Çok Çağı’na girmek

Arzu Eylem (Fotoğraf facebook hesabından alınmıştır)

Çok Çağı’na girmek

Elif Işıl Yılmaz, Arzu Eylem'in yeni romanı 'Çok Çağı' üzerine yazdı: 'Romanında konuşmadan anlaşabilen insanlar çağına taşımış bizi'

Elif Işıl YILMAZ

Arzu Eylem, 2017 yılında yayımlanan İpek Gönül isimli öykü kitabının ardından bilim kurgu/fantastik bir romanla okuyucularının karşısında. Yazar kitabı, Ursula K. Le Guin’e, rüyalara, ejderhalara ithaf etmiş. Bilim kurgu desem de ütopya ve distopyayı  içine alan bir romandan bahsediyorum. Çünkü Çok Çağı hem ütopya hem de distopya. Gerçekliği alegorik evrene taşıyıp gösterme niyetinde. Bu yanıyla Ursula’nın Mülksüzler’inin yeniden yazımı gibi duruyor. Bilim kurgu, uzay gemileri, yüksek hız, olağanüstü yetenekler, savaşlar… Üzerine yazılan, daha çok fizik, kimya ve biyolojinin sınırlarını zorlayan bir türken, Le Guin’le birlikte antropoloji, sosyoloji ve hatta psikoloji de türün bir parçası haline gelmiş. Bilim kurgu insanın ve yaşamın doğasını anlatmak,  alışkanlık ve davranışların gelecekte neye varacağını düşündürmek için etkili bir yol. Mülksüzler’de özgürlükle kandırılan insanlar, iki farklı gezegeni kasteden cennet cehennem alt metni ve zıtlıklar var. Bu tema Çok Çağı’nda farklı bir boyuta taşınmış: Hayatın iç burkan ikiyüzlülüğüne. 

Bir tarafın iyiliğini korumak veya büyütmek için öbür tarafın acı çekmesi mi gerekir? İkiyüzlülük burada. Bir taraf kötüyken öbür tarafın iyi olması mümkün mü? Kazandık zannederken gerçekten kazanıp kazanmadığımızı düşünmeyiz. Çok Çağı, iki farklı gezegenden iki farklı hayatla insan olmayı yeniden tartışmaya açıyor. Bu dünyalardan birisi güneşin sıcağında kavrulurken ölümsüzlüğe vardığını düşünenlerden, diğeri hatalarıyla yüzleşip her şeye kökten başlayan, şaman izlekleri ve düşçe ile bütünleşenlerden oluşuyor. Biri kendine Kusursuz diyen Çirkinler, diğeri Elitler olmayı bırakmış Mutlar. Sorumuz şu: Mutlar gerçekten mutlu olabilmiş mi?

‘ELİTLER VE ÇİRKİNLERİ TANIYORUZ’

Roman, Alfa gezegeninden Göz’ün Lola’ya,Tamur’u ve olanları anlatmasıyla başlıyor. İki gezegende iki topluluğu, Elitler ve Çirkinleri tanıyoruz. Uzak dünyalara adım attığımız için anlatı başta karışıkmış gibi duruyor. Ama değil. Destansı, masalsı dil kısa zamanda okuyanı sarıyor. Öyle ki diyaloglarla, zaman geçişleriyle bölündüğünde, masalsı dile hemen dönmeyi istiyorsunuz. Böyle bir dil kurmak kolay olmasa gerek. Bu yüzden anlatan kim, bu hangi karakter demeden metne teslim olmalı ve okumaya devam etmeli… Bir süre sonra dilin parçası, romanın ve yazarın ortağı oluyorsunuz. Zaten, günümüzde okuru aktif kılan, kurguya dahil eden roman ya da öykülerle karşılaşıyoruz. Bu da okurun hayal gücünü tetikliyor. Özellikle de distopya okuyorsanız, yazar ve okur iki yabancı gibi karşılaşıyor. Çok Çağı’nda da bu sebeple önce tedirgin oluyorsunuz. Sonra samimi cümleler ardı ardına dökülüyor, hikaye kendiliğinden akmaya başlıyor. Tamur’u, Gisev’i, Göz’ü, Lola’yı…yavaş yavaş çözüyorsunuz. Kim anlatan, kim düş gören, kim düşe düşen önemi kalmıyor. Dikkatin ya da dikkatsizliğin önemi yok. Romanın içinde siz de varsınız, siz de anlatansınız. Kendinizi rahat bırakın, masal aksın gitsin.    

Romanın en çok düşündüren yanıysa yaşamak için unutma hali. Hepimiz, duygularımızla yüzleşmemek, başa çıkmak ve acıya katlanmak için bizi zorlayan arzularımızı, memnun olmadığımız şeyleri toplayıp geri dönmemek üzere bir yerlere gönderiyoruz. Bilinç dışı yük taşırken, bilincimizi rahatlatıyoruz. Betalıların bütün yaptığı bu değil mi? Ya da Alfalıların. Alfalılar muhteşem hayatını Betalılara borçlu. Bu durum akla Le Guin’in “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” öyküsünü getiriyor. Çünkü iki gezegende yaşamı her şeyi unutmak üzere kurmuş. Bizim için de böyle değil mi? Unutmazsak yaşayamayız. Unutuyoruz. Fakat içgüdülerimiz, zaman zaman hayatımızın kontrolünü ele alan bilinç dışımız, düşlerimiz hatırlatıyor .Unutmak o kadar kolay değil. Bilinç dışı ve dolayısıyla rüyaların kendi mucizesi var.

KONUŞMADAN ANLAŞAN İNSANLAR

Eylem, romanında konuşmadan anlaşabilen insanlar çağına taşımış bizi. Düşlerle anlaşan insanlara…Alfalı Kahraman, Betalı Tamur’un düşüne düşüyor. Her şeyi unutmaya programlı Tamur bu defa unutmuyor. Eylem, zihnimizde birdenbire beliriveren bir imgenin, ağzımızdan çıkan bir sözün bilinç dışımızla ilgisini kurmuş. Bilinç dışı bilgilerimizin bilinçli zihne vuruşunu, bilinçli davranışlarımıza etkilerini düşünmemizi sağlamış. Rüyasını hatırlayınca önce Tamur, sonra Gisev, sonra Betalılar ve en son da Alfalılar yüzleşmeyi istemediği, belleksizleşip duygusuzlaşarak kaçtığı her şeyle birer birer karşılaşıyor. Yüzleşmeyle olaylar akıyor ve roman kuruluyor. Yazar, kendimizle ve yaptıklarımızla yüzleşmemek, bize yapılanların yarattığı üzüntüden, kırgınlıktan ya da öfkeden kaçmak, birilerine ne yaptığımızı, nasıl can yaktığımızı unutmak ve mutlu mesut yaşamak mümkün mü sorusundan yola çıkmış gibi. Roman farklı okumalara açık. Metni zıtlıklar üzerinden, vicdan üzerinden ya da evren insan ilişkisi üzerinden, güneşin tatlı sıcaklığı ve ölümcül yakıcılığı üzerinden, şaman izlekleri üzerinden de okumak mümkün.

Roman tekniğinde ustalık seziliyor. Anlatımda defterler, düşler, diyaloglar kullanılmış. Bakış açısına bağlı olarak değişen anlatıcılar ya da seslere dair karışıklık yaşanmıyor. Romanın dili yumuşak, sakin ve net. Pek çok paragrafta ve cümlede,”iİşte bu!” diyorsunuz. Ne demiş, nasıl söylemiş duygusu sarıyor sizi. Altını çizdiğiniz her cümleyi bir daha düşünüyorsunuz.  Çok güzel, çok öz ve hakiki. Okuyup bitirip tekrar başa dönünce kitap daha anlamlı ve önemli hale geliyor.

Düşçe, çok önemli romanda. Sonradan Alfa’ya taşınan Elitler, yani kazananlar, kazanmayla mutluluğun alakası olmadığını çözdükçe, sözü sesten, dili manadan koparıyor.Sonunda konuşmamayı tercih ediyorlar. Mut oluyorlar. Birbirinin düşüne düşüp, düş göndererek anlaşıyorlar. Yaşadıkça, bir şeyler oldukça da isimleri değişiyor. Rüyaya dalıp düş görelim biz de, düşümüze düşenlerin peşinden gidelim. Belki kendimizi anlamak ve anlaşmak için düşçeye ihtiyacımız vardır kim bilir? Arzu Eylem’in Çok Çağı’da dediği gibi:”Unutmanın kıyısında dolaşıyorsun, dolaşma. Hatırlamanın yolu unutmaktan geçiyor derler, inanma, hatırla.

*Çok Çağı, Arzu Eylem, Notabene Yayınları, 2018, İstanbul

www.evrensel.net