08 Ekim 2018 04:00
Son Düzenlenme Tarihi: 08 Ekim 2018 10:00

Bir oğlu dağda, diğeri askerdeyken barış isteyen Meryem ana...

Bir oğlu askerde, diğeri dağdayken canlı kalkan olarak gittiği Cizre’de barış isteyen Meryem Ana da 10 Ekim'de yaşamını yitirenler arasında...

Bir oğlu dağda, diğeri askerdeyken barış isteyen Meryem ana...

Meryem Ana

Paylaş

Eylem NAZLIER
İstanbul

Meryem Bulut’un çocuklarının peşinde, barışa adanmış yaşamı yine barış için mücadele ettiği sırada sona ermiş. Bir oğlu askerde, diğeri dağdayken canlı kalkan olarak gittiği Cizre’de barış isteyen Meryem Ana, binlerce insanın yine barış için bir araya geldiği 10 Ekim mitinginde yaşamını yitirdi. 28 yılı haber alamadığı dağa çıkan oğlunu aramakla geçen Barış Annesi Meryem Bulut, 71 yaşında barış için hayatını kaybetti. Oğlu Şeyhmus Bulut, annesinden şöyle bahsediyor:  “Yabancı kanallardaki haberleri izlediğinde anneler ağlıyor diye kendi de ağlıyordu. Dillerini bilmediği anneler için bile ağlıyordu.”

Katliamdan 3 yıl sonra Meryem Bulut’un Okmeydanı’nda bulunan evine gidiyoruz. Bizi Meryem Ananın oğlu Adnan Bulut karşılıyor. Burada Adnan Bulut ile Meryem Anayı, 10 Ekim Ankara Katliamından sonra yaşadıklarını konuşarak sohbetimize başlıyoruz. 10 Ekim Ankara Katliamından önce Meryem ananın, Türkiye’nin geleceğinden çok korktuğunu dile getirdiğini aktaran Adnan Bulut, “Meryem annem çok korkuyordu: ‘Oğlum daha kötü günler gelecek’ diyordu. Onun için sürekli barışı haykırmak istiyordu. Onu bu haklı davasından kimse geri çeviremiyordu. Adalet arayışından koparamıyordu. Onun için her zaman her yerde alanlarda adaleti, barışı savundu. Ölümler olmaması için mücadele etti. Kendine ibadet olarak gördü” diye konuştu. Meryem Ananın özlemiyle yaşadıklarını söyleyen Bulut, “Çocuklarımız ‘yade’ diyorlardı. ‘Yade bana bunu öğretti’ diyorlar. Bizim çocukların en büyük öğretmeni annemizdi. Geçen Kürtçe sayıları sayıyordu oğlum. Kim öğretti sana dedim ‘Yade öğretmişti’ dedi. Annemizi öğretmenimizi, kahramanımızı aldı götürdüler” diye konuştu.

‘MAHKEME BAŞKANI HİÇ ORALI OLMADI’

Dava sürecine de değinen Bulut, “Bizim davada yaşanan durum geçmişte bir çok katliamda yaşandı. Hrant Dink, Ceylan Önkol, Sivas, Roboski davalarının hangisinde bir netice aldık ki bu davada da alalım? Önümüzde bu gerçekler vardı. Onun içinde haklı davamızı sürdürmeye devam edeceğiz. Adalet olmuş olsaydı yargılanacak kişiler, merciler belliydi. Avukatlarımız o kadar dile getirdiler, aileler, dostlarımız feryat figan ettik. Acılarımızı dile getirdik ama mahkeme başkanı hiç oralı olmadı” dedi.

‘DEMİRTAŞ’I ÇOK SEVERDİ’

Sohbetimizin sonlarına doğru aramıza Meryem Ananın büyük oğlu Şeyhmus Bulut da katılıyor. Şeyhmus Bulut bizi Meryem ananın yaşadığı eve götürdüğünde, apartman duvarında “Meryem Anaya sözümüz barış olacak” yazısı dikkatimizi çekiyor. Eve geldiğimizde Meryem ananın gelini ve torunlarıyla karşılaşıyoruz. En küçük torunun ismi Meryem. Nenesinin ismini onda yaşatmak istemişler. Salona geçtiğimiz de Selahattin Demirtaş’ın fotoğrafı ve Meryem Ananın fotoğrafları yan yana. Gelini burada devreye giriyor: “Demirtaş’ı çok severdi. Bu fotoğrafa çerçeve bulmak için gezmediği yer kalmadı” diyor.

‘MAHALLEDE KAVGA EDENLERİ BİLE BARIŞTIRIRDI’

Oğlu Şeyhmus, annesinin 28 yıl barış için nasıl mücadele ettiğini anlatıyor: “Kimsenin canının yanmasını istemiyordu. Yabancı kanallardaki haberleri izlediğinde anneler ağlıyor diye kendi de ağlıyordu. Dillerini bilmediği anneler için bile ağlıyordu. Mahallede insanlar kavga ettiğinde anneme gelirlerdi ‘bizi barıştır’ diye. Cumartesi Annesi’dir benim annem. Türkçe bilmezdi, yetim büyümüşler. Onu anlatmak çok zor...” Sözleri boğazında düğümlenen Şeyhmus’un şöyle devam ediyor konuşmaya: “Annem 28 yıl oğlunu aradı. 95’lerde annemin bir oğlu askerdi bir oğlu dağdaydı. İki kardeş birbirini öldürmesin diye 95’te canlı kalkan olarak Cizre’ye gitti. Orada yakaladılar. Mardin Cezaevine götürdüler. Savcı onu çağırıyor askerlere niye karşı çıktığını soruyor. Annem, ‘Benim oğlum biri dağda biri askerdir. Birbirlerini öldürmemeleri için oraya gittim. Senin orada rahat oturman için gittim, barış için gittim’ diyor. Her zaman ağzında barış vardı” dedi.

Meryem Ana oğlu Ahmet’ten sonra cezaevlerine gitmeye başlar. Meryem Ana İskenderun Cezaevindeki çocuklara kendi yaptığı tandır ekmeğinden, bahçesinde yetiştirdiği domates, salatalık, biberlerden götürmeye başlar. Şeyhmus Bulut, bir gün kendisinden tandır ekmeği isteyen komşusuna Meryem Ananın, ‘Siz istediğinizde ekmek alırsınız ama benim çocuklarım bu ekmeği alamaz’ dediğini anımsatarak, “Cezaevlerindeki gençleri çocuğu gibi görürdü” diyor.

Meryem Ana, Ankara Barış Mitingi’ne gideceği akşam tüm aile bireylerini oğlu Şeyhmus’un lokantasına çağırır. “Sanki bir veda akşamıydı” diyor Şeyhmus, o akşam için. Balık pişirilir, sohbet edilir, gülüşülür, eğlenilir, çünkü uzun zamandır tüm aile bir araya gelmemiştir. Vedalaşma anı gelince Meryem Ana, “Oğlum yiyecek bir şeyler kaldı mı, yoldaki arkadaşlara götüreyim” der. Şeyhmus da onu pastanesine yönlendirir, pastaneden poşet dolusu poğaça ve kurabiyelerle yola çıkar Meryem Ana...

‘ELBİSELERİ GAZ BOMBASI KOYUYORDU’

“Sabah da patlamayı duyduk, annemi arıyoruz arıyoruz, cevap veren yok” diyen Şeyhmus Bulut, “En sonunda bir polis cevap verdi telefona, ‘Gelin annenizi alın. Görenler varmış yaralı halde ‘ben iyiyim gençlere bakın’ diyormuş. Elbiseleri hep gaz bombası kokuyordu. Yaralıların oraya gaz bombası atılmasının manası nedir? Orada büyük bir katliam yaşandı. Orada devlet yaralılara yardım etmedi. Bu insanlar bu ölümü bu zulmü hak etmedi” diye anlatıyor.

BANA YARDIM ETMİŞTİ, TANIYOR MUSUN?

Malatya CHP Gençlik Kolları üyesi Ümit Balın, mitinge gelmeden önce cep telefonunun hafızasını boşaltmış. Miting boyunca fotoğraf ve video çekmek için telefonunun şarjını otobüsteyken sonuna kadar doldurmuş. İnönü Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde okuyan Ümit, bir gazeteci gibi hazırlık yaparak gelmiş 10 Ekim günü mitinge. Öyle ki patlama olduğu anda bile kayıttaymış...

Ümit Balın şimdi Çankaya Belediyesi’nde çalışıyor. Sakin bir yere oturup birer çay alarak başlıyoruz konuşmaya. Çektiği fotoğraf ve videoları göstererek konuya giriyor Ümit, “BTS kortejinin orada arkadaşlarımla birlikteydim. Fotoğraf çekiyordum. Köprünün altından geçen Haziran Hareketini videoya çektikten sonra arkama dönüp halayı izleyecektim ama tam o anda patlama oldu. Patlama olduğunda telefonum hâlâ açıktı. Telefonu kurtarmaya çalıştım ama sadece sağ kolum hareket ediyordu.” Balın, daha sonra emniyetten telefonunu geri aldığında, bazı fotoğraf ve videoları bulamadığını, silindiğini söylererek “Yaralandığımda başıma gelenler oluyordu ama gözümde lekeler oluşmuştu. Gözüm karardığında sadece sesleri duyuyordum. Biri kalbime sıkıca bastırmaya başladı. Ben ‘kalbim ağrıyor elini çek’ dediğimde “Elimi çekersem ölürsün” dedi.

‘AYLARCA KONUŞAMADIM’

Katliamın ardından 4-5 ay hastanelerde tedavi görmek zorunda kaldığını söyleyen Ümit Balın, saldırıda çenesi parçalandığı için uzun süre konuşamadığını, aylarca yazarak çevresindekilerle anlaştığını dile getirdi. Uzun süren tedavi ve travma nedeniyle okulu da uzatmak zorunda kalmış.

KATLİAMDAN SONRA HER ŞEY SAÇMA GELİYORDU

Ümit, 10 Ekim katliamının ardından birçok kişinin yaşadığı bir hayal kırıklığını da anlattı. Katliamdan sonra televizyonu ilk açtığında hayatın sıradan bir şekilde devam etmesini saçma bulduğunu söyleyen Ümit, “Her şeyin anlamlı olması gerekiyordu, anlamsız ise saçma geliyordu. Onca şey olmuş ve insanların televizyondaki o halleri bana saçma geliyordu” dedi. Röportajımızın sonunda yaralandığı sırada çekilmiş bir fotoğrafı gösteren Ümit, “Bana yardım etmişti, tanıyor musun? Bir türlü bulamadım” dedi. Sadece dövmeli bir elin gözüktüğü fotoğrafta kendisine yardım eden kişiyi bulup, teşekkür etmek istediğini söyledi.

10 EKİM-DER BAŞKANI MEHTAP SAKİNCİ COŞGUN: AİLELER PEŞİNE DÜŞMESEYDİ BAZI SANIKLAR CEZA ALMAZDI

Katliamın ardından yakınlarını yitiren aileler ve yaralılar bir dayanışma etrafında buluştular. Katliamın yaralarının sarılması ve sorumlulardan hesap sormak için bir araya gelen 10 Ekim aileleri, 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’ni (10 Ekim-Der) kurdu. 2018 Şubat’ında çıkarılan bir KHK ile kapatılmasına karar verilse de aileler dernek faaliyetine ara vermediler. Kendisi gibi avukat olan eşi Uygar Coşgun’u katliamda kaybeden Mehtap Sakinci Coşgun, kuruluşundan bu yana 10 Ekim-Der’in başkanlığını yürütüyor. Ailelerin dayanışması ve adalet mücadelesini konuştuğumuz Coşgun, katliamın üzerinden geçen 3 ayın sonunda dernek kurma kararı aldıklarını anlattı: “Katliamdan 3 ay sonra şunu fark ettik; İnanılmaz büyük bir acıyla baş başayız ve hiçbir şey yapamamak bizi rahatsız ediyor. Önce Ankara’dakiler bir araya geldi. Her ayın 10’unda gar önünde buluşmak bize umut ışığı oldu. İlk 6 ay içerisinde derneği kurduk.” Katliamın ardından gerçek bir adaletin tesis edilemeyeceğine ilişkin kaygıları olduğunu anlatan Coşgun, katliamdan hemen bir gün sonra miting alanının deterjanla yıkanıp delillerin devlet eliyle örtbas edildiğini gördüklerini söyledi. Hatta daha sonra bazı avukat arkadaşlarının zarflara insan parçaları ve dokuları koyarak savcılık soruşturmasına katkı sunmaya çalıştıklarını dile getiren Coşgun, adaletin nasıl tesis edileceği sorusuyla baş başa kaldıklarını ifade etti.

SANIK BİLE ‘BUNLAR VARKEN BİZİ BIRAKMAZSINIZ’ DEMİŞTİ

Yaralıların hâlâ süren tedavilerini ve duruşmalara birçok ilden katılım gibi işleri dayanışmayla organize ettiklerini anlatan Coşgun, “Katliamda kaybeden tarafta  olduğumuzu defalarca hissettik. Özellikle kamu sorumlularının yargılanmadığı bu davada devlet üzerine düşeni yapmadı. Biz teminatı olduğumuz bu davayı insanüstü bir çabayla, metanetle, sabırla sürdürdük. Sabahın erken saatlerinde Türkiye’nin dört bir yanında gelen aileler koca duruşma salonlarını doldurdu. Bir gün sanıklardan biri ‘Ben bu sefer tutukluğuma itiraz etmeyeceğim. Çünkü (aileleri kast ederek) bunlar varken siz zaten bizi bırakmazsınız’ dedi. Bu elde ettiğimiz somut bir resimdi. Yani aileler olduğu sürece mahkemeler kafasına göre karar veremeyecek, tutuksuz yargılamayacak. Adli kontrolle bırakılarak önemsenmeyen 3 sanığın, avukatların mücadelesi ve ailelerin dava takibiyle duruşma salonunda tutuklanmalarına karar verildi. Sonra bu sanıkların alelade insanlar olmadıkları anlaşıldı. Biz bunları yaşadıkça az bile yapmışız, daha kitlesel takip etseydik dedik” diye konuştu.

AİLELER DAVANIN PEŞİNE DÜŞMESEYDİ...

Aslında 3 yılın sonunda büyük başarılar elde ettiklerine dikkat çeken Coşgun, ailelerin mücadelesi olmasa bazı sanıkların bugün hapiste bile olamayacağını söyledi: “Aslında 9 IŞİD’linin 101 kez müebbet alması, geri kalan 10 kişi yönünden de çeşitli cezalar verilmesi toplamda bir başarı. Biz bu ülkede Sivas katliamı, Suruç katliamı, Diyarbakır’da mitingindeki patlama, Gaziantep’teki düğün katliamı ve birçok IŞİD katliamı davasında nasıl yargılamalar yapıldığını, ne kararlar çıktığını biliyoruz. Mesleki tecrübeme dayanarak söylüyorum; kötü yargı sistemine göre iyi bir sonuç. Daha yolun çok başındayız.”

FİRARİ SANIKLARIN DAVASINI DA TAKİP EDECEĞİZ

10 Ekim Katliamı Davasında verilen kararın ardından, 8 Kasım 2018 tarihinde başlayacak olan firari sanıkların yargılamasını da hatırlatan Coşgun, aynı kararlılıkla takip edeceklerini söyledi. Bu yargılamanın da 10 Ekim davasının bir parçası olduğunu kaydeden Coşgun, “Bu korkunç katliamın bedelinin ödenmesi gerekiyor. Hiçbir paranın, terör mağdurları yasasının vs. ödeyemeyeceği bir bedelden bahsediyoruz. İki yıldır anma yaptırılmayan bir katliamın mağdurlarıyız. Bu, her yıl öfkemizi arttırıyor. Biz elimizden geleni yapacağız, devlet ne yapacak merak ediyoruz” dedi.

ÖNCEKİ HABER

Şebnem Yurtman’ın annesi: Nar taneleri gibi çoğalarak geliyorlar...

SONRAKİ HABER

CHP'li Öztrak: Paris'teki gösteriler Erdoğan’ın kimyasını bozmuş

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa