12 Kasım 2018 04:08

‘Henüz kayıp değil vicdan, merhamet, dayanışma’

Yazar Latife Tekin, okuyucularının karşısına iki yeni romanla çıktı: Manves City ve Sürüklenme.

Görsel: Latife Tekin'in Manves City kitabının kapağı

Paylaş

Muzaffer ÖZTÜRK
İstanbul

Latife Tekin, okuyucularının karşısına iki yeni romanla çıktı: Manves City ve Sürüklenme. Manves City arka planında, sayıları arttıkça, romanlarda unutulan işçilerin bugünkü durumuna da mercek tutuyor. Olaylar bir işçi kenti olan Erice’de geçiyor. Erice diye bir yer yok gerçek hayatta ama Trakya’dan Ege’ye, Bursa’dan Antep’e hemen tüm işçi kentleri kendini buluyor Erice’de.

Erice, bir dönem tarlaların olduğu ancak son dönemde hızla fabrikalaşan, özellikle Manves isimli bir tekelin ovaları fabrikaya çevirdiği, dağı taşı için maden ruhsatının alındığı, uluslararası tekellerin parsellediği bir yer. Romanın ana karakteri Ersel, bir grev sırasında, fabrikada şüpheli bir şekilde çıkan yangının suçunun üzerine atılması nedeniyle 5 yıl cezaevinde yatmış bir işçi önderi. 5 yılda çok şey değişmiştir Erice’de: “Zamanın sırrını kim çözebilmiş, beş yılda dünya yıkılır yeniden kurulur, Erice değişmiş çok mu”, “Zaman kanatlanmış, nereye demişler, yeniye demiş” ve işte bu değişimin dışında kalmış olan Ersel, cezaevinden çıkar çıkmaz üvey kızı Eda’yı aramaya başlar. 

İşte fabrikalarda yaşanan değişime bu arama sırasında şahitlik ediyoruz. Kısalan molalar, kaizen türü yeni esnek çalışma uygulamaları, işçinin işçiyle rekabete sokulduğu hatta yumruklaşmalara varan düşmanlaşmalarına neden olan uygulamalar, iş kazaları, “Erice pazarına indirilen ucuz mala dönmekten korkan” kadın işçilere yönelik taciz ve baskılar… Ağırlaşan koşulları fabrikalardaki şikâyet kutularından ve bir de Nergis’in gazeteye yazdığı yazılardan öğreniyoruz. 

Ersel ve en yakın arkadaşı Nergis etrafında geçen roman, yaşanan değişimle birlikte gelen güvensizliğe de dikkat çekiyor. Öyle ki Ersel, en yakınındakine bile şüpheyle bakar hale geliyor. Bir süre sonra gerçek tüm sınıfsallığıyla kendini yeniden gösteriyor, aynı 5 yıl önce olduğu gibi. Güç patronların eline geçtikçe insan ilişkilerinin çürüdüğünü, patronların işçileri sadece fabrikada sömürmekle yetinmediğini, kendi sefaları için yerli yabancı, kadın erkek işçileri hatta çocukları nasıl öğüttüğünü, sevdaları bir çırpıda nasıl yerle yeksan ettiklerini okuyoruz romanda. Bu yıkılış içinde organize sanayi bölgesindeki işçi direnişlerinde ve Nergis’in tüm Erice adına seslenişinde buluyoruz umudu: “Erice de biliyor. Zaman da biliyor bunu. Kurtarmaya geliyoruz seni”… Şimdi sözü Latife Tekin’e bırakıyoruz.

Erice neresi?

Bu sorunun yanıtını herkes kendi yaşam alanından, kendi gözleminden, okuyup duyduklarından, haberlere bile(!) yansıyan kimi çığlık patlamalarına bakarak verebilir. Erice, evet somut bir yerdir ama bereketli toprakları kapitalizmin istilasına, yağmasına maruz kalmış her yerdir Erice. Adana’dır, Ege’dir, İzmit’tir, Muğla’dır, İzmir’dir ve dahası... Bir kasaba olmasına bakmayın, artık sanayi diye kurulan, modern görünüp vahşet yaratan yapıların atıklarıyla zehirlenmiş her yer böylesi bir kasabadır. 
 
Fabrikalarda yaşanan değişimin yanı sıra yeni kuşak işçilere ilişkin de çarpıcı örnekler var romanınızda. Gerçekten gerçek hayatta karşılığı var mı bunların, bu örnekleri nasıl tespit ettiniz?

Ben hayatta neredeyse birebir karşılıklarını gördüm andığım gerçeklerin. Ama hiçbir roman gerçeğin birebir karşılığı değildir, olamaz. İmgelerin bellekteki yankısı, dağılışı ya da izdüşümü okura kalmıştır. Şunu da söylemek isterim: Sanayi bölgelerinde içeriden baktığınızda bambaşka bir yaşam var. İşçiler çoğunlukla fabrikanın yakınındaki meslek okullarından devşirildikleri gibi, makinaların dijitalleşmesiyle birlikte dijital göstergelerin dünyasına aşina bir yerden bakıyorlar dünyaya. Bilgisayarın, televizyonun, cep telefonunun küreselleştirdiği dünyayı senin benim gibi gözlemleyebiliyorlar. Bunların nasıl bir yaşantı ürettiğini de yazmaya çalıştım. Gözlemsiz, araştırmasız olmuyor elbet.
  
Değişimle birlikte işçi sınıfının örgütlülük düzeyi ve mücadelesinin ivmesine de dikkat çekiyorsunuz.

12 Eylül’ün varlık nedeni, insanların örgütlülüğüne ket vurmak, var olanlarını dağıtmak ya da etkisizleştirmek, bir araya gelme koşullarını zora sokmak hatta imkansız kılmaktı. Bunu acımasız kıyımlarla, ağır baskılarla bir oranda başardılar. Üzerinden, telafisini bile mümkün kıldırmayan ağır bir darbe geçti bu ülkenin. Bu darbenin sonuçlarından biri de bu; işçi sınıfının örgütlülük düzeyinin zayıflaması. İstenen tümden sönümlenmesi, tükenmesiydi. İşsizliğin bu denli büyük oranlı olduğu bir ülkede grev ya da direniş kırıcılığının yasalardan daha yasakçı resmi güçlerden aldığı güçle de birleşince, işçilerin örgütlülüğündeki zorluk katlandı. Ama gene de bunca kolektif bir emeğin içinde yaşayıp da yaşayanların birbirlerini gözetmemeleri imkânsız. Yanı başındaki ötekinin başına gelenin kendi başına da gelebileceğini somut biçimde bilme şansları işçilerin, her sınıftan daha fazla. En son bu gerçek Tariş direnişinde yaşandı. “Atılan işçiler geri alınsın. Sendikal örgütlülük kabul edilsin”di kısa mesajları. Daha korkuncu İstanbul Havalimanı inşaatında yaşananlar. Nasıl bir acımasızlıktı gördük. Ölüm pahasına çalışıyorlar ama binlerce işçinin en ufak bir hak talebi, şiddetle bastırılıyor. Dün de şu oldu: modern uygarlığın eğitimini veren bir üniversitenin işçilerinin sendika hakkı dalaverelerle tanınmaz edilmeye çalışıldı. Bütün bu yaşananların küçük ya da büyük birçok boyutunu bir fabrikanın iç gerçeğinde gözlemlemek daha yüzlerce insani ayrıntıyı da görmeyi gerektiriyor. 
 
Kadın karakterler dikkat çekiyor. Bir yandan hayatın en acımasız yüzüyle karşılaşan kadınlar var, buna rağmen en güçlü karakter de onlar...

Şuna iyice inanmaya başladım. Kadınlar adeta başlı başına bir sosyal sınıftı zaten, babaerkil toplumlarda. Ama, deyimim uygunsa, artık bu sınıfın bireylerinin uyanışı, öteki sınıf ve zümrelerin uyanışından daha hızlı, daha yaratıcı, daha kuşatıcı, daha insanca bir dünyayı arzulatacak bir bilinç donanımıyla gelişiyor. Kadına yönelik bunca baskının ardında da bu uyanış var düşüncesindeyim. Kim ağrır, o bağırır denir ya…Umut kadınlarda!
 
Romanın satır aralarında geçen işçi eylemlerini ve Nergis’in son çağrısını da umut anlamıyla nasıl değerlendirmeli okuyucu?

Bir insan bir ağıtı nasıl değerlendirir, anlamını kendinde nasıl kurar nasıl çoğaltırsa öyle. Bir tür ağıtla biter anlatı, Nergis’in yazdığı bir ağıtla: “Gitmiş gibisin/ Zaman seni çağırdığı için/ Yitmiş gibi/ Kızını aradığın yollarda/ Sana kefiliz hepimiz/ O yumuşak kalbinle katil olamazsın ki/ Erice de biliyor/ Zaman da biliyor bunu/ Kurtarmaya geliyoruz seni/ Söylemedin deme bana/ Sardun treninde mırıldandım bir dudak aralığı.”

‘HERKES HERKESİN ÜVEYİ OLMUŞ DURUMDA’

Üveylik ve güven kavramları öne çıkıyor romanda. “Herkes üveydir Erice’de” diyorsunuz örneğin. Bu kavramlara ilişkin değerlendirmeniz nedir?

“Sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir ülkeyiz” diye başlamıştı Cumhuriyet ütopyası. Bu sahte bir ütopyaydı; hiçbir gerçekliği olmadığı gibi savunanların içtenliğinden bile yoksundu. Ama şimdi, aynı sözü, “biz büyük bir aileyiz” diyerek savunuyor iktidardakiler. Nasıl bir aile ki, köyler boşaltılmış, kentlerdeki yaşam alanları yıkılmış, insanlar oradan oraya sürülmüş. Her bir birey hayatta kalmaya çalışırken, en çaresiz olanlar, kadınlar ve çocuklar ortalıkta kalmış. Hapse girenlerin, işsiz kalanların geride bıraktıklarını da katın bunlara. Türkiye’yi büyük bir hapishaneye çevirenlerin herkesi herkese ötekileştirdiği bir ülke ki burası, herkes herkesin üveyi olmuş durumda. Bu göz ardı edemeyeceğimiz büyük bir acı gerçek. Ama bir de şu var. Henüz tam kayıp değil vicdan, merhamet, dayanışma… Bu duyguların harekete geçtiği durumlarda o kadar çok üvey kardeşlik yaşanıyor, evlatlık durumlar peyda oluyor ki… Göz yaşartıcı bir boyutta dayanışma da var. Bu dayanışma hem savaştan, açlıktan, sefaletten kaçan başka ülke insanları arasında hem de savaş var mı yok mu konuşulamaz türdeki bu ülkede.

‘TOPLUMUN İÇ ÖRGÜSÜ DARMADAĞIN’

Adalet kavramı romanın başında sonuna kadar kendini hissettiriyor. Bugün ülkemizde de en fazla tartışılan kavramlardan biri adalet. Neler söylemek istersiniz?

Benim anlayışım şu: Bir ülkede bir kişi için bile adalet yoksa o ülkede, o dünyada adalet yok demektir. Ama herkesin her zaman en fazla ihtiyaç duyduğu şey de adalettir. Adalet kurumlarının ne hale getirildiğini hepimiz biliyoruz. Ama bu ülke bu zamandaki kadar adaletsiz kalmış mıydı? Kurumları yok peki ama aynı zamanda atomlarına kadar parçalanmış bir insanlık durumunu da yaşıyoruz acı biçimde. Toplumun iç örgüsünü darmadağın eden bir yersiz yurtsuzluk durumu, insanları asgari insan oluş koşullarına zorluyor. Yaşar kalabilme koşullarına. Bu gerçek umarım arızidir. Bu maraza maruz kalanların birbirini anlama koşullarını geliştirmek zorundayız.

 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Ovacık Belediyesi Başkanı Maçoğlu, aday adaylığını duyurdu

SONRAKİ HABER

BDDK'nın yetkileri Merkez Bankası'na devrediliyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa