15 Aralık 2018 04:44

Dr. Ali Rıza Güngen: Dış güçler istediklerini çoktan aldı!

Dr. Ali Rıza Güngen’le Mecliste görüşmeleri devam eden 2019 bütçesini ve 1.6’lık büyüme oranının etkilerini konuştuk.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Serpil İLGÜN

Son dört aydır hangi illeri kim alacak, hangi isim nereden aday olacak tartışmalarına hapsedilen yerel seçim gündeminde kendine yer bulamayan ekonomik kriz, Mecliste 2019 bütçesinin görüşmelerinin başladığı pazartesi günü öne çıksa da, sonraki günlerde yeniden geri plana düştü.

Oysa kışın tüm yurtta kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu günlerde gıdadan enerjiye tüm temel tüketim ürünlerindeki pahalılık emekçilerin esas gündemi olmayı sürdürüyor. “Kriz savuşturuldu”, “Dolar düştü, kriz bitti” propagandası yapılsa da, pazar tezgahları ve market rafları bu söylemi yalanlıyor. Etiketlerdeki fiyatlara ne kuru soğan depolarını basmak ne de “Ekonomimize pranga vurmak isteyenleri hüsrana uğrattık” propagandası işliyor.

İktidarın “En kötüsü geride kaldı” iddiasının aksine tablonun giderek ağırlaşacağını ortaya koyan son veri, hafta başı TÜİK’ten geldi. 1.6’lık üçüncü çeyrek büyüme oranları, hiçbir şeyin geride kalmadığını, aksine Türkiye ekonomisinin daraldığını ortaya koydu.

Cumartesi söyleşisinde bu hafta Dr. Ali Rıza Güngen’le 2019 Bütçesini ve 1.6’lık büyüme oranının etkilerini konuştuk.

Ekonomik krizin bütçedeki izleri neler? 1.6’lık büyüme oranı yakın vadede nasıl sonuçlar üretir? Asgari ücretin insanca yaşam seviyesine çıkartılmasına iktidar neden direniyor? Kriz koşullarında karşılanan yerel seçimlerde iktidar bloğu seçmene ne vaat edecek?..

Ali Rıza Güngen yanıtladı.

AKP’nin krizin etkilerinin kendini daha da hissettireceği 2019’u nasıl bir bütçeyle karşıladığıyla başlayalım. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Meclisteki bütçe sunumunda 2019 yılı bütçesinin en önemli özelliklerinden birinin tasarruf bütçesi olduğunu; sıkı para ve maliye politikalarını sürdüreceklerini söyledi. Albayrak’ın söylemediklerinde ne var? İktidarın hazırladığı 2019 bütçesinin esas karakteri ne?

Faiz bütçesi olması. Albayrak geçiştirerek ifade etti ama faiz ödemelerinin 117 milyar lira olması çok önemli. Bu, bütçeyi bir faiz bütçesi haline getiriyor. 2009, 2010’dan beri görülmeyen bu oran, bütçedeki her 8 liranın 1 lirasının faize gitmesi demek. Aslında beklenen bir durumdu. Devletin borçlanma maliyetinin bu kadar yüksek olduğu koşullarda bunun bir sonraki yıla yansıması elbette ki bu kadar yüksek faiz ödemesi şeklinde olacaktır. Bu da, diğer bütün açıklamaları havada bırakıyor. Yani eğitime şu kadar, sağlığa şu kadar ayırıyoruz gibi kalemleri katbekat aşan bir faiz kalemi söz konusu. Bu hem beceriksizliklerinin bir göstergesi, hem de bütçeyi karakterize eden bir unsur.

Bütçede başka hangi kalemler öne çıkıyor?

Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) yapılan kaynak transferi. Bu transferler katlanarak artıyor. SGK’ye gidecek devlet primini de katarsanız 225 milyara ulaşıyor bu aktarım. Bu da önceki yıllarda görülmedik oranda büyük bir miktar. Kısmen bunu emeklilere verilen iki ikramiyeyle açıklıyorlar ama sadece bununla açıklanacak bir mesele değil. Sosyal güvenlik sistemi için yapmış oldukları reform, aktif pasif dengesini iyileştirmesine rağmen yeterli bir alan yaratmıyor. Bu nedenle de devletin yapması gereken aktarımlar her yıl artıyor. Dolayısıyla bu iki kalem bütçenin o kadar büyük bir kısmını oluşturuyor ki, zaten başka bir alanda kımıldayacak hal kalmıyor.

Bir diğer eleştiri konusu da, kamu-özel iş birliği ile yapılan hastane, köprü, havalimanı gibi projelerin müteahhitlerine yolcu/hasta garantileri için 2019’da ne kadar ödeme yapılacağına yer verilmemesi. İktidar bunu neden gizlemek istiyor?

Bu harcamalar dağıtılmış bir şekilde bütçeye yedirilmiş görünüyor. Bu projeler için devletten aktarılan miktar 2019, 2020 ve 2021’de artacaktır ama ne kadar artacağını bugünden söylemek mümkün değil. Kaç aracın geçtiğine, ne kadar hasta geldiğine bağlı olarak değişiyor. Kamu-özel iş birliği projelerinin yasal mevzuatı düzenlenirken halkın cebinden tek kuruş çıkmayacağı yönünde bir propaganda yapıldı. Ancak milyarlar çıkıyor ve çıkmaya devam edecek. Çok daha önemli bir nokta var, sözleşme büyüklüğü ile yapılan yatırımı karşılaştırdığınızda devletin yatırımı özele yaptırırken uzun vadede elde edebileceği 70 milyar dolar civarındaki bir gelirden vazgeçtiğini söylemek mümkün. Yani bu projelerle devlet hem elde edeceği gelirlerden vazgeçmiş oldu, hem de söylenenlerin tam aksine, milyarlarca lira bütçeden aktarılıyor ve bu para katlanarak artacak.

DARALMA 2019’DA DA DEVAM EDECEK

Gelelim hafta başında açıklanan büyüme rakamlarının gösterdiklerine. TÜİK, ekonominin üçüncü çeyrekte yüzde 1.6 büyüdüğünü açıkladı. Oran, Türkiye ekonomisinin durgunluk dönemine girdiğinin resmen kabul edilmesi olarak değerlendirildi. Durgunluk dönemine girince ne oluyor? Yakın vadedeki etkileri ne olacak?

Ekonominin durgunlaşması her şeyden önce yeterli iş olanağı yaratılmaması ve işsizlik oranının bir ok gibi fırlaması anlamına geliyor. Geçici istihdam yaratma, toplum yararına çalışma programları, “bir senden bir benden” gibi içeriği oldukça boş kampanyalar AKP tarafından çözüm olarak görülebilir ama bunun işe yaramadığını işsizlik rakamlarından da görüyoruz.

Bir önceki yıla göre yüzde 1.6 büyüyen Türkiye ekonomisi bir önceki çeyreğe göre yüzde 1.1 daraldı ve daralmanın etkisi, ücretlerin baskılanmasında da ortaya çıkıyor. 2016 ve 2017’de reel ücretlerde gerileme gerçekleşti, bu 2018’de de söz konusu olacak. Güçlü bir mücadele verilmez, başka türlü bir programa kitleler ikna edilemezse maalesef bu eğilim 2019’da da devam edecek.

Peki, daralma haneye nasıl yansıyacak?

Hane bu koşullar altında tüketimini kısıyor. Sadece ve sadece temel ihtiyaçları karşılamak üzere tüketmeye başlar hale geliyoruz. Hepimizin net tepkisidir, kredi almaktan vazgeçiyoruz, yeni bir şey alacaksak onu almaktan vazgeçiyoruz ya da erteliyoruz. Zaten yüksek enflasyon koşulları altında alma imkanımız da ortadan kalkıyor. Fakat büyüme oranında şöyle ilginç bir ikilem var; devlet 1.6’lık büyümenin aslan payından sorumlu. Yani bu büyümenin önemli bir kısmı devletin tüketim harcamaları sayesinde gerçekleşti.

