÇMENİNİ DEĞİL, MUHALEFET SEÇMENİNİ KONSOLİDE ETTİ!

Seçim ve sandık güvenliği konusu Millet İttifakı’nın 24 Haziran kampanyasında ana söylemlerinden birini oluşturmuştu.  Birkaç ay sonra başlayan 31 Mart kampanyasında ise konu geri planda tutuldu. Özellikle ana muhalefet neden seçim ve sandık güvenliği sorunu önemli oranda çözülmüş, normal bir seçim yaşanıyormuş gibi davrandı?

Muhalefetin seçim güvenliği meselesine temas etmemesinin iki nedeni var; birincisi, 24 Haziran’da çok günahları var. Çok kızgınlık biriktirdiler, Seçmenlerini yalnız bırakılmışlık hissiyle baş başa bıraktılar o yüzden bir tür utançları var bu konuda. İkincisi, seçim güvenliği meselesini öne çıkartmanın sandığa gitme eğilimini zayıflatacağını düşünerek, bu riskten kaçınmak istiyorlar. Seçmen listeleri açıklanırken bölgede ve batıda oy taşımalar, aynı adreste 600 seçmen gibi tespitler gündeme getirildi ama dediğim nedenlerle geri çekildi.

Seçim güvenliği meselesinde seçmenler “kaç oyumuz çalındı” sonucundan çok, destekledikleri partilerin, siyasi aktörlerin kendileriyle birlikte olmamasına daha çok reaksiyon verdiler. Diğer yandan, seçmendeki kızgınlık ve küskünlüğün biraz azaldığı kanaatindeyim. Ama bu muhalefet partilerinin çabasıyla değil, iktidarın beka stratejisinin oransız saldırganlığı sonucunda kendiliğinden oluştu. Yani şöyle diyebiliriz; iktidar kurduğu stratejiyle kendi seçmenini değil, muhalefet seçmenini konsolide etti!

YAKIN VADEDE POLİTİK GEVŞEME GÖRMÜYORUM

1 Nisan’dan sonra Erdoğan’ın “normalleşme” adımları atacağı, Kürt sorunu başta olmak üzere, demokrasi alanında yumuşamaya gideceği bu seçimde de gündeme getirildi. Ne dersiniz, oy oranının azalması politika değişikliğine yol açar mı?

Sadece Kürt meselesinde değil, diğer alanlarda da böyle bir beklentiyi doğrulayacak işaret görmüyorum. İktidar konsepti kendi toplumsal tabanını genişletmeyi değil, konsolide etmeye dayandığı için bunun olmayacağını düşünüyorum. İkincisi, ekonomik kriz ve ona bağlı olarak uygulamaya girecek politikaların bir yumuşama, normalleşme ve demokratikleşmeyi kaldırmayacak sertlikte olduğunu düşünüyorum. Şu anda genel ekonomik dünya krizi de demokratikleşmeyle değil, sertleşen, otoriterleşen bir politik çizgiyle idare edilmeye çalışılıyor. Ve Türkiye bu anlamda dünya ekonomik krizinden negatif olarak ayrışan daha sert bir sürece de giriyor. Dolayısıyla bunların hiçbir aşamasında ben yakın vadede bir politik gevşeme görmüyorum. Kürt meselesi bunda çok anahtar bir içerik taşıdığı için, özel olarak Kürt sorunu konusunda sertleşmeye ihtiyaç duyup duymamaktan bağımsız olarak, genel sertleşmenin dayanağı olarak kullanılması açısından o konuda da bir yumuşama beklemenin çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Kürtleri ya da genel kamuoyunu değil, kendini rahatlatmak için iktidar küçük taktik hamlelerde bulunabilir. Branson’u bırakmak, Deniz Yücel’i göndermek gibi hamleler genel bir yumuşamanın işareti olarak okunup değerlendirmeler yapılıyor ama bunlar genellikle başını ağrıtacak bir meseleyle ilgili zaman kazanma, sorunu ileriye itmeye dönük taktik hamleler.

RESMİN ARKASINI GÖRMEYE İHTİYAÇ VAR

Gazete Duvar’daki yazınızda; ‘İktidarın Türkiye’yi içine sürüklediği tablonun aslında farklı bir resim gösterdiğini, o resme biraz daha dikkatli bakınca kurulacak yeni siyasi alanla ilgili de ilhamlar çıkabileceğini düşünüyorum’ diyorsunuz. Açar mısınız, nedir o ilhamlar?

Bir süredir haklı nedenlerle Türkiye’deki siyasi donmaya çok işaret ediliyor, kilitlenmenin yarattığı sorun üzerine analizler yapılıyor. Siyasi alan bir sürü açıdan çok daralmış ve kapatılmış durumda. Bunların hepsi doğru. Fakat Türkiye gibi bu nüfus seviyesinde, bu çeşitlilikte ve bu dinamizmdeki bir ülkenin bir kilitlenme içinde olduğunu düşünmek hiçbir bilimsel teoriye uymuyor. Yani hiçbir hareket yok, bütün ülke donmuş durumda diye okumak doğru değil. İşte bir takım sayısal veriler, seçimler, seçimlerdeki eğilimler büyük değişimler göstermese bile kendini zorlayan o küçük dinamiklerin işaretlerini veriyor.

Mesala, çok bariz biçimde son seçimde özellikle büyük metropollerde ve çalışan nüfusun daha fazla olduğu merkezlerde donmanın kırılma eğiliminin daha fazla olduğunu; ekonomik krizle ilgili reaksiyonların ve oy verme davranışlarında görülebilecek işaretlerin de bu anlamda ilhamlar verebileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla ilk resme değil, biraz daha arkasına, biraz daha derinine bakılması halinde buradan her politik aktörün çıkartabileceği ilhamlar olduğu gibi, onu analiz etmeye çalışanların da biraz daha derin görmeye, ilk gördüğü şeyi gerçek kabul etmemeye ihtiyacı var diye düşünüyorum. “Bir şey olmuyor”, “Adam kazanıyor”, “Durumu değiştirecek bir aktör de yok ortalıkta”... Bu bir politik tavır değil, bir analiz de değil. Resmin arkasında olanı görmek, arkasında olanın neden ön resme yansımadığını bulmaya çalışmak... İlhamı arayacağımız yer orası diye düşünüyorum.

YÜZDE 51’İN KORUYUCULUĞU KALMADI

Tahmininiz ne, Cumhur İttifakı yarın nasıl bir sonuç alır?

İktidar bloğunun yüzde 50 sınırının üstünde kalmaya devam edemeyeceği fikrindeyim ama ne kadar alta ineceği konusu tamamen spekülasyon olur. Dediğim gibi, bu aslında işleyen bir trend, devam edeceğini ve o dengenin aşağıya doğru döneceğini düşünüyorum. Ve bunun içerisinde AKP payının da düşeceğini düşünüyorum. Bu seçimde oyları partiler bazında paylaştırmak neredeyse imkansız olduğu için bunu ölçmemiz çok mümkün olmayacak ancak AKP oylarında 2002’de seçildiği tarihteki oy desteğine yakın seviyelere doğru çekilme olacağını düşünüyorum.

Türkiye’nin siyasi kültürel fay hatlarında oluşturulan ittifakın hiçbir zaman yüzde 50’nin altına düşmeyeceği varsayımıyla yüzde 51 çıtasının kültürel eksen bakımından bir garanti olduğu düşünülüyordu ama yüzde 51 koruyuculuğunun kalmadığını görüyoruz. Ekonomik kriz gibi faktörler birden bire o paradigmayı aleyhe çevirebiliyor. İşte o dönmenin işaretlerini görüyoruz.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Sanatçılardan Beyoğlu Adayı Alper Taş’a destek

SONRAKİ HABER

Türkiye silah satış cirosunu artırıyor: ASELSAN ve TUSAŞ ilk yüze girdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa