18. ve 19. yüzyılda kadın ve edebiyat

18. ve 19. yüzyılda kadın ve edebiyat

Akdeniz Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden Betül, 18. ve 19. yüzyılda kadın yazar olmayı anlatıyor.

Betül GÜLEN

Akdeniz Üniversitesi

18. ve 19. yüzyılda erkek hakimiyeti altındaki edebiyat dünyasında başarılı olmak kadın yazarlar için çok zordu. Erkekler hem fiziksel hem de mental anlamda kadınlardan daha üstün görülüyordu. Topluma göre, kadının tek bir rolü vardı, o da evin içindeydi. Para kazanmak için işe giden ve stresli bir şekilde eve gelen kocanın rahatını sağlamak, yemeğini pişirip, temizlik yapmak, varsa çocuklarla ilgilenmek. Erkekler sosyal katmanın içinde aktif bir şekilde yer alırken, kadınlar evcil, domestik katmanla sınırlandırılmışlardı. Bu kısıtlamayı hiçbir şekilde bilimsel açıklaması olmayan saçmalıklarla bile haklı göstermeye çalıştılar. Kadınların beyninin erkeklerden daha küçük olduğu, o yüzden o küçük beyinlerini çok yormamaları gerektiği gibi. Bu yüzden kadınlara herhangi bir şekilde zarar verebilecek(!) etkinliklerde kadınlar saf dışı bırakılıyordu. Bunun sonucu olarak kadınların da içinde yer alabildikleri etkinlikler kısıtlanmıştı; edebiyat gibi. Ancak birçok kadın buna karşı çıktı ve bu kadınların çoğu yazardı. Profesyonel birer yazar olarak gerçek dünyaya adım attıklarında birçok zorlukla karşılaştılar. John Stuart Mill gibi bilinen erkek yazarlar bile, kadınların birer yazar olmak için gerekli karakteristik özelliklerden yoksun olduklarını iddia etti. Kadın yazarların çoğu, bu duruma bir çıkar yol bularak, yayımladıkları kitaplarda kendi isimlerini kullanmamaya karar verdiler. 20. yüzyılın modernist yazarı Virginia Woolf, kitabı “Kendine Ait Bir Oda”da, kadın ve yazarlık arasındaki ilişkiden sıkça bahsetmiştir. Kitabında, tarih boyunca anonim olarak bildiğimiz yazarların tümünün kadın olduğunu iddia etmiştir. Bu iddia 19. yüzyıldaki kadın yazarların anonim ya da erkek takma adı (genelde kocalarının adları) kullanarak kitaplarını yayınladıklarını örnekler niteliktedir.

NEDEN KADIN YAZARLAR KENDİ ADLARINI KULLANMAKTAN ÇEKİNDİLER?

Çünkü toplum tarafından kabul edilmek ve kadın yazar oldukları için okuyucular tarafından ön yargıyla karşılanarak kitaplarının okunmama ihtimalinden korktular. Aslında buna korku demek biraz yanlış olur. Düşünsenize, bir kitap yazmak için günlerinizi, aylarınızı belki de yıllarınızı veriyorsunuz. O kitaba duygularınızı, düşüncelerinizi, hayal dünyanızı, eleştirilerinizi katıyorsunuz, kısacası kendinizi kağıda döküyorsunuz. Sonra yayımcıya gidiyorsunuz, karşısında bir kadın görünce şaşkınlıktan dili tutulan, biraz kibarsa düşüncelerini kendine saklayan, ancak yargılar bir şekilde bakmaktan da çekinmeyen bir yayımcı. Kitabınızı yayımlamayı kabul ediyor ya da etmiyor. Ediyorsa ne ala! Kitap yayımlanıyor, çoğaltılıyor, satımı başlıyor. Okuyucunun biri eline kitabı alıyor ve bir bakıyor ki yazarı bir kadın! “Ne hallere düştük, Tanrı bizi korusun” diyor ve fırlatıyor kitabı bir kenara. Topluma böylesine gerici bir ön yargı hakimken, hangi kadın yazar kendi ismiyle kitabını çıkarmaya cesaret edebilir ki? Bir de dönemi de göz önüne alın. Kadınlar erkeklerden daha alçak olduğu gerçeğiyle büyütülüyor. Oy kullanma ya da politika ile alakalı hiçbir durumda hakları yok. Tiyatro oyunlarında oyuncu olarak bile rol alamıyorlar. Kız çocukları için okullar yok. Bu koşullarda kadın yazar olmak bile bir mucize.

KİMLİĞİNİ GİZLEMEK KADIN YAZARLARIN NASIL İŞİNE GELDİ?

Anonim ya da erkek takma ismi kullanmak kadın yazarların yolunu açtı. Çünkü yayımcılar hep erkekti ve erkekler edebiyat dünyasında kadının yeri olmadığını düşünüyorlardı. Edebiyatla az çok haşır neşir olanlarımız Charlotte, Emily, Anne Bronte’yi, yani Bronte kardeşleri bilirler. Tüm zamanların en iyi roman yazarlarından biri olarak bilinen bu kız kardeşler, en ünlü eserleri “Jane Eyre” ve “Uğultulu Tepeleri” takma erkek adları kullanarak (Currer, Ellis, Acton Bell) yayınlamışlardır.  Kadın olduklarını açıklamak istemediklerini çünkü kadın yazarların ön yargıyla okunduklarını düşündüklerini söylemişlerdir. Ama Bronte kardeşler eserleriyle ve yarattıkları kadın karakterlerle, kadınların da tutkuları ve yetenekleri olabildiğini, erkeklerden daha değersiz ya da aşağı olmadıklarını kanıtlamıştır. Üstelik, kabuklarından ayrılıp geleneksel cinsiyet rollerinin dışına çıkmış ve diğer kadınlara da örnek olmuşlardır.

HARRY POTTER’IN YAZARINI NASIL BİLİRDİNİZ?

Günümüzden de bir örnek verelim. Edebiyat sevenin de sevmeyenin de bildiği “Harry Potter”ın yazarının adını çoğumuz “J.K Rowling” olarak biliriz. Çünkü yayımcısı “Genç erkekler, bir kadın yazarın kitabını okumak istemeyebilir.” diye adının sadece baş harflerini kullanmasını söylemiştir. Rowling, bir başka romanı “Guguk Kuşu”nu yayınlatmadan önce editörüne okuttuğunda, editörü: “Bunu bir kadının yazdığına asla inanmazdım.” tepkisini vermiştir. Çünkü “Guguk Kuşu” iyi kurgulanmış bir dedektif romanıdır ve genellikle kadın yazarlardan romantik, dram temaları üzerine kurulu romanlar beklenmektedir. 18 ve 19. yüzyıldan bahsederken günümüze geldik ancak hala bir türlü kadını ve toplumdaki yerini kavrayamamış olan milyonlar var. Arka planda kalmaya razı olmayan, anne ve ev kadını rolleriyle yetinmek istemeyen, bir fikri olan ve hatta onu savunan kadınlar günümüzde bile çoğu erkek için tehlike olarak görülüyor. O zaman daha çok yazarak ve okuyarak tehlike arz etmeye devam!

 

www.evrensel.net