İstikrar ve güvenlik sopasının etkisi azalıyor

Sosyolog, Doç. Dr. Banu Kavaklı

İstikrar ve güvenlik sopasının etkisi azalıyor

“Söylemle gündelik hayat arasındaki çelişkileri açığa çıkarmanın, yapabilecek başka şeylerin olduğunu göstermenin bir yolu da örgütlü olmak.”

Serpil İLGÜN

Doların 5 tl’ye dayanması milyonlarca emekçinin ücretinin azalmasına, sırtındaki borç yükünün, dolayısıyla yoksulluğunun artmasına, işsizliğinin daha da büyümesine yol açtı.

Son anda gelen faiz arttırımı müdahalesinin dövizin ateşini almada yetersiz kalması kaygıları büyütürken; yaşananları faiz lobisine, Gezicilerin oyununa bağlayan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, “seçimden sonra ekonomiyi düzeltmeyi” vaat ederek, vatandaşa da “yastık altındaki dövizlerini tl’ye çevirme” çağrısı yaptı.

İktidar sorun yokmuş gibi davransa da dövizdeki artış, sadece siyasetin değil, işçisinden emeklisine, ev kadınından işsizine her kesimden emekçilerin endişeli sohbetlerinin ana konusunu oluşturdu.

Pazartesi röportajında bu hafta ekonomideki kötüleşmenin sosyolojik yansımalarını ele aldık.

İktidarın yaşanan tüm sıkıntıların sorumlusu olarak işaret ettiği “dış güçler ve içerdeki işbirlikçileri” gerekçesinin emekçiler arasında “satın alınması” nasıl mümkün oluyor? “Ya daha kötüsü olursa” kaygısını ortaya çıkaran ne? İstikrar argümanı gücünü ne kadar koruyor? Muhalefet, ekonomik vaatlerinde ikna edici mi?...

Göç, toplumsal cinsiyet ve ekonomik sosyoloji alanlarında çalışan Sosyolog Doç. Dr. Banu Kavaklı yanıtladı.

‘Dövizin yükselişi dış mihrakların oyunu’, ‘Bu bir ekonomik darbe’... İktidar, ekonomideki kötüleşmeyi uzunca bir süredir böyle açıklıyor. Şu günlerde daha da kuvvetlenen bu söylemin AKP’ye oy veren işçi emekçiler arasında karşılık bulmasını ne sağlıyor?

Öncelikle, içinde bulunduğumuz koşulların etkisini düşünmek gerekiyor. OHAL altında yaşıyoruz, medyada ciddi bir tek seslilik var, başta sol siyaset ve HDP olmak üzere, muhalefetin sesini duyurmakta yaşadığı güçlükler ilk etapta sayabileceğimiz faktörler. KONDA’nın geçtiğimiz hafta kamuoyuyla paylaşılan araştırma sonuçları da, bu konuda oldukça fikir verici. AKP seçmeninin ağırlıklı olarak A Haber, atv ve TRT’den beslendiğini görüyoruz. Siz sadece tek bir kanaldan gelen yanlı ve yanlış bilgiyle besleniyorsanız, size her şeyin güzel olduğu söyleniyor, yaşanan tüm sorunların bir takım dışsal faktörlerden kaynaklandığı anlatılıyorsa ve sürekli duyduğunuz bu şeyin alternatifini duymuyorsanız, araştırmıyorsanız, ülkenin başındaki karizmatik liderin ağzından çıkan her söze inanmaya da hazırsanız, aslında güzel hikaye var. Dinleyebileceğiniz, ertesi gün sizin gibi düşünenlerle paylaşabileceğiniz veya sizin gibi düşünmeyenlere karşı argüman olarak sunabileceğiniz çok iyi yazılmış bir hikaye var ortada...

Diğer yandan, bu faktörlerin de katkısıyla, “ABD, Avrupa bize karşı, gücümüzü elimizden almaya çalışıyorlar, zaten bir İslamofobi var, bizim güçlü bir Müslüman ülke olmamızı istemiyorlar, o yüzden ekonomimizi baltalamak istiyorlar” gibi söylemler belki kolay yaygınlaştırılabilir, kolay benimsenebilir söylemler olabilir. Ama bir yandan da gündelik hayatın gerçekleri var ki, orada bir çelişki çıkıyor ortaya.

Gündelik yaşamın en hissedilen alanlarından biri olan çarşı pazardaki pahalılığın ‘işlerin hiç de yolunda olmadığını’ ortaya koyması gibi mi?

Tam da bu. Özellikle de emekçi kesimler için. İki yakası bir araya zor gelen ya da borç ödeyen, ev taksidi olan, çocuk büyütmekte olan çok büyük bir kesimden bahsediyoruz. Evrensel’in haberlerinde de gördüğümüz üzere, bu çelişkinin halkta bir yansıması var, ancak bu keskin bir kopuşa veya yaygın bir sorgulamaya dönüşmüş değil. Veri kaynaklarının bu denli kısıtlı olduğu, tek yanlı söylemin böyle kuvvetli şekilde yayıldığı bir yerde sorgulamamak çok anlaşılır.

Şu da var; AKP’nin en iyi oynadığı, hatta liderin en iyi oynadığı kartlardan biri, 2002’den beri tek başına iktidar olmasına rağmen mağduriyetin asla ortadan kalkmamış olması. Mağdur olanla özdeşleşmek karşılık buluyor. Ama, 16 yıldır tek başına iktidarda olduğu halde mağduriyetin neden hala kalkmamış olduğu da sorgulanmıyor tabii. Bu da en problemli alanlardan bir tanesi.

Sorgulamayı zayıflatan faktörler arasında, Erdoğan ve partisinin alternatifsiz olduğunun her vesileyle işlenmesi de sayılabilir mi?

Bu olmaksızın işlerin daha kötüye gideceği, kurtuluşun, hayatta kalmanın, kendini devam ettirmenin ancak bu iktidarla mümkün olacağı fikri var, evet. Bu, çeşitli sebeplerden olabilir. İdeolojik olabileceği gibi, kurulmuş olan kimi çıkar ilişkileri de bu fikrin korunmasını sağlıyor olabilir. Bir diğer sebep de güvenlik sopası. Yani, “hayatlarımızı emniyet içinde sürdürebilmenin garantisi de bu yapı” algısı. Son yıllarda güvenlik tehdidi sayılan unsurların hep öne çıkarıldığını, bunun unutulmasına izin verilmediğini, sürekli tazelendiğini görüyoruz. İster, içerdeki “sözde” aydınların vatanı bölmeye çalışması olsun, ister FETÖ gibi bir yapılanmanın darbe girişiminde bulunması olsun, bu nedenle sürekli hatırlatılıyor.


‘İSTİKRAR İÇİN ÇARE AKP’DİR’ SÖYLEMİNİN ETKİSİ GİTTİKÇE AZALIYOR

Erdoğan faiz tartışmasını sürdürüyor. AKP’li yazar ve yorumculara göre ‘Faizler yüksek olduğu için bütün bunlar oluyor’ diyen Erdoğan haklı. Halkı düşünerek faizin düşürülmesini istiyor ama Merkez Bankası onu dinlemiyor! İdeolojik olarak da okunan bu, ‘faizlerin yükseltilmesine karşıyım’ tutumunun sosyolojik arka planında ne var?

 Bir kere kesinlikle ideolojik değil. Çünkü bu, dinle vs ile açıklanabilecek bir şey değil. Faiz bir finansal araç olarak gayet etkin şekilde kullanılmaya çalışılıyor. Neoliberal politikalar kapsamında, kitleleri kontrol altında tutmak için kullanılan araçlardan biri olarak düşündüğümüzde faizin evet, düşük olması gerekiyor. Neden? Konut veya araç satışını sağlamak, kredi kartı kullanımının devamını sağlayarak borçlanma döngüsünün içine bireysel olarak geniş halk kitlelerini katabilmek için. Çünkü gündelik hayatta yaşadığımız ekonomik sorunlar kendini sadece yoksulluk veya işsizlik olarak değil, borçluluğun artmasıyla da gösteriyor. O yüzden ısrarla “Bütün bunların daha iyiye gitmesi için çare AKP’dir, istikrarı sağlayacak AKP’dir” söyleminin karşılığının gittikçe azaldığını düşünüyorum. Çünkü yapılabilecek bir şey varsa yapılmalıydı ve görünen o ki ne tehdit yoluyla, ne aslında özerk olması gereken finansal kurumlar üzerindeki baskı, ne dışarıya yapılan “Eyy Standard Poors, siz bizim kredi notumuzu düşürürseniz, biz de şunu yaparız!” gibi çıkışlar etikili olabiliyor. Ekonomik sıkıntıların bu denli şiddetli yaşandığı bir ortamda seçime gidiliyor olmasının AKP nezdinde de ciddi bir endişeye dönüştüğünü düşünüyorum.

İstikrar tehdidinin içindeki ‘Ben gidersem daha kötü olur’ söyleminin, sadece AKP ve Erdoğan’a oy veren kemik taban için değil, istemese de ‘işler daha kötü olabilir’ endişesiyle oy vermeyi sürdüren kesimler üzerinde de etkili olduğu görülüyor. Pahalılık, yoksulluk ve işsizlik gibi temel parametrelerdeki hızlı kötüye gidişe rağmen, ‘Ya daha kötüsü olursa’ endişesini ortaya çıkaran ne?

Belirsizlik ve istikrarsızlık endişesi, var olanı devam ettirmek, muhtemel daha olumsuz sonuçlarla karşılaşmamak için bir neden olarak düşünülebilir. Bir de tabii ki AKP’nin 16 yıldır tek başına iktidar olması, kadrolarıyla, yapılarıyla devlet sisteminin içine iyice işlemiş olması var. Bu koşullarda “yerine gelen ne yapabilir ki” diye düşünenler olabilir. Ancak içinde bulunduğumuz dönemde bu yaklaşımdan ziyade “Daha kötüsü olamaz” diyenlerin seslerinin yükseldiğini görüyoruz. Üstelik şunu da unutmamak lazım, ekonomideki dengeler sadece iç dinamiklerle belirlenmiyor. AKP’nin bugüne kadar bu ekonomik yapıyı sürdürebilmesinin, büyümenin devam edebilmesinin sebebi dünya konjonktürünün de buna el vermesiyle bağlantılıydı. Cebinde sakladığı gizli formülle ekonomiyi toparlayamayacağı artık aşikar ve alternatifler ‘bildik olanın rahatlığına’ karşın tercih edilebilir olmaya başlıyor.


BİR ŞEYLER YAPACAKSAN NEDEN ŞİMDİ DEĞİL DE 24 HAZİRAN’DAN SONRA?

Sosyolog, Doç. Dr. Banu Kavaklı

Söylemle, gündelik hayatın gerçekleri arasındaki çelişkinin sorgulamaya dönüşmesini sağlayacak veya hızlandıracak faktörlerden biri de muhalefetin tutumu. Ekonominin hali, kürsü konuşmalarında epey yer tutuyor. Zaten vaatlerin önemli bir kısmı da ekonomiyle ilgili. Peki, iki anahtardan, borçların silinmesine kadar çeşitlenen popülist vaatler ikna edici mi?

Aslında muhalefetin vaatleri AKP’nin her seçim öncesinde yaptıklarından ve vaat ettiklerinden çok da farklı değil. AKP de vergi borcu indiriminden bahsediyor, SGK borcu aflarından, indirimlerinden, emekliye ikramiyeden, asgari ücretin yükseltilmesinden, konut vergisinde yeniden yapılandırmadan bahsediyor. Emekliler bir kereliğine mi bin lira alsın, yoksa emekli maaşı şu seviyeye mi getirilsin?.. Popülizm, yani en kısa vadade en etkin sonucu sağlayacak vaatlerde bulunmak burada da devreye giriyor. İki anahtar verilecek, peki kaynak nasıl yaratılacak? Veya hali hazırdaki faiz döviz kuru döngüsü nasıl kırılacak? Bunun emekçiye veya küçük esnafa yansıması nasıl olacak? Örneğin özelleştirilen ve özelleştirilmesi düşünülen fabrikalar ne oldu, bunların yerine nasıl yatırımlar yapılacak gibi altı dolu bir söylem geliştirildiğini söylemek çok mümkün değil. Ülkenin demokrasiden eğitime yaşanan sorunlarını, insanlık onurunu, iyi yaşamayı, barışı düşünür şekilde değil de, bir ay sonra yapılacak seçimlerde en etkin şekilde oya havale edebilecek argümanlar şeklinde kullanıldığını görüyoruz.

AKP seçim bildirgesini açıklayan Erdoğan’ın, Bizim ekonomideki başarımızın sırrı, güven ve istikrar iklimini sağlamış olmamızdır’ diyerek, ekonomide yaşanan sorunların seçim sonrasında çözüleceği ‘vaadini’ nasıl değerlendirirsiniz?

Bir tür ödül ve ceza mekanizması kurulmaya çalışılıyor. “Ben ekonomiyi toparlamaya muktedirim, ama sizin de beni seçerek buna layık olduğunuzu göstermeniz lazım!” E, o zaman niye bu hale gelmesine izin verdiniz? Zaten her şey iyi olsaydı erken seçime de gerek olmazdı, refah içinde yaşayan insanlar bunu devam ettirecek yöneticiye 2019’da gider oy verirlerdi. Ek olarak, bunun nasıl yapılacağına, işlerin nasıl toparlanacağına dair sağlam bir söylem de yok. Aynen Trump’ın “Ben Amerika’yı yeniden büyük yapacağım” sözleri gibi. “Türkiye’yi şahlandıracağım!” Peki nasıl? Ve neden 16 yıldır yapmadın? Ve bir şeyler yapacaksan neden şimdi değil 24 Haziran’dan sonra?


GÜNDELİK DENEYİMLER ÜZERİNDEN KIRILMALAR YAŞANMASI YETMEZ, ÖRGÜTLÜLÜK GEREKİYOR

Yerli-milli propagandasının 7/24  üzerimize boca edildiği dönemin aynı zamanda dışa bağımlılığın en arttığı dönem olması arasındaki çelişki nasıl örtülüyor?

 Milli ve yerli denilerek, nereye sesleniliyor diye düşünmek lazım. Ekonomik kaygıların bu düzeyde yaşandığı bir dönemde, bu kaygıları telafi edecek ne konabilir? Evet, alışverişe çıktığınızda alabildiğiniz şeylerin miktarı azaldı, maaşınız sizi ayın sonuna kadar götürmüyor. Ama hiçbir endişe duymaksızın gönül rahatlığıyla ibadetinizi yapabiliyorsunuz, işten çıkıp cuma namazına gidebiliyorsunuz, inancınıza uygun şekilde giyinip kamusal alanda yerinizi alabiliyorsunuz... Sosyal hayata katılımda kendin olarak var olabilme hali önemli unsurlardan bir tanesi. Peki, bunun karşısındakiler kimler? Laikliğin olmadığını söyleyenler, imam hatiplerin kapanmasını isteyenler, Ramazanda yapılan düzenlemelere itiraz edenler... Bu, dinin ideolojik aygıt olarak kullanması tarafı. Yanı sıra, yerli ve milli söylemini, 80’lerden beri çok sağlam bir şekilde örülen Sünni-Türk kimliğinin öne çıkarılması ve bunun üzerinden yürünmesi olarak da ele alabiliriz. Böyle olunca, yaşanan her bir sosyal veya ekonomik sorun, yerlilik ve millilik argümanıyla hemhal kılınacak bir malzeme, bir ideolojik aygıt haline geliyor.

Ekonomi ve diğer tüm alanlardaki hızlı kötüleşen tablonun ‘böyle değilmiş gibi’ algılanmasında, giderek keskinleşen kutuplaşmanın etkisi için ne söylersiniz?

Kutuplar tabii çok keskinleşti. Etnik, dini ayrımlar ve göçmenler konusunda da karşımıza çıktığı üzere doğrudan kullanılan, yine gayrimüslimlere ve tabii aydınlara karşı geliştirilen, “iktidara sürekli tehdit oluşturan bu kesimlere karşı hep bir varlık mücadelesi verme” hali, iktidarın popülist argümanlarını çok daha kolay kabul edilebilir hale getiriyor.

Dolayısıyla kutuplaşmanın keskinleşmesi aynı zamanda, izlenen politikalarla yaşadığımız sorunlar arasındaki bağın kurulmasını da zayıflatıyor...

Evet. Ama sözünü ettiğimiz günlük hayat gerçekleriyle, “Sorun yok, ekonomide işler yolunda” söylemi arasındaki çelişkinin buraya da yansıması olacaktır. Kendini milliyetçi muhafazakar olarak tanımlayan, gönül rahatlığıyla AKP’ye oy veren, bahsettiğimiz tek seslilikten rahatsız olmayan ve bunu doğru kabul eden, bu nedenle de kendisinin en makbul vatandaş olduğunu düşünen bir çiftçiyi düşünelim. Ne kadar yoğun çalışırsa çalışsın gübreye konan vergi sebebiyle gün be gün harcadığı artıyor. Aynı şekilde mazota gelen zamlar sebebiyle ne kadar çalışırsa çalışsın ürünü masrafını karşılamıyor. Bu çiftçi, kendi ödediği mazot vergisiyle, yatlar için alınan mazot arasındaki farkı öğrendiğinde gerçekler suratına çok acı bir şekilde çarpmış oluyor. Bu, işte sözünü ettiğimiz ciddi kırılmalardan biri. Bu yaşandığında, söylem ne olursa olsun onu geriye döndürmek oldukça güç oluyor. Fakat kendi gündelik hayat deneyimlerimiz üzerinden kırılmalar yaşamak ne kadar yeterli? İşte, burada da devreye örgütlü olmak giriyor. Söylemle gerçek arasındaki çelişkileri açığa çıkarmanın, bunun karşısında yapabilecek başka şeylerin olduğunu göstermenin bir yolu da örgütlü olmak. Bunun olduğu yerlerde o sorgulamanın daha kolay yapılabildiğini ve bir dönüşüme de el verdiğini görüyoruz. Bir yandan “İşçilerin dostuyuz, onların yanındayız” deyip, bir yandan anayasal hak olan grevleri yasaklamak, ardından dönüp işverenlere “Bakın OHAL’de işçilere grev de yaptırmıyoruz” demek çelişkileri büyütüyor. Bu, suya sabuna dokunmayan bir emekçiyken, haklarınız tırpanlandığında ve buna dair bir şey söylediğinizde sözünüzün çok sert bir şekilde bastırılmasıyla da karşınıza çıkıyor olabilir. Örgütlülük, bütün bunlardan doğan hoşnutsuzluğun eyleme dönüşmesini de sağlıyor. Ve o eylemlilik hali de her koşulda, başından beri eleştirdiğimiz tek sesliliğe de darbe vuran ve alternatif haline gelen bir oluşuma yön veriyor ki, dediğim gibi buradan doğabilecek bir dönüşüm mümkün.


SOSYAL YARDIMLAR BİR PARTİNİN LÜTFU DEĞİL VATANDAŞLIK HAKKI

Seçimlere etkisi nedeniyle çokça tartışılan sosyal yardım enstrümanı, gerek çelişkilerin açığa çıkması, gerekse oluşan tepkileri soğurtma ya da ötelemede, iktidarın elindeki güçlü araçlardan/kozlardan biri olmayı sürdürüyor mu?

Öncelikle, ihtiyaç halinde olan, geçim güçlüğü çeken insanların “makarnacılar, kömürcüler”, “bunlar için oyunu satanlar” olarak ele alınmasının yanlış ve haksız olduğunu söylemek istiyorum. Sosyal yardımlar meselesini, devletin vatandaşına karşı bir sorumluluğu, bir yükümlülüğü olarak anlamak gerekiyor. Sosyal devlet diye bir olgu vardır ve devletin varlık sebebi vatandaşına karşı yükümlülüğünü yerine getirmektir.

Bizim meseleyi ele alırken öncelikle dikkat etmemiz gereken şey şu; kapitalist sistem dahilinde yoksulluğun ortadan kaldırılması diye bir şey söz konusu değil. Sistem yoksulluğu yok etmeye değil, yönetmeye dayalı bir sistem ve yoksulluk hep olacak. Bu makasın artık iyice açıldığı, çok derin ayrışmaların yaşandığı, sınıfsal hiyerarşinin çok katı bir şekilde deneyimlendiği bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla, muhalefetin bence en güçlü şekilde dillendirmesi gereken şeylerden bir tanesi, vatandaşa yapılan her türlü yardımın veya hizmetin bir partinin lütfundan kaynaklanmadığı, vatandaşlık hakkı olarak zaten yapılması gerektiği, sosyal devletin sorumluluğunun da bu olduğunu anlatmak. Ama şu kaygının var olduğunu ve kolay kolay dindirilemeyeceğini hatırlamak lazım. “Neden hala AKP’ye oy veriliyor”un açıklamalardan biri de bu; “AKP giderse, ekonomik koşullar daha kötüye gitmese dahi, yeni gelen iktidar ihtiyaçlarımı karşılamaya devam edecek mi?”, “Devletten alınan hizmet, partizanlığın karşılığında alınan bir hizmet mi yoksa vatandaşlık hakkı olarak talep edeceğimiz bir şey mi?” Bunun altının çizilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü hem belediyeler, hem merkezi yönetim nezdinde vatandaşın en doğal hakkı olan sosyal desteklerin sağlanacağının garantisi olmalı.

Bu bağlamda, imar ve vergi afları, emekliye ikramiye ve kamu kurumlarına altı ay süreyle asgari ücretle çalışacak personel alımının başlatılması gibi ‘seçim rüşvetleri’nin etkisi için nasıl bir gözleminiz var? Bunlar, AKP’ye umulan oyu sağlar mı?

Her bir vaadi ilgilendirdiği kesimlerle ilgili olarak düşünmek gerek. Eğer tüm bunlar kısa ve orta vadede sizin hayatınızı kolaylaştıracak şeylerse bunların olmasını, devam etmesini isteyebilir tabii ki insanlar. Ama devletle vatandaş arasındaki ilişkinin parti temelli olmasıyla ilgili bir sorun var. Türkiye’de şimdiye kadar görülmemiş olan ama büyük krizlerde, örneğin ABD’de, çok ciddi bir sorun olan, bireysel iflasları, biriken kredi kartı borçları nedeniyle görebiliriz. Devlet kredi kartı borçlarını silebilecek mi? Hayır, böyle bir şey yok. Dönüp, aslında yine vatandaş için kullanılacak olan kamu yatırımlarına fon sağlayacak olan vergilerdeki indirimden söz ediyor, ceza aflarından bahsediyor. Kredi taksitlerini ödeyemediğiniz için evinize haciz gelse, “konut taksitlerinde indirime gideceğim” demiyor devlet. Ki, bu Soma maden kazasının ardından da söz konusu olmuştu anımsarsanız. Hayatını kaybeden madencilerin borçlarının silinmesi talebi vardı ama siline siline SGK borçları silindi. Yani devlet hala bu vaatlerde bulunurken dahi, finansal sektöre dokunmadan, onlara halel gelmeyecek şekilde bulunuyor. Dolayısıyla, örneğin işçisinin sigorta primlerini ödememiş işverenin borcunun affedilmesinin kime fayda, kime zarar olduğu ciddi şekilde düşünülmeli. 

 

 

Son Düzenlenme Tarihi: 28 Mayıs 2018 09:45
www.evrensel.net