29 Ekim 2018 03:17

Sansasyon haberciliği sağlık haberlerini bilimsellikten uzaklaştırıyor

Uzmanlar, Prof. Dr. Canan Karatay’ın ‘yulaf beyinli’ ifadesi sonrası gündeme gelen sağlık haberleri sunumlarını Evrensel'e değerlendirdi.

Görsel: Pixabay

Paylaş

Özgür Eren YILMAZ
İ
stanbul

Gazetelerin sağlık sayfaları ve televizyonlardaki sağlık programları en çok ilgi çeken ve insanların hayatlarını en çok ilgilendiren bölümlerinden. Türkiye medyasında sağlık haberlerinin sunumu Prof. Dr. Canan Karatay’ın veganlar için ‘yulaf beyinli’ demesi ile yeniden gündeme geldi.

Habertürk'te yayımlanan Akşam Haberleri programına katılan Karatay veganlar için “Tahıl hayvan yemidir. İnsan vücudu tahılları kullanmaya programlanmamıştır. Tahıl yersek koyun gibi oluruz. Tahıl yersek tahıl beyni oluruz. Vegan demek tahıl beyni demek. Veganlar kısa ömürlüdür. Veganlar yalnız tahıl yiyor tavşan ve koyun gibi. Veganlığın hastalık olduğunu düşünüyorum” ifadelerini kullanmıştı.

Sağlık haberlerinin sunumunda Türkiye medyasının bulunduğu noktayı Evrensel’e değerlendiren uzmanlar, bir yandan sansasyon haberciliğinin halk sağlığı açısından yarattığı sorunlara değinirken diğer yandan sağlık haberlerinde, sağlık alanındaki sorunların sağlık sistemi ile bağının kurulmadığı tespitini yapıyor. Uzmanlar, ayrıca sağlık haberleri alanında uzmanlaşmış editör ve muhabirlerin yeterli düzeyde olmadığına dikkat çekiyor.

İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Osman Öztürk, sansasyon haberciliğinin medyada oldukça  yaygın olduğuna vurgu yaparak şunları söylüyor: “En geniş anlamıyla medyada sağlık haberleri ilgi çekiyor ve çok fazla da yer alıyor. Bu güzel ama en karakteristiği bunların sansasyonel bir biçinde verilmesi. Ya sansasyonel olaylar öne çıkarılıyor ya da en normal olaylar bile sansasyonel bir şekilde veriliyor.”

‘BİLİMSELLİKTEN UZAKLAŞTIRIYOR’

Sansasyon haberlerinin haberi bilimsellikten uzaklaştırdığını kaydeden Öztürk, şöyle devam ediyor: “Ben bir hekim olarak bazı haberleri okurken bakıyorum ki bunun böyle olması mümkün değil. Yani belli ki gazete oradan daha dikkat çekici olanı, vatandaşın ilgisini çekeceğini düşündüğünü öne çıkarıyor ama bu da gerçekliğin aktarılması konusunda oldukça sıkıntılı. Birçok durumda da topluma yanlış bilginin akrtarılmasına yol açıyor. Bunun zorluklarını anlıyorum. Tıbbın kendi dili var, hekimlerin kendi jargonu var. Bir bilim insanı ile konuştuğunuzda onun dilibnin günlük gazete ve televizyonda çok geçerli olmadığının farkındayım. Çünkü o kitlesel bir şey. Ama bunun karşılığı da sansasyon olmamalı.”

‘TIBBIN SEDA SAYANLARI’

Medyaya sıkça demeç veren bazı hekimleri ‘Tıbbın Seda Sayanları’ şeklinde niteleyen Öztürk, insanların sağlıklı yaşam beklentissinin istismar edildiğini söylüyor: “İlginç bir şekilde kendileri de hekim olan, hatta akademik titr taşıyan bazı insanlar, vatandaşa günlük dille anlatacağız diye, bu sefer de abartılı bir şekilde, bilimsellikten uzaklaşan bir dil tutturuyorlar. Hatta işte burada son yıllarda en çok gördüğümüz örneklerden biri de Canan Karatay. Kendi üzerine vazife olan olmayan her şeyi konuşuyor. Başka bazı insanlar, özellikle hekimler de çıktı son zamanlarda. Tıbbın Seda Sayanları diyorum ben mesela. Her mikrofon uzatana mutlaka bir şeyler söylüyor. Halbuki bir hekimin kendi bildiği konularda konuşması gerekir. Kendi uzmanlık alanını çok aşmamalı. Tartışmalı meselelerde toplumun önünde de tartışalım. Tıp sadece hekimlerin söz söyleyeceği bir şey olmasın ama çok basitleştireceğiz diye de; ‘Zeytinyağı her hastalığa iyi gelir’ olmaz. Zeytinyağı tıpta da zaten var, Akdeniz Diyeti iyi bir diyettir. O da önemli ölçüde zeytinyağına dayanır. Bunu biliyoruz ama zeytinyağı her hastalığa iyi gelir diye bir şey yok. Mesela ‘Kolesterolün hiçbir zararı yok’.diyor Şimdiye kadarki bütün veriler kolesterol ile kalp hastalığı arasında oldukça ciddi bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Bunun seviyesi 300 değildir de 200’dür. Bunlar tıpta tartışılır, tartışılacaktır da zaten. Bilimde kesinlik olmaz ki tıpta olsun ama yani bir bilinenden yola çıkarak bütün hepsini yanlışlamak gibi bir tarza gidiyorlar. Bu da son zamanların ciddi sıkıntılarından.”

‘TIBBIN ALTERNATİFİ OLMAZ’

Medyada bilim dışı kimi bilgilerin de ‘sağlık’ adı altında sunulduğunu hatırlatan Öztürk, şunları ekliyor: “Son yıllarda özellikle bu ‘alternatif tıp’ denilen şey Türkiye’de siyasi iktidar, sağlık bakanlığı tarafından da öne çıkarıldı. Özellikle sağ tandanslı gazetelerde,  ilginç bir şekilde alternatif tıbbı millilikle, yerlilikle islamla ilişkilendiriyorlar. Burada mesela bu sene Sağlık Bakanlığı Dünya Sağlık Örgütü ile birlikte ‘geleneksel Tıp’ diye 4 günlük, binlerce katılımlı bir kongre yaptı. Başlığı ‘Anadolu Tıbbı’ idi. Anlatılan da Homeopati, Akupunktur, Mezoterapi... Bunların hangisi anadoludan çıkmış? Anadoluda ne zamandan beri akupunktur yapılıyor? Hacamat desen o bile islamda var ama bütün dünyada da var.

‘MUCİZE TEDAVİ YOK’

“Biz bunlara ‘tıp’ da demiyoruz. Tıbbın alternatifi lmaz diyoruz biz. Bu sağlık uygulamaları ile ilgili de, insanların farklı yönlere giderek daha fazla yönlendirildiğini de ne yazık ki görüyoruz.  Şunu bir kere herkesin bilmesi gerekiyor ki dünyada hiçbir bitki tek başına bir kanseri de yok edemez, bütün kanserleri de yok edemez. O beklentiden herkesin kurtulması lazım.”

‘BİLİMSEL BİLGİYİ REDDETMEK İDEOLOJİK BİR TUTUMDUR’

Halk Sağlığı uzmanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ise bilimsel bilginin reddedilmesinin ideolojik bir tutuma işaret ettiğini savunuyor. Özel sağlık sektörünün müşteri yaratmak adına bunu beslediğini, medyanın da bu sektörün reklamını yaptığını aktaran Hamzaoğlu şunları söylüyor: “Bilim dışılık, bilimsel bilgiyi reddetmek ideolojik bir tutumdur; gericiliktir. Bunu dinle besleyerek yürütüyorsanız açık alanda onu yürütüyorsunuz anlamına gelir. Bu anlamda söylüyorum. Ancak ben özel sektöre müşteri yaratmayla ‘alternatif tıp’ uygulmaları alanındaki genişliği ile benzer olduğunu söylemek isterim. Yani ikisinde esas alana müşteri yaratmak. Böyle bir sektör kuruyorlar,  bu sektöre de kendi yandaşları yatırım yapıyor ve  bir alan açmak adına bunun haberleri ile arkında olanların sayısını arttırıyorlar ve oraya müşteri yaratıyorlar aynı zamanda. O benzeştirmeyi de kaçırmayalım. Bir başka şey belki, hani biz hekimler çuvaldızı kendimize batırmanın da önemli olduğunu da düşünüyoruz sanırım sizler (basın mensupları) de öyle yapıyorsunuzdur.”

‘SAĞLIK SİSTEMİ SORGULANMIYOR’

Sağlık haberlerinde, sağlık sisteminin sorgulanmadığını, sağlık alanındaki sorunlar ile ilgili haberlerde hekimlerin tek suçlu olarak hedef gösterildiğini söyleyen Prof. Dr Onur Hamzaoğlu, sağlık emekçilerinin öldürülmesinin bile çoğu zaman haber olamadığını vurguluyor: “Sağlıkta Dönüşüm Programının neye karşılık geldiğini, ne için yapıldığını sorgulayan ve bu süreçte yaşanan olumsuzlukları; sağlık emekçilerine yönelik şiddet ve özellikle de hekimlerin öldürülmesi  sürecini bu sistemle bağlayan haberlere Evrensel, Birgün, Yeni Yaşam ve bir dönem için Cumhuriyet gazeelerinde ancak rastlayabiliyoruz. Ama onun dışında, artık merkez medya demek doğru değil, doğrudan doğruya atanmışlardan oluşan medya cenahında ölümleri bile haber olmuyor. Çünkü şiddeti sistemle ilişkilendirmeleri gerekecek. Onu yapamıyorlar. Örneğin hekimlerin hedef gösterilmesini; Sağlık Bakanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından hedef gösterilmesini yazan bir organ, üç dört gazete dışında, yok gibi. Öyle ki bir hekimin bir hastası için yani kapıdan içeri girdi onunla tanşacak, şikayetini soracak anemnez (hastanın öyküsü) alacak sonra düşünüp bu anemnez ile aldığı bilgiler üzerinden, aile öyküsü de dahil buna, ne gibi hastalığı olabilir diye düşünüp sonra onu muayene edecek ve ardından ilaçlarını yazıp o ilaçları nasıl kullanacağını anlatacak sürenin üç ile yedi dakika ile sınırlı olduğunu olduğunu düşünün. Böyle olunca sorun büyüyor. Ve bu sorunun muhatabı da kaynağı da sağlık emekçileri başta hekimler olmak üzere özenle diliyor kamuya böyle yansıtılmış olduğu için. Yani hekimin hastasına dokunamadan sadece reçetesini yazdıracak vakti olduğu sorununu maalesef dile getirmiyorlar.”

‘GÜNDE 100 HASTA BAKAN HEKİMİN HATA YAPMAMA ŞANSI YOK’

Sağlık sistemindeki sorunların medyada yeterince yer almadığına dikkat çeken Dr Osman Öztürk de şunları kaydediyor: Sınırlı sayıdaki muhalif gazeteler hariç, onların ‘muhalif’ olma niteliklerinden çok objektif olma karakterlerinden kaynaklı olarak, sağlık politikaları tarafından çok taraflı davranıyorlar. Tam da hükümetin istediği biçimde sağlıkta yaşanan sarunlara sistemi, hükümeti, ya da bakanlığın sorumluluğundan çıkararak bireysel sorumluluk yüklüyor.Hiçbir zaman sağlıkta dönüşüm programını bir hekimin günde 100 tane hasta bakmasını sorgulamıyor. Bunu hiç görmüyor, ondan sonra hekim orada ha yaptıysa ‘hekim hata yaptı’ günde 100 hasta bakan hekimin hata yapmama şansı dünyanın hiçbir yerinde yok. Bugünlerde yine tartışılıyor: Hükümet yeterli ödenek ayırmıyor, bazı hastaneler ameliyatları yapamıyor hasta yakınına malzeme aldırılıyor. Biliyorum kimse onu cebine atmıyor ama bakanlık göndermeyince o da öyle yapıyor. Üniversite ya o ameliyatı yapamayacak ya da bu yolu seçecek.

‘BİR ÖZEL HASTANE DENİLİP GEÇİYOR’

Öztürk, şunları ekliyor: “Kamu hastanelerindeki tıbbi skandallara çok ilgi gösteren basınımız, özel hastanelere ilginç bir şekilde daha seçmece davranıyor. Hatta kamu hastanelerinin ismi manşetten faş edilirken diğerleri ‘bir özel hastane’ denilip geçiliyor. Burada ideolojik bir ayrım yapılıyor. Bir yanda skandallarda kamu hastanesinin adı faş edilirken diğer yanda gizli reklamlar yapılıyor. Gizli reklam özel hastanelerle ilgili de var, hekimlerle ilgili de var. Özellikle televizyonlarda sponsorluk yoluyla bu oluyor. Çünkü sağlıkta reklam yasak orada gizli bir şekilde reklam yapılmış oluyor.”

İŞİNİ DOĞRU YAPAN TAKDİR EDİLMELİ’

Anadolu Üniversitesi Basın ve Yayın Bölümü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel, sağlık ve medya okuryazarlığının geliştirilmesi gerektiğini söylüyor. Türkiye’de uzmanlaşmış sağlık muhabirleri ve editörlerinin sayısının oldukça az olduğunu vurgulayan Yüksel, meslek örgütlerinin işlevine vurgu yapıyor: “Sağlık okuryazarlığını önce geliştirmemiz gerekiyor, medya okur yazarlığını geliştirmemiz gerekiyor. İkisi ayrı şeyler. Birisi sağlık bilincinin oluşması, öbürü de medya bilincinin oluşması.

Benim önerim şu: Ben yasak koymaktan, kural koymaktan, düzenleme getirmekten yana değilim, genel ilkeleri koyarsınız, onun dışında da benim bu mücadeledeki en önemli savunduğum şey iyi yapanların ödüllendirilmesi. Doğru yapanların teşvik edilmesi. Bu insanların takdir edilmesi, yüceltilmesi. Yayın organizasyonlarının da bir an önce sağlık editörleri bulundurması, çalıştırması gerekiyor. Mesleğe yeni başlayan muhabire al git sağlık haberi yap derseniz orada sorun olmamasını beklemeniz biraz absürt olur. Bu alanda uzman muhabirlerin yetişmesi gerekiyor.

Bunun için de meslek örgütlerinin güçlenmesi ve bu alanda uzmanlık eğitimlerinin verilmesi gerekiyor. İletişim fakültelerinde sağlık haberciliği derslerinin açılması gerekiyor. Gerekirse yüksek lisans derslerinin, programlarının açılması gerekiyor.

Bunlar çok uzun vadeli şeyler Türkiye için. Türkiye’de sağdan sayın 20 tane, soldan sayın 30 tane sağlık muhabiri var. buna yeni başlayanlar da dahil. ABD’de 2 tane örgüt var. bir tanesinin bin beş yüz ötekinin iki binin üzerinde sağlık muhabiri üyesi var. Aradaki fark bu.”

‘GAZETELERİN SAĞLIK MUHABİRLERİ VARDI’

Benzer önerilerde bulunan Dr. Osman Öztürk ise şunları kaydediyor: “Ben daha önce İstanbul Tabip Odasında Basın sözcülüğü de yaptım, o zamanlar gazetelerin ve televizyonların sağlık muhabirleri vardı. Evrensel’de de vardı. CNN Türk’ün vardı, NTV’nin vardı, Milliyet’in vardı, bildiğim kadarıyla Hürriyet’te hâlâ devam ediyor, nerdeyse hemen her gazetenin vardı. Onlar bu işi daha iyi biliyorlardı. Daha doğrusu onlar bu işi profesyonelce yaptıkları için daha az hata yapıyorlardı. Ben biliyorum ama gazeteci halka bunu popüler dilde daha iyi anlatıyor. Bu bir yetenek. Hatta biz onlarla beraber ortak çalışmalar yapardık. Çalıştaylar kurultaylar, haberler nasıl yapılabilir diye... Şimdi öyle olmayınca bilimselliği çok tartışmalı ve çok yanıltıcı haberler olabiliyor. Yanlış yönlendirebiliyor.

VEGAN BESLENENLER ‘YULAF BEYİNLİ’ Mİ?

Canan Karay’ın vegan diyeti ile ilgili sözlerini değerlendiren Diyetisyen Umut Özge Yılmaz, beyin fonksiyonlarının hayvansal besinlerde bulunan proteinden çok bitkisel gıdalarda bulunan karbonhidratlarla alakalı olduğunu söylüyor. ‘Tahıl beyinli’ ifadesinin bilimsel bir ifade olmadığını savunan yılmaz şunları ekliyor: “Vegan beslenirsen yulaf beyinli olursun gibi bir cümle zaten kurulamaz ama vegan beslenmenin nasıl olduğu da çok önemli. Sadece sebzeye yüklü beslenirlerse, bitkisel protein kaynakları, mesela kurubaklagiller çok düzenli çok dengeli kullanılırsa vegan beslenmeden kaynaklı eksiklikler biraz daha geç görülür. Son dönemde kurubaklagil çeşitlerinde bir artış var. Artık bizim eskiden bildiğimiz kurufasülye, nohutla sınırlı değil. Mesela keten tohumu omega 3 yönünden zengin. Bunlardan karşılamak yardımcı olur. Bunlar düzenli dengeli kullanılırsa, beslenmeye her gün eklenirse protein eksikliği biraz yavaşlar. Şöyle de bir şey var, vegan beslenme ile ilintili değil ama asıl karbonhidrat miktarını düşük tutmak beyin çalışmasını daha olumsuz etkiliyor. Bununla ilgili çok sayıda çalışma var. Vegan beslenirsen yulaf beyinli olursun diye bir şey a kanıt düzeyinde yok. Tıbbi olarak bir kanıtlılık yok.”

Vatandaşların beslenme ile ilgili haberlerde demeç veren kişinin konuda uzman olması gerektiğini vurgulayan Yılmaz, şöyle devam etti: “Her sağlıkçı beslenme bilir diye bir şey sözkonusu değil. Halkın bakacağı ilk şey bu söylemin sahabi diyetisyen mi değil mi ona bakmalı. Kendini beslenme konusunda geliştirmiş hekimler de var tabii ama hangisi kendini ne kadar geliştirmiş bunu bilme ihtimalimiz yok.”

ÖNCEKİ HABER

Hubble yeniden faaliyete geçti

SONRAKİ HABER

Emniyet Genel Müdürü değiştirildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa