EMEP: Tek adam tek parti rejimine geçit yok, çözüm halk demokrasisi
Fotoğraf: Birkan Bulut/EVRENSEL

EMEP: Tek adam tek parti rejimine geçit yok, çözüm halk demokrasisi

Emek Partisi (EMEP) 24 Haziran seçimlerine ilişkin platformunu açıkladı.

Türkiye’de içinden geçilen sürece ve 24 Haziran seçimlerinin önemine vurgu yapılan platformda baskın seçim kararının neden alındığına dikkat çekildi. Ekonomideki kötüye gidiş, dolardaki yükseliş, artan dış borçlar, 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL ile demokratik hakların ordan kaldırılması, yayılmacı dış politikada gelinen nokta gibi pek çok nedenin AKP ve MHP’ye erken seçim kararı aldırdığına vurgu yapılan seçim platformunda, tüm bu gerekçelerle “24 Haziran’da Cumhuriyet döneminin en kritik seçimlerinden birinin yapılacağına” dikkat çekildi.

AKP ve MHP’nin oluşturduğu ‘Cumhur İttifakı’ ile CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin oluşturduğu ‘Millet İttifakı’nın hangi ihtiyaçlarla kurulduğuna ve neyi savunduğuna ilişkin değerlendirme yapan EMEP, 24 Haziran’da en acil siyasi görevin “tek adam, tek parti rejimi”ne geçit vermemek olduğuna dikkat çekti. “Cumhur İttifakı’nın sandıktan kazanarak çıkması, demokratik hak ve özgürlüklerin son kırıntılarının da yok edilmesi, ülkenin tarihsel süreçte oluşturulan demokratik birikiminin tasfiyesi olacaktır” vurgusu yapılan platformda, “Tüm emekçileri, halkın gerçek egemenliği, tekelci kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması, gerçek bir demokrasi, laiklik ve barış için kendi partisi olan Emek Partisi’nde örgütlenmeye ve mücadeleye çağırıyoruz” denildi. EMEP, yurttaşları, “Tek adam rejimini engellemek için Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’a, Meclis seçimlerinde ise HDP’ye oy vermeye” çağırdı.

EMEP seçim platformunun tamamı şöyle:  

Her milliyet ve inançtan işçilere ve emekçi Türkiye halkına;

24 Haziran’da Cumhuriyet döneminin en kritik seçimlerinden biri yapılacak ve ülkenin nasıl bir siyasal rejimle ve kimler tarafından yönetileceği oylanacak. 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve temsilcisi oldukları tekelci sermaye çevrelerinin gündeme getirdiği ve 16 Nisan’da yapılan şaibeli referandumla anayasaya konulan “tek adam tek parti yönetimi” politikalarının geleceği açısından 24 Haziran seçimleri büyük önem taşıyor. Bu seçimlerde, ya “Cumhur İttifakı” etrafında birleşen bloğa güçlü bir darbe vurulacak, ya da bu blok gerici faşist bir politik sistem kurma yolunda güçlü bir adım daha atmış olacak. 

BASKIN SEÇİM KARARI NEDEN ALINDI?

Erdoğan ve arkasındaki güçler “baskın basanındır” diyerek seçimleri 1,5 yıl öne çekmiştir. Baskın seçim kararı bir zorunluluğun sonucudur. İç ve dış siyasal koşullar ağırlaşıp zorlaşırken, ekonomi sürekli daha kötüye gitmektedir. Bu durumun sömürülen ve ezilen halk kitlelerinde yarattığı hoşnutsuzluk her geçen gün daha fazla hissedilir hale gelmektedir. Bütün göstergeler bu gidişatın daha da derinleşerek süreceğine işaret ederken, “tek adam tek parti rejimi”ne giden yolda işler her geçen gün daha da zorlaşmaya başlamıştır. Erdoğan ve “Cumhur ittifakı” da işler iyice sarpa sarmadan bir an önce seçime gitmenin kendileri için daha avantajlı olacağını düşünmektedir. 
En elverişli koşullarda hamle yapıp, halkın iradesine ipotek koyma ve güç toplama hesabıyla alınan baskın seçim kararı aynı zamanda saray rejimi ve AKP hükümetinin ülkeyi yönetmekte giderek daha fazla zorlandığının açıktan ilanıdır. 

Ortadoğu’da “Yeni Osmanlıcılık” hayalleriyle sürdürülen yayılmacı dış politika gerçeklerin duvarına çarparak tuz buz olmuş, fetihçi söylemler yerini “beka sorunu”na dair kaygılara bırakmıştır. Emperyalist güçler arasında kendini pazarlama siyasetinde de sınırlara gelinmiştir. ABD, AB ve NATO gibi “geleneksel müttefikler”le Suriye, Irak, İran ve göçmenler gibi konularda farklı tutumların yol açtığı açmazlar derinleşmekte bu güçlerle olan politik ilişkilerde ip her gün daha çok gerilmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve çevresi bu sorunlardan sahte bir “antiemperyalist” söylem türeterek fayda devşirmeye çalışsalar da, var olan durumu daha fazla sürdüremez hale gelmiştir.

7 Haziran seçimi öncesinden başlayarak Kürt sorununda “Çözüm masası” devrilip “çözüm süreci” sonlandırılarak içerde de savaşçı politikalara hız verilmiştir. 15 Temmuz darbe girişimi gerekçe edilerek OHAL ilan edilmiş ve zaten güdük halde bulunan “demokratik hak ve özgürlükler” fiilen askıya alınarak muhalif kesimlere yönelik dizginsiz bir saldırı başlatılmıştır. Muhalif yazılı, görsel ve işitsel basın, yayın organları kapatılmış, gazeteciler, yazarlar, bilim insanları ve aydınlar göz altına alınarak tutuklanmış, bir bölümü haksız yargılamalarla onlarca yıl hapse mahkum edilmiştir. İşçi grevleri yasaklanarak yoğun bir sömürünün önü açılmıştır. Kamu alanında on binlerce insan işinden edilerek açlık ve sefaletin kollarına itilmiştir. 

Ekonomik alanda sıcak paraya dayalı rant ekonomisinin sonuna gelinmiştir. Bütçe delik deşik hale gelmiş, açıkları finanse etmek için saray rejimi ve hükümet açısından halkın cebine saldırmaktan başka “çözüm” yolu kalmamıştır. Başta Dolar ve Euro olmak üzere dövizdeki artış durudulamamakta, TL’nin sürekli değer kaybetmesi enflasyon ateşine benzin taşımaktadır. Dış ticaret açığı, cari açık ve faizlerdeki artış engellenemezken, mali dengeleri alt-üst eden gelişmelerin önü alınamamaktadır. Ekonomik büyüme devam etmesine karşın yükselen enflasyon ve temel tüketim maddelerine yapılan zamlar sonucu işçi ve emekçilerin alım gücü düşmekte, sömürü artmakta, sefalet derinleşmektedir. 

Ekonominin tüm sektörlerini etkileyecek bir krizin alarm zilleri şimdiden çalmaktadır. Bütün bu gelişmeler işçi sınıfı ve emekçi halk kitleleri arasında ki hoşnutsuzlukları artırmakta ve çeşitli vesilelerle tepkiler dile gelmektedir. 

Olağanüstü hal ilanına, grev, toplantı, gösteri ve yürüyüş yasaklarına, işten atma ve görevden almalara, yaygın gözaltı ve tutuklamalara yoğunlaşan baskı ve teröre karşın başta işçiler olmak üzere sömürülen ve ezilen halk kesimlerinin mücadelesi devam etti. İşçilerin sendikalaşma ve diğer örgütlenme girişimleri, başta metal sektöründe yasaklara karşı gelişen işçi grevleri, iş yavaşlatmaları, köylü-çevre hareketleri,  kadınların kazanılmış haklarını gasp etmeye ve kadın ve çocuklara yönelik tecavüz, şiddet başta olmak üzere baskının tüm biçimleri meşrulaştırmaya yönelik girişimlere karşı gelişen kitlesel hareketler, gençliğin mücadelesi, akademisyen ve aydınların hükümetin baskılarına boyun eğmemesi, Adalet Yürüyüşü, 8 Mart, Nevroz, 1 Mayıs ve diğer kitlesel mücadeleler bunun en çarpıcı yansımalarıdır. Olağanüstü hal koşulları ve yoğunlaşan baskı ve terörün yanı sıra devletin tüm olanaklarının kullanılmasına, büyük medya desteğine, sahte oy kullanımı ve seçim sonuçlarına müdahalelere karşın anayasa referandumu sonuçları, Erdoğan, AKP ve müttefiklerinin güçlendiğini değil zayıfladıklarını göstermektedir. 

16 Nisan Referandumu sonrası “tek adam tek parti rejimi”nin fiilen devreye girmesi, yasama organı dışlanarak kalıcılaşan OHAL’e dayanılarak ülkenin KHK’larla yönetilmesi de kitleleri sindirmeye yetmemiştir. Ezilen, sömürülen ve baskı gören sınıf, ulus, cinsiyet ve inanç grupları ağır sömürü ve baskıya rağmen taleplerinin arkasında kararlılıkla durmaya devam etmiştir/etmektedir. Emekçi sınıf ve halk kesimlerinden gelen bu direnç gerici faşist temelde yeni bir siyasal rejim inşasının önündeki başlıca engeldir.

16 Nisan referandumunda Evet/Hayır biçimindeki cepheleşmede ilerleyen süreçte aşınan ve güç kaybeden Erdoğan-Bahçeli ittifakı olmuştur.  

Erdoğan ve arkasındaki güçler iç ve dış politikada girdikleri yolda karşılarına çıkan bu engelleri aşabilmek için “yeni manevralar”a ihtiyaç duymakta ve zaferle çıkacakları bir seçimin kendilerine bu imkanı verebileceğini hesap etmektedir. 

‘CUMHUR İTTİFAKI’ VE ‘MİLLET İTTİFAKI’ NEYİ SAVUNUYOR?

Erdoğan, AKP hükümeti ve arkasındaki kapitalistler, kendileriyle tam olarak birleşmeyen, ülkenin gündemindeki sorunların çözümüne ve nasıl yönetileceğine ilişkin farklı eğilimlere sahip olan sermaye çevreleri ve temsilcilerini de baskı altına almaktadır. Uzun yıllardır hükümette olmanın, ülkeyi yönetmenin avantajlarını ve devletin olanaklarını, dayandığı sermaye grupları lehine fütursuzca kullanmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçi halk kitleleri üzerindeki sömürüden beslenme ve ülke kaynaklarını yağmalamada kendi çıkarlarını öncelemesi, her türlü rant paylaşımında keyfi uygulamaların artması, sermaye güçleri ve politik temsilcileri arasındaki çelişki ve çatışmaları da derinleştirmektedir. Devlet yönetiminin tek adamın ve parçası olduğu işbirlikçi-tekelci kliğin elinde yoğunlaşması, kimi sermaye çevreleri arasında da giderek genişleyen bir tedirginliğe ve alternatif arayışlarına yol açmaktadır. 

Sermaye klikleri ve düzen partilerinden hiçbirinin öteki ya da ötekiler üzerinde kesin bir üstünlük sağlayamaması ve kısa dönemde bunun gerçekleşemeyecek olması sömürücü sınıflar arasındaki ayrışma ve çatışmaların geçici bir süre de olsa kontrol altına alınmasını engellemektedir. Erken-baskın seçimle birlikte bu durum daha da derinleşmiş ve görünür hale gelmiştir. 

Aralarındaki bölünme ve çelişkilerin derinleştiği bu koşullarda; tekelci sermaye klikleri ve düzen partileri iki ayrı kamp halinde mevzilenerek seçimlere gitmektedir. Bunlardan ilki, tekelci sermayenin en baskıcı, saldırgan ve şoven kesimlerinin siyasi temsilcileri olarak AKP ve MHP’nin öncülüğünde oluşan “Cumhur İttfakı”dır. Bu ittifak, seçimlerde kitlelerden alacağı destekle  “tek adam tek parti yönetimi” biçiminde, yasamanın ve yargı denetiminin bütünüyle devre dışı bırakılarak yürütmenin sınırsız ve denetimsiz biçimde tek elde toplanmasını sağlayacak şekilde siyasal rejimin faşist temelde yeniden inşasını güçlendirmeyi hedeflemektedir. “Yerli ve milli” demagojik söylemiyle patentlenen “Cumhur İttifakı”nın seçimlerden kazanımla çıkması halinde erken seçime zorlayan koşulları aşmak üzere işçi sınıfı ve emekçi halklara yönelik olarak ekonomik, sosyal, siyasal her cephede dizginsiz bir saldırı başlatacağı bu günden bellidir. OHAL “yeni rejim”de olağanlaşacak, faşizm gittikçe kurumlaşacaktır. 

Saray rejimi ve destekçileri sandıklardan birinci sırada çıkmaları halinde bunu içeride ve dışarıda savaş politikalarına verilen bir onay olarak görecektir. Dahası bunu dayanak yaparak, Kürt sorununda inkar ve imha siyasetini sürdürmekte ve Ortadoğu’da yeni maceralara yelken açmakta bir beis görmeyecektir. 

Sermaye güçleri ve düzen partileri cephesinde kurulan kamplardan ikincisi ise seçimlere “Millet İttifakı” adı altında katılmaktadır. Erdoğan ve AKP hükümetlerinin adeta “züccaciye dükkanına girmiş fil” misali her tarafı kırıp döken politikaları kimi sermaye çevreleri ve düzen partileri bakımından da artık taşınamayacak bir yük haline gelmiştir. Erdoğan ve hükümetinin, devletin olanaklarını sadece kendi yandaş sermaye gruplarına sınırsızca peşkeş çekmesi, bu çevreler arasında rahatsızlık yaratan bir başka etkendir. 

Tekelci burjuvazi genel olarak tekelci kapitalizmin politik üst yapısına “en uygun biçim” olarak yürütmenin aşırı merkezileşmesine eğilim göstermesine karşın; bu kesim yukarıda belirtilen nedenlerle “Cumhur İttifakı”na ve savunduğu “tek adam tek parti rejimi”ne mesafeli durmakta ve karşı çıkmaktadır. Sermaye güçlerinin bu kesimi “Cumhur İttifakı”nın karşısına CHP, İyi Parti, Demokrat Parti ve Saadet Partisi’nden oluşan “Millet İttifakı”nı desteklemektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ayrı adaylarla katılırken, parlamento seçimlerine “Millet İttifakı” olarak giren düzen partileri ise; “tek adam tek parti rejimi”ne karşı olduklarını söylemekte ve bazı noktalardan reforme edilmiş haliyle eski parlamenter sisteme dönmeyi temel hedef olarak öne sürmektedirler.

EMPERYALİZMİN VE TEKELLERİN EGEMENLİĞİNE HAYIR

Burjuva düzen partilerinin seçim dönemlerinde kitlelerin desteğini almak için bolca vaatte bulundukları; seçimlerden sonra ise bu sözlerini unutup, tekellerin çıkarları için seferber oldukları bilinen bir durumdur. AKP’nin 3 Y’ye (yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar) son vermek üzere kitlelerden destek istediği unutulmamalıdır. Gerçekte ise AKP iktidar olduğu 16 yılın sonunda yoksulluk, yolsuzluk ve yasakların partisi haline gelmiş bulunmaktadır. 

AKP hükümetleri döneminde ülke ekonomik, siyasi ve askeri yönden emperyalizme daha bağımlı hale gelmiş, tekellerin egemenliği her alanda daha da güçlenmiştir. Ülke ekonomisi açısından önem taşıyan tüm stratejik işletmeler özelleştirme adı altında yerli ve yabancı tekellere peşkeş çekilmiştir. Bir kısım işletme ise, zarar ediyor gerekçesiyle tasfiye edilmiş, arsaları rant olarak değerlendirilmiştir. Köprü, otoyol, santral, şehir hastaneleri vb. yapımında “yap, işlet, devret” modeli uluslararası ve yerli tekellere kaynak aktarmanın bir aracı olmuştur. Dolara endeksli fahiş fiyatlandırmalar ve devlet garantisi ödemeler sonucu yurttaşlar hiç kullanmadıkları “hizmetler”in bedelini ödemek zorunda bırakılmıştır. Bu yüzdendir ki, ülkenin mali, sınai varlıklarının, yer altı ve yerüstü kaynaklarının büyük bölümünü uluslararası tekellere peşkeş çeken Erdoğan ve hükümetleriyle, MHP ve BBP ile oluşturdukları “Cumhur İttifakı”nın “yerli ve milli” söylemi halkı aldatmaya dönük bir demagojiden ibarettir. “Yerli ve milli” söylemi emperyalistlerle girilen kölece bağımlılık ilişkilerinin ve kamu ihalelerinde yapılan yolsuzlukların ve vurgunların gizlenmesine hizmet etmektedir. “Cumhur İttifakı”nın kazanması durumunda emperyalist tahakküm, yağma, talan, yolsuzluklar daha da artacaktır. Bu gerçeği görmek için sadece Varlık Fonu ve on milyarlarca dolarlık sermayeye teşvik programlarına yakından bakmak bile yeterli olacaktır.

“Millet İttifakı”nı oluşturan partiler ayyuka çıkmış yolsuzluklar karşısında göstermelik, lafzi itirazların dışında hesap sormaya yönelik ciddi bir girişimde bulunmamıştır. Mevcut düzeni rahatsız etmeme tutumu öne çıkmıştır.

24 Haziran seçimleri öncesi vaat yarışına giren her iki sermaye bloğu da emperyalizmin ve tekellerin egemenliğine karşı en küçük bir itirazda dahi bulunmamakta; tersine bu düzenin istikrar içinde sürdürülmesini en iyi kendilerinin sağlayacağını savunmaktadır.  

Oysa, halkın tam egemenliği ve acil taleplerinin gerçekleşmesinin önündeki başlıca engel emperyalizm ve tekellerin ekonomik ve politik hakimiyetidir. Bu egemenlik yıkılmadan ne demokratik hak ve özgürlükler eksiksiz olarak kazanılıp güvence altına alınabilir ne de halkın acil talepleri yerine getirilebilir.

PARTİMİZİN ‘DEMOKRATİK İTTİFAK’ ÇAĞRISI

Partimiz, emperyalizmin ve tekellerin egemenliğini sürdürmeyi savunan bu iki blok karşısında, halkın tam egemenliğine dayanan bir politik düzeni kurmaya hizmet edecek ve belli başlı acil talepler etrafında oluşturulacak bir “Demokratik İttifak” ve ortak aday ile seçimlere katılmayı savunmuştur.

Bunun için başta Birleşik Haziran Hareketi (BHH) ve HDP olmak üzere emekten, barıştan ve demokrasiden yana olduğunu söyleyen güçlere açık çağrı yapmıştır.  Partimizin bu yönlü çağrıları başta BHH ve HDP olmak üzere muhataplarımız tarafından siyasal koşulların aciliyetine ve tarihselliğine hiç de denk düşmeyecek gerekçelerle karşılık bulmamıştır. Partimizin bütün çabalarına karşın, işçi sınıfı başta olmak üzere sömürülen, ezilen, türlü baskı ve ayrımcılığa uğrayan halk kitlelerinin çıkarlarının savunucusu olacak, güven veren, güçlü ve etkili bir seçim ittifakı oluşturulamamıştır.

Sorumluluk büyüktür. Çünkü ancak böyle bir ittifak işçi sınıfı, emekçiler, ezilen ulus, cinsiyet ve inanç gruplarının acil taleplerini savunabilir;  emperyalizme, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin egemenliğine karşı halkın tam egemenliğine yönelebilirdi. 

Öte yandan anti-demokratik seçim yasası ve siyasi partiler yasasıyla, bu yasaların keyfi şekilde uygulanması nedeniyle partimiz, işçi sınıfının partisi olarak Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerine kendi adayları ile katılamıyor. 

HALK EGEMENLİĞİ VE HALK DEMOKRASİSİ 

Gerek bu durum gerekse demokratik bir ittifakın oluşmaması, bütün milliyetlerden işçi sınıfı başta olmak üzere sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin 24 Haziran seçimlerinde birleşik ve güçlü bir seçeneğinin çıkmamasına neden oldu.

Ancak partimiz bu olumsuz tablo karşısında da edilgen kalmayacak, 24 Haziran’da “tek adam tek parti yönetiminin” kaybetmesi için üzerine düşeni yapacaktır. Bütün zorluklara rağmen işçi sınıfının bağımsız politik örgütü olarak engelleri aşmak için çalışacak, 24 Haziran’da ve sonrasında da emekten, barıştan ve demokrasiden yana olan güçlerin ortak mücadelesini ilerletmek için çaba sarf etmeye devam edecektir.
Türkiye tepeden tırnağa demokratik bir ülke olmalıdır. Bu ise ancak, halkın mutlak egemenliğine dayanan bir halk demokrasisinin kurulmasıyla gerçekleşebilir. 

Yukarıda belirtilen nedenlerle 24 Haziran seçimlerine “Demokratik ittifak” veya parti olarak katılamayan işçi ve emekçilere çağrımız halk demokrasisine giden yolda,

  • 1 - Partimizin devrimci programı etrafında birleşerek örgütlü olarak mücadele etmeleri,
  • 2 - 24 Haziran’da “tek adam rejimi”ne geçit vermemeleridir. 

Emek Partisi, ülkenin tüm zenginliğini elinde tutan bir avuç sömürücü, tekelci patron sınıfı ve büyük toprak sahipleri karşısında milyonlarca işçi ve emekçinin partisidir. Sömürünün ve savaşların olmadığı, eşit, adil ve insanca bir yaşamın egemen olduğu, gerçek bir demokrasiye ve özgürlüğe ancak işçi sınıfının ve emekçi halk kitlelerinin kendi partisi etrafında kenetlenip vereceği mücadeleyle ulaşılabilir. Bunun ilk adımı emperyalizmin ve tekellerin politik egemenliğinin yıkılması ve halk iktidarının kurulmasıdır. Bu nedenle partimiz, sadece “tek adam tek parti rejimine” karşı olmakla kalmıyor, diğer muhalefet partilerinden farklı olarak halkın mutlak egemenliğine dayanan bir politik sistem ve devlet düzeninin kurulmasını savunuyor.

Böyle bir politik sistemin, toplum ve devlet düzeninin asgari ve vazgeçilmez temel ilkeleri şunlardır:

  • 1. Halkın seçtiği temsilcilerden oluşan bir kurucu meclis tarafından halkın en geniş katılımıyla hazırlanan ve halk onayına sunulan, halkın mutlak egemenliği ve iktidarını, demokratik hak ve özgürlükleri güvence altına alan anayasa temelinde yeni bir devlet düzeninin kurulması.
  • a - Halk tarafından seçilen temsilcilerden oluşan, tüm yönetim erklerini elinde toplayan ve devletin en yüksek egemenlik kurumu olarak çalışan bir halk meclisi.
  • b - Devletçe atanmış bütün yerel makamların kaldırılması, tüm bölgesel ve yerel yönetimlerin, her kademede halk tarafından seçilen temsilcilerden oluşan meclislerin elinde toplanması.
  • c - Seçilmiş temsilci, vekil ve görevlilere ödenen ücretlerin, kalifiye işçi ücretlerinin ortalamasını aşmayacak şekilde sınırlandırılması. Seçilmiş temsilcilerin yargılanabilmesi ve seçmenlere seçtikleri temsilci ve görevlileri görevden alma hakkı.
  • d - 18 yaşına giren herkese seçme, tüm meclis ve yönetim organlarına seçilme hakkı. Eşit, tek dereceli, gizli oy, açık sayım ve nispi temsil esaslarına dayanan serbest seçimler.
  • e - Sadece seçimden seçime oy kullanmaktan ve biçimsellikten kurtulmuş, halkların bütün karar alma süreçlerine katılabildiği bir halk demokrasisi. Bütün iletişim araç ve olanakları kullanılarak halk iradesinin her adımda yeniden teşekkülü ve bu iradenin meclislere kesintisiz yansımasına zemin oluşturacak bir özgürlük ortamı.
  • f - Her türden bürokrasiye karşı kesintisiz bir mücadelenin yürütüleceği, işçi sınıfı ve emekçilerin devleti ve toplumu denetlemeyi ve yönetmeyi öğreneceği yeni bir toplumsal politik düzen.
  • 2. Yargıçların halk tarafından seçilmesi, halk mahkemesi, halk jürisi sistemi ve halkın bilgi ve denetimine açık yargı. Halka, yargıçları görevden alma hakkı.
  • 3. Başta toplum ve aile içinde kadın-erkek eşitliği olmak üzere, yaşamın bütün alanlarında yurttaşlar arasında ayrımsız bir hak eşitliği. Konut ve kişi dokunulmazlığı. 
  • 4 - Her yurttaşa devlet yönetimi ve bilgilerine kolayca ulaşma ve bir üst makama başvurmaksızın her memuru mahkeme önünde dava etme hakkı. Kamu kurumlarının elindeki nüfus sayım, işsizlik, bütçe, enflasyon vb. tüm verilerin herkes tarafından ulaşılabilir, parasız kullanılabilir, açık veri standartlarına uygun olarak yeniden yayınlanması.
  • 5. Tüm dolaylı vergilerin kaldırılması, asgari ücretin vergi dışı tutulması. Özel ve tüzel kişiler için artan oranlı gelir ve veraset vergisi.
  • 6. Düşünce ve ifade özgürlüğüyle basın ve haberleşme özgürlüğünün, toplantı, gösteri ve yürüyüş hakkının önündeki tüm yasal ve kurumsal engellerin kaldırılması. İşçi ve emekçilere sınırsız sendikal, siyasal örgütlenme ve grev hakkı.
  • 7. Ülkenin çok uluslu bir ülke olduğu resmen ilan edilerek tüm ulusal baskı ve ayrıcalıkların kaldırılması. Bütün uluslar ve ulusal topluluklarla diller arasında tam hak eşitliği. Başta Kürt ulusu olmak üzere bütün uluslara ayrı devlet kurma hakkı dahil kendi kaderini tayin hakkı. Zorunlu tek devlet dili uygulamasının kaldırılması. Bütün uluslara ve ulusal topluluklara kamu hizmetlerinden anadilinde yararlanma hakkı.
  • 8. Gerçek bir laiklik için dinin devletten ayrılması. Dinin kişiye özel bir alan olduğunun ilanı. Eğitim alanındakiler dahil devletin tüm dinsel kurumlarının feshi, dini kurumlar ve cemaatlerin devlet tarafından finansmanına son verilerek dinsel alanın bütünüyle inananlara terk edilmesi. Dinin siyasallaşmasının önlenmesi. Din ve eğitimin bütünüyle ayrılması; zorunlu din eğitiminin kaldırılması, müfredatın dini içeriğinden ayıklanması. Devletin bütün din, mezhep ve inanç toplulukları karşısında yansızlığına dayanan, inanma ve inanmama hakkını kapsayan gerçek bir inanç özgürlüğü.
  • 9. Irkçı, faşist örgütlenmelerin yasaklanması. MİT, Kontrgerilla, Özel Kuvvetler, polis, koruculuk ve her tür dinleme-izleme örgüt ve aygıtlarının ve çeşitli bürokratik, siyasal çevrelerde kamufle olmuş faşist, provokatif çetelerin dağıtılması. Halka karşı suç işlemiş tüm faillerin halka açık yargılanması. Tüm gizli devlet arşivleri açıklanarak, mağdurlara tazminat ödenmesi.
  • 10. Ülke savunması ve iç güvenliğin halkın gücüne dayanılarak sağlanması ve ordunun bu temelde yeniden örgütlenmesi. 
  • 11. Okul öncesi ve üniversite dahil bütün eğitimin kamu hizmeti olarak yeniden örgütlenmesi. Her düzeydeki özel eğitim kurumlarının kamuya devri. İlköğretimden üniversiteye tüm okul giriş sınavlarının kaldırılması. Eğitimin her kademede parasız, bilimsel ve laik olması. Ülkedeki ulusal farklılıkları dikkate alan, bilim ve sanatı yeni kuşakların eğitiminin ve gelişmesinin temeli sayan, ırkçı, dinci ve cinsiyetçi olmayan temel bir müfredat. Eğitim kurumlarına ve olanaklara erişimde eşitlik.
  • a -Yeterli sayıda parasız kreş ve anaokulu. Kız ve erkek her çocuk için 12 yıllık zorunlu temel eğitim. Bütün çocukların beslenme, ders araç-gereç ve ulaşım giderlerinin devlet tarafından karşılanması. İsteyen her çocuğa, eğilim gösterdiği her ortaöğrenim kurumuna girebilme hakkı.
  • b- Başta gençler olmak üzere, herkese yüksek öğrenim ve üniversite eğitimi olanağı. YÖK benzeri kurum ve yasaların iptali. Özerk, bilimsel ve demokratik bir üniversite. Üniversite ve yüksek okulların, bileşenlerinin seçtikleri kurullar tarafından yönetilmesi. Öğrenci örgütlerinin, sağlanan ödenekleriyle birlikte yönetimlerden ayrı örgütlenmesi. İhtiyacı olan her üniversiteliye burs, parasız barınma, ulaşım ve yeterli beslenme.
  • 12. Halk ve kişi sağlığının dokunulmaz bir yurttaşlık hakkı ve parasız bir kamu hizmeti olduğunun açıktan ilanı. Hastanelerin özelleştirilmesinin durdurulması, özel sağlık kurumlarının kamuya devri. Tüm koruyucu, birinci basamak ve hastane sağlık hizmetlerinin ayrımsız, parasız, kolay ulaşılır olması. Sağlık kurumlarının yeterli sayıda personel, donanım ve tıbbi malzemeyle nitelikli hizmet verecek şekilde yeniden örgütlenmesi.

‘TEK ADAM REJİMİ’NE GEÇİT YOK, OY’LAR HDP’YE

24 Haziran’da acil siyasi görev “tek adam rejimi”ne geçit vermemektir. “Cumhur İttifakı”nın sandıktan kazanarak çıkması demokratik hak ve özgürlüklerin son kırıntılarının da yok edilmesi ülkenin tarihsel süreçte oluşturulan demokratik birikiminin tasfiyesi olacaktır. Bunu engellemek için 24 Haziran günü sandıklara gidip oy kullanmak gerekir. Seçime, ülke ve devletin nasıl ve hangi biçimlerle (hükümet etme) yönetileceğine dair farklılaşmaya bağlı olarak oluşan güçlerin yanında ayrı bir mihrak olarak katılacak üçüncü başlıca güç olarak HDP vardır. 

Farklı yöndeki tüm açıklamalarına karşın HDP dün olduğu gibi bugün de, halkın tam egemenliğini ve başta demokratik hak ve özgürlükler olmak üzere acil ekonomik ve politik taleplerini temel alan bir platformda birleşebilecek tüm güçleri birleştiren bir parti olmadı. Seçimlere de bu temelde birleşmiş güçlerin bir ittifak partisi olarak katılmamaktadır. Ancak o, seçime katılan belli başlı güçler içinde, gerek demokrasi gerekse halkın acil ekonomik ve politik talepleri karşısında farklı bir pozisyonda da bulunmaktadır.

HDP’yi barajı geçemeyecek bir biçimde zayıflatmak için uğraşan Erdoğan ve ortağı Bahçeli bu partinin üzerine çoktan beri yapıştırdıkları terörist etiketini seçim sürecinde de perçinlemeye çalışmaktadır. Bu uğraş boşuna değildir. Çünkü HDP’nin barajı geçmesi demek AKP’nin 60-70 milletvekili daha az alması demektir. Ki, bu durum tek adam rejimini engellemek ve/veya geriletmek bakımından son derece kritik önemdedir. Diğer yandan Kürt sorununun yeniden barışçıl bir çözüm sürecine girebilmesi açısından da Kürt halkının siyasi temsilcilerinin mecliste bulunmaları oldukça önemlidir.

“Büyüğünden”, küçüğüne sermaye partilerinin bloklaşarak seçimlere gitmesi nedeniyle yüzde 10 seçim barajı bir “Demokles kılıcı” misali yalnızca HDP’nin başı üzerinde sallanmaktadır. Bütün bu nedenlerle tüm emekçileri, halkın gerçek egemenliği, tekelci kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması, gerçek bir demokrasi, laiklik ve barış için kendi partisi olan Emek Partisi’nde örgütlenmeye ve mücadele etmeye; tek adam rejimini engellemek için Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’a, Meclis seçimlerinde ise HDP’ye oy vermeye çağırıyoruz.

Bütün devrimci, demokrat parti ve örgütleri de benzer bir tutum almaya çağırıyoruz. “Yetmez ama, hayır” diyerek boş oy kullanmak veya boykot tutumu “Cumhur İttifakı”nın işine yarayacak, oy oranlarını yükselmesine hizmet edecektir. “Sol her yerde kendi Hayır’ını örgütlüyor” tutumu ise “Millet İttifakı” ve Cumhurbaşkanı adaylarına oy vermeye kapı aralayacaktır.

24 HAZİRAN VE SONRASINDA DA MÜCADELE SÜRECEK

24 Haziran seçimleri kimi kesimlerin dillendirdikleri biçimde “olmak, ya da olmamak” türünden bir milat olmayacak; gerici güç odakları ve partileri arasındaki bugünkü mevcut güçler ilişkisinde köklü değişikliklere yol açmayacaktır. 24 Haziran sonrası her bakımdan politik istikrarsızlık öğelerinin daha da biriktiği bir dönem olacaktır. Hakim sınıflar arasındaki çelişkiler ve parçalanma yeni biçimler ve unsurlar kazanarak sürecek ve bu durum burjuva diktatörlüğü cephesinde yeni gedikler açacaktır. 

Parti olarak seçimlere katılamayan EMEP 24 Haziran seçimlerinde başta işyerleri, OSB’leri, hizmet ve eğitim kurumları, emekçi semtlerindeki işçi ve emekçiler arasında olmak üzere toplumsal yaşamın bütün alanlarında “tek adam tek parti rejimi” ve faşizmin inşasının engellenmesi için mücadele edecek, emekçilerin ve halklarımızın acil taleplerinin sözcüsü ve kararlı savunucusu olacaktır. 16 Nisan gecesi herkes YSK’nın anti demokratik kararıyla referandum sonucunun şaibeli hale geldiğini tartışırken Cumhurbaşkanı Erdoğan “geçmiş olsun, ‘atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti” demiştir. 

EMEP 24 Haziran’da, 16 Nisan Referandumu benzeri durum ve sonuçların yaşanmaması için “seçim ve sandık güvenliğini” sağlamak noktasında bütün güçlerini seferber edecek, olası olumsuz gelişmeler karşısında halkımızın demokratik tepkisini örgütlemek için üzerine düşeni yapacaktır. (HABER MERKEZİ)

 

Son Düzenlenme Tarihi: 26 Mayıs 2018 11:14
www.evrensel.net
ETİKETLER EMEPerken seçim