Yani, devlet harcama yapmamış olsa veya kıssa, büyüme daha da düşük olacaktı?

Evet. Hane halkı tüketmeyi bıraktı ama devlet harcamaya devam etti. Mevcut Yeni Ekonomi Programı (YEP) veya Cumhurbaşkanlığı kurullarındaki iktisatçılar şunu söylüyor; devlet 2018’in sonunda bu kadar harcamayacak! Ancak biz şu noktadayız, devlet harcamalarını kıstığı anda bu büyümenin kendisine bir darbe de oradan gelecek. Dolayısıyla durgunluk 2019’un ilk çeyreğinde atlatılacak bir şey olmaktan çıkarak, 2019’un tamamına yayılacak bir özellik sergileyecek. Bu, gerilim yaratıyor çünkü bunu yapmak demek oy erimesini hızlandırmak demek. AKP’nin arkasında konsolide olmuş görünen kitlelerin 2019’da bu kamptan giderek uzaklaşması demek. Bunu engellemek için de devlet harcamaya devam edecek. Özetle, harcamayı kesmek Türkiye ekonomisindeki şu an içinde bulunulan daralmayı uzatmak anlamına gelir, harcamayı sürdürmek ise bütün uluslararası finansal çevrelere verilen taahhütlerle bir zıtlık barındırıyor. Devletin kurtarma kapasitesinin aşınması anlamına geliyor. Ben önümüzdeki bir yıllık sorunun bu olduğu düşüncesindeyim.

Albayrak aynı konuşmada, ‘2018’de 3.8 olan büyüme beklentimiz 2019’da 2.8 olarak belirlendi’ dedi. Bu hedefin tutabileceğini düşünüyor musunuz?

Albayrak’ın öngörüleri devletin resmi olarak açıkladığı 1.6 büyüme oranıyla geçersiz hale geldi. Türkiye ekonomisinin son çeyrekte yüzde 2’ye yakın, (yüzde 1.9) büyümesi gerekiyor ki Albayrak’ın hesabı tutsun. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını birtakım öncü göstergelerden söyleyebiliyoruz. Şunu öngörüyorlar; 2019’un ocak-şubat aylarında değilse de, marttaki seçim ortamı geçtikten hemen sonra hem Türkiye’deki atmosfer, hem de küresel finansal koşullar değişecek! Bu, temeli sağlam bir öngörü müdür derseniz, hayır. Küresel finansal koşulların 2019’un başlarında yükselen piyasa olarak adlandırılan ülkeler lehine iyileşeceğine dönük bir beklenti var, ama bütün yıl boyunca bunun geçerli olacağı gibi bir beklenti yok. Aksine, uluslararası finansal kuruluşlar Türkiye’de 2019’un daralmayla geçeceği öngörüsünde bulunuyor. Çeşitli kurtarma hamleleriyle rüzgarın tersine çevrilebileceği yönünde bir beklenti var ama sağlam bir zemine dayanmadığını söyleyebiliriz.

'ÖNEMLİ OLAN ÖRGÜTSÜZLÜK ORTAMINI DEĞİŞTİREBİLMEK'

Mecliste bütçe tartışılırken, Asgari Ücret Tespit Komisyonu da toplantılarını sürdürüyor. İşçi ve emekçilerin beklentisi, gıdadan elektriğe temel ihtiyaçların en az yüzde 50 zamlandığı koşullarda asgari ücretin 2 bin liranın üzerine çıkması. Ancak iktidar ve patronlar kriz gerekçesiyle buna yanaşmadığından şu soru soruluyor: Neden işçi ve emekçilere geldiğinde kriz hatırlanırken, patronlara her türlü destek, teşvik akıtılmaya devam ediliyor?

Bu doğrudan siyasi bir mesele. Çeşitli rakamlarla ücretlerin neden artmadığı izah edilebilir ama esas nedeni siyasi. Biz şu an OHAL’in zeminine yerleştirilmiş bir plebisiter otoriter rejim altında debeleniyoruz. Bu koşullar altında sesini çıkarmanın, örgütlenmenin çok zor olduğunun herkes farkında. Türkiye’de mevcut örgütlülüğün yıllardan beri gerilemesi, muhalefet partilerinin de alternatif bir program tartıştırma konusunda umut vermemesi umutsuz bir atmosfer oluşturuyor. Bu da “Ancak ve ancak iktidar bir iyilik bahşederse asgari ücret artacak, aksi halde artmayacak” hissiyatı yaratıyor. Önemli olan içine kapanmış olduğumuz örgütsüzlük ortamını değiştirme yönünde adımlar atmak. Yoksa tartışmayı sadece asgari ücretin ne kadar olacağı konusuna sıkıştırdığınız zaman kamusal tartışmayı biçimlendirenler kazançlı çıkıyor.

'TESLİMİYET, YANİ İŞİN DOĞASI DEĞİŞMEZ'

Çarşıdan pazardan bakınca bize hiç öyle görünmese de gerek Erdoğan, gerek Bakan Albayrak, her fırsatta ‘En kötüsünün geride kaldığını’, krizin savuşturulduğunu söyledikleri için son günlerin popüler sorusunu yöneltelim: Dolar düştü, kriz bitti mi?

Erdoğan ve ekonomi yönetiminin toplumun genel hafızasızlığına, bizim kısa erimli düşünme ve davranma alışkanlıklarımıza güvenerek bunu söyledikleri düşüncesindeyim. Şu garipliği lütfen görmezden gelmeyelim; Aralık başı itibariyle konuştuğumuzda TL dolar karşısında yüzde 30 değer kaybetmişti. Yani “dolar düştü, kriz geride kaldı” dediğiniz dönemde yüzde 1’lik, yüzde 3’lük bir oynamadan bahsetmiyoruz, yüzde 30’luk bir oynamadan bahsediyoruz. Dolayısıyla krizin geçtiği falan yok. Türkiye bir kriz sürecinde. Bu kriz ne kadar uzun sürecek ve bu krizin bedelini kimler ödeyecek? Soru budur. Bedelin öncelikle emekçilere ödetileceğine dair pek çok işaret var. Bunun devamı olarak küresel finansal koşullar değişecek mi ve hükümetin kredi piyasasını canlandırmak için alacağı önlemler işe yarayacak mı? Kriz 2019 baharı itibariyle geride bırakılabilir mi?.. Ben geride bırakılabileceği düşüncesinde değilim ama olasılıklar dahilindedir. Şöyle söyleyeyim: Olasılık dahilinde olmayan şey, dolar 5.20-5.30 civarında dalgalanırken Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarının aşılmasıdır.

Ekonomimizin dış güçlerin saldırısı altında olduğu, komplo kurulduğu söylemi emekçiler arasında karşılık bulduğu için soralım: Dış güçler saldırmaktan vaz mı geçti? Ne oldu da dolar düştü?

Hayır! Mayıs ve eylül aylarında dış güçlere öyle taahhütler verildi, eylül ayında Merkez Bankası faiz artışıyla birlikte Türkiye o kadar yüksek getiri vadeden bir ülke haline geldi ki, bütün yüksek riske rağmen sermayenin yine girebildiği, değerlenebildiği, kısa erimli de olsa yatırım yapmayı tercih ettiği bir ülke olarak şu an yoluna devam ediyor. Dolayısıyla dış güçler istediklerini çoktan aldılar! Arjantin’i, Venezuela’yı bir kenara bırakın, dünyada Türkiye’den daha yüksek faiz veren kaç ülke var? Avrupa’da ya da Kuzey Amerika’da yüzde 2.5’le mi değerlenmeyi tercih edersiniz, yoksa risklere karşın yüzde 24 faizle kısa erimli bir yatırımda bulunup işler sarpa sarmaya başladığında hemen ülkeyi terk etmeyi mi tercih edersiniz? Dolayısıyla söz konusu olan bir teslimiyettir. Her zaman için böyleydi. Bunun tonları değişebilir, kullanılan kavramlar değişebilir ama teslimiyet, yani işin doğası değişmez.

İNŞAAT SEKTÖRÜ ÇÖKTÜ

Büyüme oranının ayrıntılarına bakıldığında 5.3’le en fazla düşüşün inşaat sektöründe yaşandığı görülüyor. Konut kredilerinin düşürülmesi, kampanyalar, iflas eden inşaat şirketlerinin işlerinin üstlenilmesi gibi hamleler neden işe yaramadı?

Tam da kriz koşulları altında bulunmamız nedeniyle yaramadı. Birkaç nedenle. Birincisi, kredi alarak konut alma meselesi şu an için rafa kalktı. İkincisi, eldeki konut stokunun nasıl bitirileceği konusunda zaten yıllardır var olan kaygı kendisini çok ön plana çıkartı. Buna bir de konutun bir yatırım aracı olarak genel anlamda kaybettirmeye başlaması eklenince resmin bütün parçaları tamamlanmış oldu ve inşaat sektörü çöktü. Ağustos’ta başlayan, Eylül ve Ekim’de devam eden ve Kasım verileri itibariyle henüz geride kalmadığı görülen kredi çöküşünün birkaç ay daha devam etmesi durumunda biz muhtemelen Türkiye tarihinde daha önce görülmedik kapsamda konut kampanyalarıyla inşaat sektörünü kurtarmaya dönük yeni hamlelerle karşılaşacağız.

Aynı soruyu enflasyon için de soralım. Enflasyonla topyekün mücadele kampanyaları, indirimler vs. düzenlendi ancak bunlar Kasım ayı enflasyonu üzerinde beklenen etkiyi yaratmadı. Kampanyalar göstermelik olduğu için mi işe yaramıyor, yoksa ekonomideki sorunlar bu tür müdahalelerle giderilemeyecek kadar derin olduğu için mi?

Sorun Türkiye ekonomisinin sermaye girişlerine bağımlı, aynı zamanda ithalat bağımlısı bir ekonomi olması. Buna bir de inşaat temelli büyüme anlayışı eklendiğinde, ortaya bu tablonun çıkması kaçınılmaz. Beyaz eşyada, mobilyada, otomotivde fiyatlarda düşüş var, çünkü vergi indirimleri yapıldı. Ama temel sorun şu, kuru soğanın fiyatının yüzde 50 arttığı bir yerde, otomotiv fiyatının yüzde 11 azalmasının emekçilerin gündelik hayatına faydası yok.

Türkiye’deki vergi sistemi, tüketim üzerinden vergilendirmeye çok büyük bel bağladığı için örneğin ÖTV vergisini düşürmek ve seçim nedeniyle bunun 2019’da da sürmesi, 2019’daki bütçe dengelerinin alt üst olmaya başlaması demek. Tersi ise, yani ocak ayından itibaren, geçici olarak gerçekleşmiş fiyat indirimlerinin ortadan kalkması ise enflasyonun fırlaması demek. Bizzat kendi elleriyle yarattıkları bir çıkmaz var. Bunun yansıması öncelikli olarak devletin borçlanma maliyetlerinin artmasında olacak.

KRİZ, ÜCRETLERİN BASKILANMASIYLA FIRSATA ÇEVRİLECEK

“Gaziantep Sanayi Odası, son dört ayda 20 binden fazla işçinin işten atıldığı Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi’nde patronların aynı dönemde ihracat rekoru kırdığını açıkladı.” Geçtiğimiz hafta gazetemizde yer alan bu haberi, Erdoğan’ın “krizi fırsata çevireceğiz” sözüyle birlikte değerlendirdiğinizde ne söylersiniz?

Hikayeyi konuşurken biz maalesef mülteci ve göçmen emeğini görmezden gelerek konuşuyoruz. Antep özelinde böyle bir şeyin etkisi var. Ölmüş bir tekstil sektörünü ayağa kaldırdı Suriyeli işçiler. Büyüme rakamını veya kişi başı geliri konuşurken Türkiye’deki 4 milyon göçmeni dışarıda bıkarak konuşuyoruz. Oysa onlar hesaba katıldığında kişi başı gelir çok daha az. Onlar hesaba katıldığında Türkiye’nin son 4-5 yıldaki ekonomi performansı düşündüğümüzden daha da kötü.

Sorunuzla ilgili olarak şöyle söyleyebilirim: TL, ABD doları karşısında 2018’in ilk 8 ayında yüzde 42 değer kaybetti. Sonraki üç ayda yani eylül, ekim ve kasım aylarında da yüzde 12 civarında bir değer kazandı. Normal şartlarda bu tarz bir oynaklığa karşın bu kadar yüksek bir değer kaybı nedeniyle ihracatın patlaması beklenir. Ancak ithalat azalırken, ihracat da düşünüldüğü kadar artmadı. 2017’nin ilk 10 ayıyla, 2018’in ilk 10 ayı karşılaştırıldığında 9,7 milyar dolarlık bir artış görünüyor. Bu, krizin fırsata çevrilemediğini gösteriyor. Elbette ki bazı sektörlerde, bazı bölgelerde diğerlerine göre daha fazla öne çıkmak söz konusu olabilir ama toplama baktığımızda Türkiye ekonomisinde çok daha fazla ihracat yapılması gerekirdi ama işte ihracat ithalata bağımlı ve bir daralma içindeyiz, böyle rakamları görmüyoruz.

Peki kriz nasıl fırsata çevrilecek?

Krizi fırsata çevirmek şöyle gerçekleşecek, eğer yeterince sesimizi çıkartamazsak, karşı koyamazsak reel ücretlerdeki gerileme, son iki üç yılda olduğu gibi 2019’da da görülecek. Yani ücret baskılama yoluyla sermayenin krizi fırsata çevirmesi söz konusu olacak. Bu sadece küçük ve orta boy işletmelerin değil, tedarikçileri KOBİ olan büyük sermayenin de çok sevdiği bir yöntem. Krizi fırsata çevirme bir de tabii, kıdem tazminatlarının kaldırılması, bireysel emeklilik gibi YEP’de de ilan edilen esnekleştirme, güvencesizleştirme politikalarının hayata geçirilmesiyle söz konusu olacak. Doğrusu şimdiye tekrar gündeme gelmesini bekliyordum, ancak yerel seçim nedeniyle ötelenmiş görünüyor.

AYNI TRENDEYİZ, GEREĞİNİ YAPIN!

“Ekonominin bugünkü hale gelmesinde önce iğneyi kendimize batırmamız gerekiyor…hepimiz aynı trendeyiz ancak aynı trende olmak herkesi aynı yolun yolcusu yapmaz!” TÜSİAD Yüksek İstişare toplantısında konuşan Başkan Erol Bilecik’in bu cümleleri hafta içinde çokça tartışıldı. AKP’ye uyarı olarak değerlendirilen konuşmanın arka planında ne var?

Öncelikle bu bir uyarı değil, bir rahatsızlık ve sıkıntı ifadesi. Uyarı demek için bundan daha sert cümlelere ihtiyaç var. Anti-enflasyonist bir program uygulanması gerektiğini TÜSİAD yaklaşık 1,5 yıl boyunca dillendirdi. Şimdi de uluslararası finansal sermayeye verilen taahhütlerin yerine getirilmesini, harcamalarda katı kesintilere gidilmesi, bütçe disiplinine sadık kalınması ve emek piyasalarının esnekleştirilmesi konusunda yeni düzenlemeler yapılmasını istiyorlar. Erol Bilecik’in söylediği budur. “Bunu yapmazsanız hepimiz için pahalıya mal olur” diyor. Çünkü kendi palazlandıkları, kendi faydalandıkları modelin sonunda olduklarını görüyorlar. Sermaye grupları arasında çeşitli farklılıklar, tartışmalar vs. olabilir. Ama sonuçta AKP’nin güçlendirdiği ve sürdürdüğü birikim modelinden kendileri de son derece faydalandılar. Bunun sonundalar. Yeni bir yönelim çizilmesi gerekiyor, bu yönelimin kendi istedikleri doğrultuda olmama ihtimali nedeniyle, ön almaya çalışan bir konuşma olarak değerlendiriyorum. Gerilimler kolay çözülmeyecek ama o konuşma aynı zamanda YEP’e ve Nisan 2018’deki IMF raporuna da referans: Aynı trendeyiz, gereğini yapın!

‘ÖNGÖRÜLMEYEN ÇALKANTILAR OLABİLİR’İN İTİRAFI

Meclis’e sunulan torba yasadaki, eski adıyla Finansal İstikrar Komitesi, yeni adıyla Finansal İstikrar ve Kalkınma Komitesi’nin kuruluşunu düzenleyen 22. maddeye göre artık “Finansal sistemin bütününe sirayet edebilecek ölçüde olumsuz bir gelişmenin Finansal İstikrar ve Kalkınma Komitesi tarafından tespiti halinde, üye kurum ve kuruluşların yetkileri dışında alınması gereken tedbirleri belirlemeye Cumhurbaşkanı yetkili olacak.” Bu madde ne anlama geliyor? Erdoğan neden tek yetkili kılınıyor?

Öncelikle, Finansal İstikrar Komitesi toplantılarının yasal düzenleme yapılmadan, Finansal İstikrar ve Kalkınma Komitesi toplantıları olarak anılmaya başlandığını vurgulayalım. Öte yandan, “Finansal sistemin bütününe sirayet edebilecek riskler karşısında öngörülen tedbirleri almaya” cumhurbaşkanı yetkiliydi zaten. Yasaya, “üye kuruluşların yetkileri dışında” ifadesini ekliyorlar. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Hazine ve Maliye Bakanlığı, MB gibi kurumların bulunduğu bir komiteden bahsediyoruz. Bunların almaya yetkili olmadığı ne gibi tedbirler söz konusu olabilir ki acaba? Böyle bir tedbir var mıdır? Felaket tellalı olmak istemem ama öngörülmeyen pürüzlerin çıkabileceği hissiyatıyla yapılan bir şey bu. Ve korkutucu. Çünkü ekonomi yönetiminde merkezi öneme sahip 5-6 kurumun temsilcileri ve Hazine ve Maliye Bakanı istişare etmeden karar ve tedbirler almayı gerektirecek şeyler söz konusu olabilir anlamına geliyor. Bu anlamda “öngörülmedik çalkantılar olabilir”in bir itirafı.

‘İSTİKRAR’DAN BAŞKA VADEDECEK BİR ŞEYİ YOK!'

İktidar, kriz yokmuş ya da her şey yolundaymış gibi davranıyor, ancak söyleşimiz boyunca durumun öyle olmadığını altını çizdiniz. Peki, bu şartlarda girilen yerel seçimlerde Erdoğan ne vadedecek? Sayıştay raporlarına göre yolsuzluğa batan AKP’li belediyelerin tek bir çivi çakmaya bile mecalleri yok, ancak yeni mega projeler vs. işitecek miyiz?

İronik olacak ama yine istikrar vadedecek! Çünkü elde başka bir şey yok. Kriz koşulları altında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk yerel seçiminde seçim kampanyasının 2014’te olduğundan çok daha fazla, tek bir siyasi figür ve lider üzerinden dönmesi beklenmeli. Yani tek bir şahsın kendisi ve ülkenin bekası, istikrarı üzerinden kampanyayı sürdüreceğini düşünüyorum. Yerellerdeki ufak tefek projeler AKP’nin son 16 yıldaki belediyeciliğinin çeşitli türevleri olabilir. Ama daha fazla inşaat vs. gibi bir vaade yaslanacakları zemin yok. Bence asıl mesele bizim ne yapacağımız?

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Avrupa'nın bu hafta gündemi: Sarı Yelekliler ve Brexit anlaşması

SONRAKİ HABER

Evrensel 25 yaşında: Gerçeklerden vazgeçmeyeceğiz

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa