25 Kasım 2018 04:25

BBG evinden fabrikaya: Bir benzerinin oyu yaralar seni

'İşçi geçen yüzyıldan farklı bir yöntemle, daha modern bir tercihle, tekrar, üretim çarkının bir vidası, sermayenin parçası haline getirilir.'

Fotoğraf: Pixabay

Paylaş

Nuray SANCAR

Hollanda’daki Keyoe şirketi 45 çalışandan beşini işten atmak isteyince patronlar kimin atılacağına personelin karar vermesini istedi. Her biri bir ya da birkaç arkadaşının ismini bir kağıda yazmak suretiyle, gönderilecek olanları çalışanlar belirleyecekti. Arkadaşlarının oylarıyla işten atılan Raphael Schuler “Bu kararın çalışma arkadaşlarınız tarafından alınması kovulmaktan çok daha ağır” diyor ve ekliyordu; “Son zamanlardaki performansımızı baz alıyorlar. Ama belki de son günlerde bir şey yaşadım, kafamı meşgul eden bir şeyler oldu ve bu da performansımı etkiledi. Patron konuya daha hakim olduğu için daha iyi bir karar alırdı diye düşünüyorum. Oy veren çalışanların elinde tüm kartlar yoktu.”

Bu vaka 2000’li yılların başından itibaren sadece Türkiye’de değil dünyanın başka ülkelerinde de bir televizyon salgını olarak beliren Biri Bizi Gözetliyor (orijinal adıyla Big Brother) evlerinde yaşananları hatırlatıyor ister istemez. Performans, işyeri yönetimi, kalite çemberleri, esnek çalışma, grup dinamiği, ekip çalışması, tam zamanında üretim, yönetişim, rekabet gibi kavramların bolca kullanıldığı iş düzenlemesi paketini hazırlayan tahayyül gücü, beyaz ekrana o zamanlar, bu türden programlar aracılığıyla yansıyordu. Ekrandaki popüler kültür unsurlarının pek çoğu gibi, seyirciyi mevcut veya yakın gelecekteki bir dünyaya hazırlamak gibi bir işlevi vardı bunların. Bir eve toplanan renkli insanların birbirinin zaaflarının çetelesini tutarak, seyirciye ihbar ederek göz doldurmaya çalıştığı bir rekabet ortamında, iddia edildiğinin tersine zekanın, dayanışmanın, yaratıcılığın elendiği; kibirli, kıskanç bir kötülükten malul vasatın kazandığı izleniyordu her gün. Elbette seyirciye empati veya sempatinin yarıştığı bir oyun alanı olarak sunuluyordu BBG evleri. Milyonlarca kişi, dikizledikleri evlerde günlük mahrem hayatın içindeki performansı ölçen hakem olarak konumlanmıştı.

“Beni patron atsa daha iyi olurdu, oy veren arkadaşlarının elinde tüm kartlar yoktu” diyen Keyoe’nin atılmış personelinin, sadece BBG evindeki değil, birtakım televizyon dizilerinden, yarışma programlarından da sızarak hayatımıza girmiş kelimelerle kendini ifade edebilmesi iş hayatının aslında onun dışındaki popüler kültür malzemeleriyle de şekillendiğini, ama popüler kültürün de bu değişimi teşvik etmek üzere düzenlendiğini gösteriyor.  

Sınıf çalışmaları yapan Braverman ve Brawoy, kendi adıyla anılan iş sürecinin yaratıcısı Taylor’un en önemli kaygısının işçinin içindeki doğal ve sistematik kaytarma olduğuna, Taylorizm sisteminin bunu en aza indirgemek için icat edildiğine değinirler. Brawoy, işçilerin çalışıyor gibi yaparak oyun oynamaları anlamında “making out” ifadesini kullanır. Ve der ki “Oyun kültürel olarak yaratıcı olabilir ancak bunun nihai sonucu işçinin emeği, ürünü, üretim süreci ve denetimi arasındaki ilişkinin siyaset dışına, üretimin siyasetinin dışına çıkmasının sürmesi olmaktadır.”*

Öyle anlaşılıyor ki iş ilişkilerinde denetim sürecinin ‘üretim siyaseti dışından’ gelen faktörlerle sarsıldığını her gün deneyimleyen dünya patronları da oyunu kurallarına göre oynamak üzere, iş hayatının dışına ait olduğunu düşündükleri ilişki biçimlerini ters yüz ederek işyeri denetim sürecinin unsuru haline getirdiler. İşçi işyerinde ‘kaytarmak suretiyle’ boş zamanını genişletiyorsa iş boş zamana genişletilebilirdi. İşçi oyun oynuyorsa işin kendisi oyuna dönüştürülebilirdi!  

Böylece işyeri ve işçi denetimi, işçilerin rol aldığı bir oyun mizanseni haline geldi. Şirkete, işletmeye bağlılık, işin bütün süreçlerinden zevk almak, üretim teknikleri hakkında kafa yormak ve emekçinin kendisini büyük bir aile içinde yaşıyormuş hissini verecek her türden düzenlemenin pilot uygulamasını epeydir gündeme almış bulunuyorlar. Yani bir zamanlar TİSK Başkanı Halit Narin’in dediği gibi ‘Son gülen iyi gülüyor’ ya da ‘Karama’ın koyunu, sonra çıkıyor oyunu.’

Sadece bir kişinin işe alınacağı bir şirkette, 7 başvuru sahibinin bir odaya kapatılarak sona kalan en son kişiye kadar birbirlerini nasıl elediklerini anlatan Metot filmindeki “rakipler” arasında yer alan bir kadın, kendilerinden belirli bir mizansen bağlamında gösterdikleri performansın ölçüleceğini, bu ölçme işini de hep birlikte yapacaklarını anladığında  “Bizimle oyun oynuyorlar” diye konuşur. Çünkü her biri o işi kapabilmek için değerlerinin ayağını kaydırmak, açıklarını kollamak, kendisinin en vazgeçilmez olduğunu kanıtlamak zorundadır. Bir başkası ise “Bugün burada eğleniyoruz. Eğlenceli olduğuna katılmıyor musunuz” diye yanıtlar onu, odada bulunduğunu sandığı kameralara oynayarak. Bir başka replik ise “Hayatın böyle olduğunu kabul etmeye bile hazırım”dır.

Gerçekten de dışarıda IMF ve Dünya Bankasının Madrid’deki toplantısını kuşatmış göstericilerin ‘başka bir dünya mümkün’ sloganlarının ulaştığı eleme odasında hayat oyunla eğlenceyle dizayn edilmektedir ama biri bunun bir eğlence değil gerginlik olduğunu itiraf eder.   

ABD ve İngiliz ordularında 1. Dünya Savaşı’nda uygulanan bir psikolojik yöntemken daha sonra şirket yönetimlerinde uygulanan, şimdi işe alım ve işten atma sürecinin denetiminde kullanılan Gronholm metodu ve buna benzer başka yöntemler eski bürokratik, askeri ve despotik iş denetim süreçlerinin yerine güya çalışanların katılımını gözeten yönetişim tekniklerine yerini bıraktığından beri aslında emekçinin cehennemi, birlikte oyun oynayamadığı, tersine gözlerini her an üstünde hissettiği performans kaydedicilerin; kaydetmediği taktirde kendisini kapının önünde bulacağı kesin, diğer emekçiler olmuştur.

Kaytarma ve iş yavaşlatmayla ağır iş koşullarını eğlenceli hale getirdiği gibi bir tür direniş olarak gören işçiler için ortaya çıkan tablo, birbirleri arasındaki bütün insani ilişkilerin şimdi rekabete ve şirket yaranması uğruna kurban gitmesidir.

Kendi kendisini denetlemek zorunda bırakılan işçi sınıfının bir kitle olarak değil bireylerine parçalanmış eğreti bir bütünlük olarak işyerinde bulunmasının kazancı direnişlerin, kolektif tutumların ve daha önemlisi sınıfsal sözleşme zemininin kaybı olduğu kadar, kendi kaderini belirleme yeteneğinin eski biçimlerinin tasfiye edilerek yozlaştırılmasıdır. Kendi kaderini belirleme yeteneği; kovulacak arkadaşları için oy kullanarak kendisine yer açabilme fesadına, dayanışmayı imkansızlaştıracak biçimde muhbirleşmeye indirgenmiş; patron adına arkadaşını gözetleyerek polislik yapmaya dönüşmüş olur. İşçi geçen yüzyıldan farklı bir yöntemle, daha modern bir tercihle, tekrar, üretim çarkının bir vidası, sermayenin parçası haline getirilir.

Oyun kurucu patronlar için bu, elenenlerin dışına atıldığı, çocuk oyunlarına benzer bir şirket simülasyonudur.

Hem zaten BBG evinde sunuculuk yapan şahıs evden ayrılma sırası gelenlere aynı ezberi tekrarlayarak "Kazanmak da var kaybetmek de. Sen şimdi diskalifiye oldun, ama burada iyi vakit geçirdik" demiyor muydu?

Ne var ki, muhtemelen kendisi de eline tutuşturulan bir kağıda atılmasını istediği beş arkadaşının adını yazmış olan Keyoe çalışanı “Bu kararın çalışma arkadaşlarınız tarafından alınması kovulmaktan çok daha ağır” derken pek eğlenmiş görünmüyordu. Çünkü bir patron değil, en iyi “illa dostun gülü yaralar” emekçiyi. Çünkü işten atıldıktan sonra ödenmeyi bekleyen faturalar ile borçların alacaklılarının oyun oynamadığını, ancak bir benzeri bilebilir onun.

*Aktaran; Erkan Aydoğanoğlu, Fabrikada Emek Denetimi, Evrensel Basım Yayın- 2011

 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Amazon işçilerinin ‘Direniş Cuması’

SONRAKİ HABER

Barolar, TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’na karşı eyleme geçiyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa