'Ver bardağını, bir çay daha içelim'

Görsel: Vikipedi

'Ver bardağını, bir çay daha içelim'

Tuzla ve Maltepe'den işçi gençlerle sohbet ettik.

GÜZEL İSTANBUL’UN TUZLA YÜZÜ

Begüm İNANÇ
İstanbul

Tuzla, tersanelerin ve fabrikaların yoğun olduğu; işçilerin, emekçilerin ve onların çocuklarının yaşadığı bir sanayi bölgesi. Sabah 6’da fabrika yoluna düşenler,  akşam fabrikadan yorgun argın dönenler… Fabrikaların yaş aralığı yok, işçi servislerinde her yaş aralığı var. Biz de İsmail’le mesaisi başlamadan önce buluştuk.

İsmail, 19 yaşında Tuzla’da genç bir tersane işçisi. Bu yaz döneminde tatilini tersanede geçirenlerden biri o da. Gümüşhane Üniversitesi’nde ise İşçi Sağlığı İş Güvenliği bölümünü okuyor. Kışın üniversite masraflarını çıkarabilmek için yazın tersane yollarına düşüyormuş. Fırsatı oldukça ya da bulabildikçe kışın da çalışıyormuş. Ailesi ise Bitlis’te yaşıyor. Liseden beri masraflarını kendisi karşılıyormuş. 11 kardeş olmalarına rağmen burs çıkmamış, sistemdeki bir karışıklık sonucunda da yurt hakkı elinden alınmış. Gidecek yeri olmadığı için gülerek yurtta 3 ay kaçak kaldığını anlatıyor.

'ELDİVEN BİLE YOK'

Bölümünün İşçi Sağlığı İş Güvenliği olduğunu duyunca çalışma ortamının nasıl olduğunu soruyoruz: “İş güvenliğini bırakın, çalışırken eldivenimiz bile yok. Zaten kimse de umursamıyor.” diye cevaplıyor. İsmail’in tersanede çalışma saatleri akşam 8’den sabah 8’e kadar. 12 saat yorucu olmalı, o kadar saat nasıl dayandığını merak ediyoruz. “Para kazanmak istiyorsan dayanmak zorundasın, başka yolu yok çünkü. Kimse durup dururken sana para vermiyor.” diyor. Gece çalışmanın gündüz çalışmadan daha kolay olduğunu söylüyor. Gece kontrol olmadığı zamanlarda bir kenara kıvrılıp uyuyormuş. “İyi bir uyku olmayabilir, yatağında değilsin sonuçta ama vücut yine de dinleniyor.” diyor.

İsmail’le sohbetimiz derinleşirken seçime kadar gidiyor. İsmail’in ailesi AKP’liymiş. Seçim zamanı İsmail’i arayıp sürekli “AKP’ye oy vereceksin.” diyorlarmış. “Halimizi görmüyorlarmış gibi ağabeylerim arayıp AKP’ye oy vereceksin diyorlar. Ben bu seçimde oy kullanamadım. Kullansaydım da AKP’ye oy vermezdim. Ne yurt imkanı sağladılar ne de burs. Mezun olduğumda da ne yapacağım belli değil, binlercesi gibi KPSS’ye gireceğim ama kaç kişi atanıyor ki ben atanayım?” diyor. Ardında da şöyle ekliyor, “Kimseye söylemedim şimdiye kadar, aramızda kalsın. Referandumda da hayır oyu kullanmıştım.” 

İsmail fabrikada hem okuyup çalışmak zorunda kalan binlerce gençten bir tanesi. Sohbetimizin sonuna yaklaşıyoruz çünkü birazdan mesai saati başlayacak. Bir dahaki sefere daha uzun sohbet etme sözü alıp ayrılıyoruz.


'Ver bardağını, bir çay daha içelim'

Merve İLHAN
Kartal

Yolun kenarında, dar sokakların çıkmazında, bodur ağaç gövdelerinin arasında bir fabrika da çalışıyor Erhan. Kartal'da bir Endüstri Meslek Lisesinden çıkışlı, üniversiteyi ise terk etmiş bir genç işçi. Bugün ki sohbetimiz de Erhan'ın fabrikadaki çalışma koşulları ve günlük yaşamı üzerinden oldu.

Neden meslek lisesinde okuduğunu ben daha sormadan başlamıştı anlatmaya. "Babam bir işçi olduğu ve benim de elimde bir mesleğim olsun diye meslek lisesine yönlendirildim."

Meslek lisesinden mezun olan arkadaşlarının birçoğunun lisede eğitim gördüğü bölümden bir iş ile hayatlarına devam etmediğini ise ekliyor Erhan: "Ne makinene bilgisayar ne de metal bölümünde okuyanlar mezun olduktan sonra lisede okuduğu bölüm ile devam ediyor. Çünkü ülkede teknik eleman sıkıntısı var. İlkokul mezunları teknik bir bilgi bilmediği için zorluk yaşatırken, meslek liselilerde ağır çalışma şartlarından dolayı tercihini bu yönde kullanmıyorlar.”

“Altın bir bilezik mi peki bir meslek lisesinde okuyup ardından bir fabrikada çalışmaya başlamak?”diye soruyorum Erhan'a. Sorduktan sonra anlıyorum ki Erhan'a bir dokunmak lazımmış sadece. Dökülüyor bir bir yaşadıklarını masanın ortasına.

Okul hayatında koyulan kurallar içerisinde biz de kendi kurallarımızı az da olsa yaşatabiliyorduk. Ama iş dünyasına gelince kendi kurallarını koyan şirketler, biz işçileri de piyon olarak kullanan patronlar var."

PATRONLARIN CEBİNDEKİ AKREP

Erhan’ın çalıştığı bölümde 80 ile 100 arasında işçi, toplamda ise fabrikada 500’e yakın işçi var. Fabrikanın çalışma koşulları ekonomi politiğin denklemleri kadar açık ve net dururken diğer yandan beyin yakan cinsten. Erhan ise şöyle koyuyor formülü masaya: “Fabrikada çalışma saatleri resmi olarak haftalık 45 saat iken, haftadan haftaya 50 saatin üzerinde çalıştığım çok oldu. Ve bu normal çalışma saatim üzerindeki saat ücretlerim mesai olarak yazılmadı. Normal üretim içerisinde pastanın dilimlerini daha da küçülterek önümüze getiriyorlardı.

Şuan çalıştığım fabrikada haftanın 6 günü toplamda 48 saat çalışıyoruz. 45 saatten kalan 3 saat ise patronların cebine akrep olarak konuluyor.  Bunun dışında molalarımızı 8 saatlik çalışma süresinin dışından ekleyerek toplam da 9 saat bizi fabrikada tutuyorlar."

Maaşlarını da hep gecikmeli almalarının sebebini şöyle açıklıyor Erhan: “Bunun sebebi ise banka hesabında tutulan paradan her gün faiz alındığı için onlar da bize gecikmeli olarak maaşlarımızı yatırıyorlar. Böylelikle de tok evin aç kedisi misali zenginliklerine zenginlik katıyorlar.  

'ALINMAYAN ÖNLEMLER SAĞLIĞIMIZI RİSKE ATIYOR'

Ben ara eleman olarak çalışıyorum. Konfeksiyon tarzı bir iş. Masalar malzeme dağıtımı ya da nerede eksik var ise orada işimi yapıyorum. Bizim iş ağır olduğu için ardından bedensel yorgunluğu ve beraberinde hastalıkları çok kolay getirebiliyor. İşten kaynaklı bel ağrısı ve fıtık problemleri çok fazla yaşanıyor.Mesela benim daha yeni elim sakatlandı. 

Kesim bölgelerinde fanlar yetersiz ve kestiğimiz malzemenin dumanı insan sağlığına kısa sürede çok belli etmese de uzun vadede çok fazla zararları var. Ama bugün fabrikamızda alınmayan her iş güvenliği önlemini biz normal karşılayıp sadece işimize bakarsak bundan 15-20 yıl sonra vücudumun pes ettiği zamanda iş yerinin ihmallerinden değil, kendimize bakmadığımızdanbileceğiz.”

Fabrikadaki yemeklerin ise kötü olduğunun, televizyonlarda artarda çıkan zehirlenme haberlerinin ardından ise her yemekte artık yoğurt verildiğinin altını çiziyor Erhan.

Deniz, kum, güneş üçlemesinde yaz tatili dedikleri bir işçi için pek mümkün olmasa da Erhan için en büyük tatil akşamlarında arkadaşları ile mahallede semaver yakıp, en koyu sohbetlerde demlenmek oluyor. Kum sahada futbol oynamak, güneşin altında yokuş yukarı çıkmak ve yokuşun tepesinden görünen deniz manzarası bu üçlemeyi doğruluyorsa tatilin keyfi Erhan'dan sorulur.

Çünkü şöyle diyor Erhan:“Daha fazlasına ne zaman, ne de para var, en iyisi ver bardağını bir çay daha içek.”

Son Düzenlenme Tarihi: 28 Temmuz 2018 18:01
www.evrensel.net
ETİKETLER işçi gençlik