Ahlat Ağacı’nı alkışlarken...

Ahlat Ağacı filminin afişi

Ahlat Ağacı’nı alkışlarken...

Ercüment Akdeniz Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı filmini yazdı: Memleketin kendini kapatmasına, evrensele sırt dönmesine karşı bir çığlıktır. 

Ercüment AKDENİZ

Ahlat Ağacı, bir film izlemiş olmaktan çok, bir roman bitirmiş olmanın hissini uyandırıyor insanda. Üç saatte izlenmiş gibi de değil hani, üç ayda okunmuş bir ağırlığı var bu filmin. İzleyenler, yorgun; yorgun olduğu kadar birbiriyle çatışan düşüncelerle çıkıyorlar salonlardan.  

Huysuz, uyumsuz, düzensiz-şekilsiz ve hiç olmadığı kadar aksi bir ağaç türü ahlat ağacı. Tıpkı filmin ana karakteri Sinan Karasu gibi. Öyle ya, sudan çıkmış balık gibidir diplomalı işsizler; üniversite bitirip taşraya hayatın çıplak/çarpık kollarına dönerlerken. Kaba sığmazlıkları da bundandır, huysuzlukları da. Bir savunma mekanizmasıdır çünkü aksilik/asilik; kötürümmüş gibi duran her bir dalı direnç yüklüdür ağacın. 

Sağlam tek çarkı bulunmayan şu bozuk düzeni metropol kentlerden ibaret sayanlara da okkalı bir tokattır Ahlat Ağacı. Taşraya kaçışta yaratana, sanata/sanatçıya, aydına, yazara, aydınlanana yer yoktur çünkü! İş de yoktur orada, aş da, düzenli bir maaşı yoktur çünkü atanamayan öğretmenlerin. Sırtını dayayacak bir ‘dayı’, itibarı azıcık paylaşacak ünlenmiş bir sanat ‘adamı’ da yoktur onlara! Ne ya-par-sın... 

Taşrada her bir ev memlekettir. Babalar ganyan bayilerde umut tüketirken evin elektrikleri  kesiktir misal. Ana, süpürge ettiği saçlarıyla, evin direği olamasa da kırık direği destekleyendir. Ve güven yok oldukça evde/memlekette, şüphe, ağaç kurdu gibi ruhu kemiriverir.    

Ahlat Ağacı taşrada kimi zaman bir imam atışmasıdır: ganyan batağına saplanıp kalanları imana çağıran imamların. Ne ki imam maaşı, memleketin en büyük kumar oyunundan kesilen vergilerle tamamlanır. Şekilcisi de birdir mahalle imamının, reformcusu da: bir tek akıllı telefonu elden düşmesin yeterdir!  

“Milli” olmayanın yerli olamayacağı, yerli edebiyattan sayılmayacağı katı ve acımasız bir hikayedir Ahlat Ağacı. Ama ‘kaderi’ yazılmış bir kez; ahlat ağacı reddi teslimiyettir! Tek bir kişi okumasa da; yağmur yemiş kitaplar fakir bir köşede küflenip kalsa da o boyun eğmeyendir.  

Ahlat Ağacı iki finalli çorak bir kuyu sahnesidir: Pes etmek! Ya da son nefese dek hayat kaynağını aramaya devam etmektir. Tercih izleyenindir...

Karınca sürüleri içinde unutulmuş bir beşiktir Ahlat Ağacı; körpe bebenin burun deliklerine girip çıkan kadersizliktir. Fonda küçük bir televizyon kutusu; ve o kutuda cızırdayan ‘yeni Türkiye’dir. Fakat ümitsiz değildir asla o. Yine bir televizyon ekranından, Yılmaz Güney sinemasına selam çakan, sımsıkı bir göndermedir.

Peki ya kurtuluş?

Karanlığın ucundaki ya da kuyunun dibindeki o çılgın ışık nerededir?

Halkın kendi öz gücünde midir... 

Yoksa bir kitapçı dükkanından çıkarken Sinan; Çan sokaklarından birini süsleyen Türk ve Avrupa Birliği bayraklarının emsal-i kader birliğinde mi? 

Filmde mesaj net ve berrak değildir. Hele de göze sokulurmuş gibi hiç değildir. 

Ahlat Ağacı... 

Memleketin kendini kapatmasına, evrensele sırt dönmesine karşı bir haykırış, bir çığlıktır. 

Bir gerçeklik fotoğrafıdır.

Yönetmen Ceylan ve ekibi bu açıdan hem saygıyı hem de alkışı fazlasıyla hak etmektedir.

Ne ki onda devrimci bir çıkış yolu arayanlar, diyalektiği Tolstoy’u okuyan Rus devrimcileri gibi kullanmadan bu yola tevessül etmemelidir. 

Çünkü çıplak gerçekliği kadercilikten kurtarmanın ve kör kuyunun dibindeki suya ulaşmanın başkaca yolu yoktur.

 

www.evrensel.net