11 Aralık 2018 04:09

'3 bin prim gün sayısında felç olurum herhalde!'

Henüz 30’u aşmamış meslek hastası genç işçilerle konuştuk.

Fotoğraf: Pixabay

Paylaş

Adem KARA
Kocaeli

Türkiye’de son yıllarda artan iş cinayetleri ve iş kazaları, yetersiz olsa da ülke gündeminde yer bulabiliyor. Ancak işçilerin yavaş yavaş ölmesine, sakatlanmasına sebep olan meslek hastalıkları için aynı şey geçerli değil. Kocaeli’de görüştüğümüz işçiler, henüz 30’u aşmamış olmalarına rağmen, 30-60 yaş aralığında sık görülen bel-boyun fıtığından dert yanıyor. 1500 prim gün sayısını doldurduğunu ifade eden bel fıtığı olan bir işçi, “3 bin prim gün sayısında herhal felç olurum” diyor. İşçilerin işsiz kalma korkusuyla meslek hastalıklarına rağmen çalıştıklarını dile getiren İSG Uzmanı Selçuk Karstarlı da “Maliyet nedeniyle önlem alınmıyor, sorun gizleniyor” diyor.

25 YAŞINDAYIM AMA UMUTLA BAKAMIYORUM

9 yıldır çalıştığını belirten 25 yaşındaki kaynak işçisi, kendisinde bel fıtığı olduğunu söylüyor. Şimdi çalışamadığını ifade eden işçi, “Hep taşeronda çalıştım, ama şimdi çalışmıyorum. Son çalıştığım yerde mesailerimi vermediler, ben de çıktım. Şimdi hem iş yok hem de bel fıtığım var. Doktora gittim ‘Ağır işte çalışma, yoksa ameliyat olacaksın’ dedi. Ama ben ağır sektörde çalışıyorum, boru kaynak işi yapıyorum. Daha rahat çalışmak için birçok başvurum oldu ama nafile. Beni işe alacak olan şirket hangi partili olduğumu, hangi derneğe üye olduğumu soruyor” dedi. Kaynak işçisi çalışma şartlarına ilişkin ise isyan ediyor: “İşverenin parası gidecek diye koruyucu kulaklık almıyor, daha ne diyeyim!”

Çalışmaktan başka çaresinin olmadığını söyleyen işçi şunları anlatıyor: “1500 prim gün sayım var, beni bel fıtığı yaptı. 3 bin prim gün sayısında felç olurum herhalde. 50 işçiden az çalışılan yerde işçi sağlığı iş güvenliği personeli yok. 49 çalışan varsa bunlar insan değil mi? Bu ne biçim mantık? Arkadaşım taş motoru kullanıyordu. Koruyucu olmadığı için depodan taş motoru için koruyucu istedi; yok dediler. Beş dakika sonra taş motoru adamın suratında patladı. Ben şu an 25 yaşındayım, bel fıtığım var ve geleceğe umutla bakamıyorum.”

‘EVLENDİM, BORCA GİRDİM, KENDİMİ ZORLADIM’

30 yaşında 1 çocuk babası bir başka işçi ise 12 yıldır çalıştığını söylüyor. Bu 12 yılın 8 yılı taşeronda geçmiş. 3 bin 500 pirim gün sayısı var ve o da şu anda çalışamıyor. Sebebi ise sağlık sorunları, bel fıtığı... Fizik tedavisi gördüğünü ifade eden işçi süreci şöyle anlatıyor: “Evlendim, borca girdim, daha çok mesai yapmak, daha çok kazanmak için kendimi zorladım. Şimdi anlıyorum ki ne kadar çalışsan da sıkıntılar yakamızı bırakmıyor. Geçim sıkıntısı olmaması için gece gündüz çalışman gerekiyor. Peki, buna hayat mı denir?” diyor.

İşe dönmesi gerektiğini belirten işçi şöyle devam etti: “İyileştiğimde tekrar taşerona döneceğim, mecburum, yoksa aç kalırım. Taşeronda cepte harçlık olmaz, karın tokluğuna çalışıyoruz. Fazla mesaiyle günde 12 saat çalışıyorum ama yetmiyor. Çocuğa haftada 5 kilo süt alıyorum ama yetmiyor. Benim evim var ama olmayanlar daha kötü durumda.”

‘ÇALIŞMA SÜRESİ ÇOK UZUN, DİNLENMEYE FIRSAT OLMUYOR’

İki buçuk yıllık 25 yaşındaki otomotiv işçisinde de bel ve boyun fıtığı var. Fizik tedavisi gördüğünü, psikolojik yardım aldığını söyleyen işçi, “Çalışma koşullarından kaynaklı adeta insan olmaktan çıkmışım. Çalışabilme özelliğimi yitirdim. Bundan sonra engelliyim, onu kanıtlamak için uğraşıyorum. Tedavi işe yaramıyor. Bir makine bile belli bir iş yaptıktan sonra bozulur ve bakıma alınır. İnsan için bir düşünün. 6 ay önce fıtığım vardı ama çalışmaya devam ettim. Bu hale geldim. Revire gitmiştim, senin bir şeyin yok dediler. Bu koşullarda fabrikada çalışan bir işçide bel ve boyun fıtığı 2 yıl, bilemedin 3 yılda oluşur garanti. Kimse ben sağlamım diyemez, illa bir arıza vermiştir” diyor.

Gelecek kaygısı yaşadığını belirten işçi, “25 yaşındayım, borçlarım var ve sağlığımı bu hale getirdiler. Gelecek kaygısı giderek artıyor, insanın aldığı maaş hiç mi yetmez? Yetmedi. 10 dakika molalarımız var. Süre kısa. İnanın çayı ne kadar dolduracağımıza bile karar veren onlar (patron). Robot olduk ya, başka bir şekilde izah edemiyorum. 8 saat çalışıyorum 3 saat de yolda geçiyor. Benim 7 saat uyumam gerekiyor; geriye kaldı 6 saat. Ne yapılır 6 saatte? Çalışma süreleri çok uzun, dinlenmeye fırsatın olmuyor” diyor.

MALİYET NEDENİYLE ÖNLEM ALINMIYOR, SORUN GİZLENİYOR!

Üretim tekniği ve teknolojisinin insan değil üretim hızı ve kalitesi esas alınarak belirlenmesinin meslek hastalıklarının sıklığını arttırdığını belirten İSG Uzmanı Selçuk Karstarlı şunları söyledi: “Literatür sağlık problemlerini iki gruba ayırıyor. Birinci grup belirli bir etkenin doğrudan etken olduğu silikozis, asbestoz vb. meslek hastalığı olarak anılanlar, ikinci bir grup da birden fazla etkenin ve kişisel özelliklerin de etken olabileceği kas iskelet sistemi hastalıkları, kalp-damar hastalıkları, vb. ise işle ilgili hastalıklar olarak anılıyor. Problem de bu noktada başlıyor. Bu hastalıklar içinde en çok karşılaşılan kas iskelet sistemi hastalıklarında çalışanlar hastalığın tıbbi açıdan tanısı konduktan sonra bunun işyeri ve çalışma koşulları sonucunda ortaya çıktığını ispat etmeye çalışıyor.”

İŞSİZ KALMA KORKUSUYLA İŞÇİ SESSİZ KALIYOR

İşçilerin çoğu zaman yaptıkları işle hastalık arasında doğrudan nedensellik bağı kurulamadığı yönündeki raporlar verilerek mağdur edildiklerini belirten Karstarlı, “Kişi hastalığının tespitini sağlasa bile işyerine hangi koşullarda çalışamayacağına (eğilmeden, ağır kaldırmadan, uzun süre ayakta kalmayacağı ve uzanmadan çalışabileceği işlerde görevlendirilebilir gibi) dair bir rapor ile işyerine gönderiliyor. Yani sorun kişi bazlı çözülmek isteniyor, daha doğrusu sistem bir çözüm üretmiyor. Birçok işyeri ‘Kişiye uygun bir işimiz yoktur’ diyerek işten çıkarıyor. Buna tanık olanlar da ağrılarına sorunlarına katlanıp aynı koşullarda çalışmaya rıza gösteriyor” ifadelerini kullandı. Çözüm üretme bir yana, hastalığın tespitinin bile imkânsız olduğunu söyleyen Karstarlı, “Meslek hastalıklarının her yıl 10 binden fazla insanın ölümüne on binlerce kişinin hastalanmasına, malul olmasına, hayat konforunun azalmasına neden olduğu düşünülmekle birlikte bu süreç değil çözüm üretmek, hastalığın tespitini bile imkansız hale getiriyor” dedi.

İŞÇİLER HAFTALIK 60 SAATTEN FAZLA ÇALIŞTIRILIYOR

Belli başlı temel sorunların hastalıkların sıklığını artırdığına vurgu yapan Karstarlı, “Bunların başında üretim tekniği ve teknolojisinin insan değil üretim hızı ve kalitesi esas alınarak belirlenmesi geliyor. Bir diğer sorun da iyileşmeyi engelleyen uzun mesailer ve kısa dinlenmelerdir. Bugün dünyada haftalık 60 saatten fazla çalışanların tüm çalışanlara oranı yüzde 23 ile en yüksek ikinci ülke Türkiye’dir. Bu da işyerindeki hastalık etkenine maruz kalma süresini artırırken, vücudun kendini onarması için gerekli geçen zamanı da kısaltmaktadır. Yani haftalık çalışma sürelerinin azaltılması mücadelesi aynı zamanda bir sağlık sorunudur” ifadelerini kullandı.

TİS’LERDE BİR KRİTER OLMALI

Olması gerekenleri ise Karstarlı şu şekilde sıraladı: “Oysa olması gereken işyeri şartlarının hastalıklara neden olmayacak şekilde dizayn edilmesi ve varsa eksiklikler, bunların iyileştirilmesi için devletin denetleyici ve düzenleyici bir rol oynamasıdır. Meslek hastalıklarının önlenmesi, işyerinde teknolojinin değiştirilmesi, havalandırma sistemlerinin yapılması, yeni ekipman vb. temini gibi iyileştirmeler gerektirmesi yönünden iş kazalarına göre daha yüksek maliyetlere neden olur. Bu da işverenlerin önlem almak yerine sorunu gizleme eğiliminin nedeni oluyor. İşyerlerinde sendikaların da toplusözleşme konuları içinde sağlıklı çalışma şartları bir kriter olmadıkça sorunların azalacağı kanaatinde değilim” dedi.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

ECA/Elsel işçilerinin sendikalaşma mücadelesi sürüyor

SONRAKİ HABER

HDP Antalya İl Yöneticisi Hacı Tekmenuray tutuklandı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa