'İktidardaki mağdur' kalabilmek için sürekli bir düşmana ihtiyaç var

Fotoğraf: Evrensel

'İktidardaki mağdur' kalabilmek için sürekli bir düşmana ihtiyaç var

Prof. Dr. Ayşen Uysal: Sadece kendi tabanına haklar bahşeden bir anlayışla karşı karşıyayız.

ABD Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasını protesto eden Filistinlilere yönelik İsrail saldırıları, seçime kilitlenen iç siyasetin önemli gündem maddelerinden birini teşkil etti. Muhalefet cephesi, cuma günü İstanbul Yenikapı’da, dün de Diyarbakır’da Filistin’e destek mitingleri düzenleyen AKP’ye “İsrail katliamını seçim için kullanma” eleştirisini yöneltirken, mitinglere katılımın beklenenden zayıf olması, gösterilen sert tepkilerin icraata dökülmemesi, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın hareket alanını daraltan faktörler arasında sayıldı.

Geçtiğimiz haftanın, seçimle ilişkilendirilen bir diğer başlığı da Bahçeli’nin af çıkışı oldu. Erdoğan’ın “gündemimizde yok” demesine rağmen ısrarını sürdüren Bahçeli’nin tavrından duyulan rahatsızlık, AKP cephesinde hatırı sayılır köşeye konu oldu.

Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ayşen Uysal’la, gündemin bu iki ana tartışma başlığını ve elbette Türkiye’nin kader seçimini konuştuk.

OHAL, KHK’ler, seçim yasasını değiştirilmesi, medya gücü gibi tüm “olanaklara” rağmen iktidar bloğunun seçimden zaferle çıkma konusundaki endişelerine ne yol açıyor? Erdoğan neden iddiasız bir manifestoyla seçmen karşısına çıktı? “Sistemin önünün tıkanmasına izin vermeyiz” sözleri ne anlama geliyor? Muhalefetin seçim performansı nasıl?

Ayşen Uysal yanıtladı.

Barış bildirisini imzaladığı gerekçesiyle açılan soruşturma sonrasında geçtiğimiz yıl Dokuz Eylül Üniversitesi’ndeki görevinden açığa alınan, pasaportuna el konulan Uysal, “Particiler, Türkiye’de Partiler ve Sosyal Ağların İnşası” ve “Sokakta Siyaset” kitaplarının da yazarı.

AKP’nin Kudüs mitingleriyle başlayalım. Filistin’in seçim malzemesi kılınacağı söyleniyor ama İsrail’e dönük sert tepkilerin ‘sözde’ kalması, askeri ve ticari anlaşmaların iptali yönünde adımlar atılmaması, bugün Erdoğan-AKP açısından aşılabilir bir çelişki midir?

Filistin’e destek protestoları Türkiye’de homojen bir kitleye sahip değil. Her ne kadar İslami kesimler ağırlıkta görünüyorsa da, sol da dahil olmak üzere protestoların oldukça heterojen bir katılımcı profili var. Filistin meselesi, politik yelpazenin çok farklı kesimlerini aynı eylemde bir araya getirmiyor, ayrı eylemler düzenliyorlar ancak Türkiye’de, aynı mesele etrafında çok farklı kesimlerin protesto eylemleri düzenlediği çok az meseleden birini oluşturuyor. Diğer taraftan burada devletin sokağı maniple etmesi gibi bir durum söz konusu. Bu, AKP dönemine özgü bir şey değil, 90’larda da devlet destekli eylemler düzenleniyordu. Örneğin PKK’yi telin mitinglerinde, yine Gezi döneminde ve daha yakın dönem açısından 15 Temmuz ertesinde yapılan demokrasi mitinglerinde bunu görüyoruz. Yani çağrıcısının iktidar olduğu, bizzat devletin olduğu eylemler söz konusu Türkiye’de. İstanbul ve Diyarbakır mitinglerinin çağrısı da bizzat iktidar tarafından yapılıyor. Önümüz seçim. Kitleleri mobilize etmek, kendi seçmen tabanını bu çerçevede konsolide etmek, bir arada tutmak için iktidar aynı zamanda bu durumdan seçime yönelik bir fırsat çıkardı. Çünkü biliyoruz ki, özellikle dış politikada, ekonomide izlediği politikalar bakımından AKP tam bir çıkmaz içine girmiş durumda. Başka bir meseleyi öne çıkararak bunları tali kılmak gibi bir fırsat eline geçmiş oluyor. Bunu değerlendirmeye çalıştığını düşünüyorum bu eylem çağrılarıyla.

İsrail konusunda bugüne kadar izlenen siyasetin sözlü tepki göstermenin ötesine geçmemesi, fırsata dönüştürme imkanını daraltır mı?

Fırsata dönüştürme isteği var ancak bunun sağlanıp sağlanamaması ayrı bir tartışma. Çok yeterli olacak gibi görünmüyor. Çünkü her alanda çıkmaza girmiş durumda AKP iktidarı. Her ne kadar İsrail aleyhine devletin en üst düzeyinden çok zehir zemberek açıklamalar yapılsa da, özellikle ticari ilişkileri koparma noktasına gidemiyor söz konusu çıkışlar. Bu önemli bir çelişki ancak Türkiye’nin ekonomik olarak dışa bağımlı bir ülke olduğu düşünülürse, dış ticareti yolunda tutmak çok önemli AKP için. Ayrıca, siyasi yelpazenin farklı noktalarında yer alan siyasi parti ve örgütlenmelerin gösterdiği tepkiler de AKP’nin bunu tam anlamıyla fırsata çevirmesine engel oluşturuyor, zira meseleyi tekeline alamıyor.

İç ve dış politikada ve elbette bunlara bağlı olarak ekonomideki sıkışmışlığı, ‘Türkiye’nin yükselişini çekemeyen dış ve iç düşmanlar’a bağlayan argümanın işlevselliği açısından nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Dış düşmanlar, onunla ilişkili olan iç düşmanlar vurgusu başta Erdoğan olmak üzere iktidarın söylemlerinde çok yer etmiş kavramlar. Açıklanan seçim manifestosunda da bunun altının yeniden çizildiğini görüyoruz. Yine, 1071’den itibaren tarihsel bir süreklilik anlatısı içinde “altın çağa” gönderme yapılıyor. Özellikle de “büyük” Osmanlı İmparatorluğu’na. Bütün milliyetçi ideolojiler, özellikle yayılmacı milliyetçilik bir altın çağa gönderme yapar. Hep geçmişte tekrar dönülmesi gereken bir dönem vurgusu söz konusudur. O çerçevede de sürekli kahramanlıklar, kendi kahramanlıklarını bu tarihsel süreklilikle ilişkilendirme çabası karşımıza çıkar. Yine bu tür rejimlerde millet vurgusu çok ön plandadır. Bu tür rejimler aynı zamanda “biz ve onlar” ayırımını körükleyici bir söyleme dayanır. Sürekli bir düşman algısıyla meşruiyetini sağlamak gibi bir kaygı vardır. Kendi kahramanlıklarını ön plana çıkarma ve tarihle ilişkilendirme; ağırlıkla 15 Temmuz’u ama Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı operasyonlarını da kahramanlık hikayeleri olarak işleme ve tabii şehitler üzerinden kurulan milli mitler vurguları... Bunlar, AKP’nin yeni bir ulus devlet tarih yazımına soyunduğunu gösteriyor. Bu anlatının karşısında bir düşman yaratma meselesi bu noktada işlevsel. Nitekim seçim manifestosunda düşman olarak işaret edilenler ve onların içerideki uzantıları Gezi ile başlıyor, 17-25 Aralık, 6-8 Ekim olaylarıyla sürüyor. Erdoğan’ın 6-8 Ekim’i hatırlatırken kullandığı ifade önemli. Diyor ki, “6-8 Ekim olaylarında kalleşçe katledilen Yasinler bizdik!” Ben bu ifadeden hareketle AKP Genel Başkanını, “iktidardaki mağdur” diye tanımlayacağım. Çünkü aslında bu dil devlet şiddetine maruz kalanların dilidir. İktidardaki birinin bu dili kullanmış olması, tam anlamıyla bir çelişkiyi yansıtır. Söz konusu cümle bence iktidarın hem stratejilerini, hem içinde bulunduğu durumu anlayabilmek açısından çok önemli.

İslami terminolojinin, dolayısıyla AKP’nin kullandığı millet kavramı, ‘hor görülen muhafazakar kitlelerin mağdurluğu’nu işaret etti. Mağdurluk dili bu açıdan sürdürülebilir mi peki? Millet tanımının altı bugün nasıl dolduruluyor?

Millet kavramına vatandaş olanlarla olmayanların ayırımı üzerinden de bakabiliriz. Millet tanımı içinde yer alanlarla almayanlar ayırımının kendisi aslında Türkiye’de bir yönetme biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Özal döneminden beri gördüğümüz ama Erdoğan’la birlikte daha da keskinleşen bir ayrım. Nitekim özellikle 15 Temmuz ertesinde millet tanımı içinde yer alanlarla almayanları karşı karşıya getirme, kutuplaştırma üzerinden ülkeyi yönetme daha belirgin hale geldi. Bizden olanlarla olmayanlar ayırımı sınıfsal bir ayrışma üzerinden şekillenmiyor. Muhafazakar emekçiler de yer alabilir millet tanımı içinde, iş insanları da yer alabilir. Dolayısıyla bugün “millet eşittir yandaş” biçiminde tanımlanır hale gelmiş durumda.

24 Haziran’ı almayı varlık yokluk olarak gören iktidarın halkın karşısına iddiasız, ikna edicilikten uzak ve çelişkili bulunan bir metinle çıkmasına yorumunuz ne?

Tabii 2002’den beri ülkeyi yönetince yeni söylemlerle seçmenin karşısına çıkmak zor! Bu bütün iktidarlar için böyle. O nedenle manifestoda ‘yeni bir yolun başındayız’ vurgusu önemli bir ifade olarak karşımıza çıkıyor. Yeni bir başlangıç inşa etmeye çalışıyor Erdoğan, ama onu inşa etmek bu kadar uzun süredir iktidarda olan bir parti ve cumhurbaşkanı için çok kolay değil. Manifestoda en başarısız olduğu üç alana dair söz söylemeye çalışıyor. Dış politika, ekonomi ve adalet. Dış politikada tam anlamıyla çuvallanılmış, ekonomi büyük bir krize doğru gidiyor ve her türlü hukuksuzluk egemen hale gelmiş... Zaten seçim manifestosunun iddiasız kalmasının da en temel nedenlerinden biri bu en başarısız oldukları alanlardan giriş yapmış olmaları. Onun dışında güçlü Türkiye vurgusu yapılıyor ama güçlü Türkiye’den kastedilen yerli silah, tank üretmek. Yani devletin şiddet uygulayan sağ elinin güçlendirildiği bir Türkiye bu. Oysa devlet tartışmalarında şunun altı netlikle çizilir: Savunması güçlü olan değil, sosyal yönü güçlü (devletin sol eli) olan devlet güçlüdür. Bu vurgunun arkasında sürekli bir savaş haliyle içerdeki tabanın konsolide edebileceğine dair bir inanç yatıyor olsa gerek.

Demokrasinin geliştirileceği sözü de dikkat çekiciydi...

Evet, demokrasi ve adaletin çöktüğü bir ülkede “baskıdan azade siyaset sözü veren adaletin partisiyiz’ diyor Erdoğan. Adaletin hiç işlemediği, baskının doruğa çıktığı, bunca gazeteci ve siyasetçinin cezaevinde olduğu bir ülkede baskıdan azade siyaset sözü vermek, vatandaşının aklıyla dalga geçmek anlamına gelir.

Bir de “Oylarınızı nasıl emanet bildiysek, bireysel özgürlükleriniz de emanetimizdir” vurgusu yapıldı ki bu gerçekten biraz siyaset felsefesi bilenler açısından dehşet bir cümledir. Bu tam da ceberrut devlete gönderme yapan bir ifadedir. Yine, “Bölücü olmayan tüm fikirlerin özgürce yayılması ve örgütlenmesi devletimizin güvencesi altındadır” deniyor. Bölücünün tanımı o kadar muğlak ki, muhalif olan her düşünce bölücü sayılıyor zaten. Manifesto da gösteriyor ki, sadece kendi tabanına haklar bahşeden bir anlayışla karşı karşıyayız.

İNSANLARA ÖNCE DEĞİŞEBİLECEĞİNE DAİR İNANCI AŞILAMAK GEREKİYOR

Tek adam tek parti rejiminin resmiyet kazanacağı 24 Haziran sıradan bir seçim değil. Dolayısıyla olağanüstü bir seçime, olağanüstü koşullarda giriyoruz. Peki, muhalefetin söylemi buna denk gelen bir söylem mi? İki anahtar, borçları silmek, işsizlere iş bulana kadar maaş, asgari ücretin yükseltilmesi gibi ekonomi ağırlıklı vaatlerin öne çıkıyor olması, olağandışılığı olağanlaştırıyor eleştirilerine katılır mısınız?

Elbette OHAL koşullarında seçim filan yapılamaz, yapılırsa da bunun adı seçim olmaz. Ayrıca seçim yasası değişmiş, getirilen yeni düzenlemeler seçim güvenliğine ciddi bir tehdit oluşturuyor, yanı sıra OHAL süresince Türkiye’de akla hayale gelmeyecek durumlar yaşanmış, insanlar işlerinden olmuş, barış dediği için tutuklanmış, haklarından olmuş, pasaportlarından olmuş... Tüm bunlar normal bir seçimden söz edemeyeceğimizi zaten gösteriyor. Fakat adalet vurgusu yapan, bu taleple uzun bir yürüyüş gerçekleştiren CHP bile söylemini büyük ölçüde ekonomi üzerine kuruyor. Çünkü Türkiye’de ancak ekonomik koşullar bir iktidarı yerinden eder ve ancak ciddi ekonomik programı olan bir parti iktidara gelebilir gibi bir algı var. Sanırım bu anlayışla hareket ediyorlar. Tabii ki ekonomik kriz büyük bir problem ama o kadar hak ve özgürlükler tırpanlanmışken, insanlar acı çekiyorken söylemlerde ekonomiyi ön plana çıkarmak önemli bir hata gibi geliyor bana.

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, iktidarın yapıp ettiklerinden ziyade, muhalefetin performansının ve söyleminin ikna ediciliğinin önemine işaret ediyor. Ekonomi vaatleri inandırıcı mı?

Ekonomik vaatler başka projelerle, söylemlerle desteklenmezse yeterince inandırıcı olmayabilir. Kaldı ki Türkiye’de değişimden korkan önemli bir kitle var. Bunu şu anlamda söylüyorum, şöyle bir fikir egemendir seçmende: “O gelse ne yapacak ki, en azından bunları biliyoruz, devam etsin!” Bütün bunlardan daha önemli olan bir diğer nokta da muhalefetin sesini ne kadar duyurabildiği. İktidardan başkasını dinleyemeyen ve dinlemeyen önemli bir seçmen kitlesi olduğunu unutmamak lazım.

Bunu çok taze bir veriyle destekleyelim. Yine KONDA’nın yaptığı araştırmaya göre, AKP seçmenin yüzde 80’i haberi internetten almıyor. A Haber, ATV ve TRT izliyor.

Evet, zaten bu iktidarın elindeki en büyük güç. Her şeyin çok güllük güllistanlık sunulduğu, dış düşmanlar ve içerideki kollarının saldırılarına karşı tek vücut olmamız gerektiği anlayışının her an yayıldığı bir medya sistemi var artık. Kaldı ki, medyadaki bu tekelleşme sağlanmadan önce de durum pek farklı değildi. Medyanın mevcut durumu çok önem arz ediyor çünkü sürekli bu televizyon kanallarını izleyenlerin Türkiye’de kim hak ihlaline uğruyor, kim aç kalıyor, kimin hayatı darmadağın olmuş haberdar olması pek mümkün değil. Yine, ağırlıkla gençlerin kullandığı sosyal medya kullanım oranı Türkiye nüfusuna oranla çok düşük. Bu nedenle sosyal medyayı alternatif bilgiye ulaşma mecrası olarak düşünmek çok iyimser bir bakış.

Bu bağlamda, sosyal medya üzerinden yaygınlaşan ‘tamam’, ‘sıkıldık’ ifadelerinin yarattığı dinamizmi de soralım. AKP kurmayları duyulan rahatsızlığı açık etmekle birlikte, ‘Önemli olan twitter’da değil, sandıkta birinci çıkmak’ dediler! Yakalanan ivmenin sokağa, sandığa taşınması için nasıl bir strateji izlenmeli?

Önce şunu söylemek gerekiyor, iktidar Gezi’deki “orantısız zeka” göndermelerinden çok rahatsız olmuştu ve her vesileyle onun “intikamını” almaya çalıştı. Buna çok kinlendiler. ‘Tamam’ ve ‘sıkıldık’ meselesinde de benzer bir durum ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı’nın konuşması esnasında kullandığı kelimelerden sosyal medyada da olsa bir mobilizasyon, bir kitle seferberliği çıkarmak iktidarın moralini bozan birkaç gelişmeden biri oldu. Seçim tarihi açıklanana kadar büyük çoğunluk siyaset konuşmuyordu, konuşmaya korkuyordu, sosyal medya hesaplarını kapatmışlardı, ama seçim tarihinin açıklanmasıyla birlikte birçok hesabın aktif hale geldiğini fark ediyorum. İnsanlar her yerde siyaset konuşmaya başladılar. Hazır korku bulutları dağılmışken ve bir umut da yeşermişken -umut ve cesaret çok önemli çünkü birtakım değişiklikleri sağlayabilmek için- bunun yeniden gerilememesini sağlayacak farklı yöntemler geliştirmek gerekiyor. Yani sokağı fetişleştirmemek gerekiyor, olabiliyorsa tabii ki zorlanabilir, ama insanlar hazır o korkuyu üzerlerinden atmaya başlamışken, bunu daha teşvik edici yöntemler üzerine düşünmek gerekiyor. Bu anlamda HDP’nin seçim bildirgesinde önemli ipuçları olduğunu düşünüyorum çünkü bireyleri mobilize eden, bireyi cesaretlendiren bir bildirge olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda bildirgedeki üç sesleniş önemli; “Ses ol ki her şey seninle değişsin”, “Senle değişir”, “İnanın yapalım!” Yani böyle bir korku ortamında insanlara önce bir şeylerin değişebileceğine dair inancı aşılamak gerekiyor.

İSTİKRAR VURGUSU BU KEZ ELİ SOPALI YAPILIYOR

Erdoğan’ın “Sistemi tıkayacak herhangi bir gelişmeye izin vermeyiz. Bunun için A, B, C planlarımız var" sözlerini nasıl okudunuz? Bu açıklamasıyla Erdoğan, “seçimi kaybetse de gitmez” görüşünü güçlendirmiş mi oldu?

Bu aba altından sopa göstermektir. Daha önceki seçim dönemlerinde de yaptığı istikrar vurgusunu bu sefer elinde sopa ile yapmaya çalışıyor. 7 Haziran’da tek başına iktidar kurma çoğunluğunu kaybettiği halde, hükümet kurma girişimlerini engellemesi söz konusuydu. Bunda başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin de payı var tabii. Toplumsal hafızası çok zayıf olan bir topluma oldukça yakın bir dönemi sopa olarak gösteriyor.

Bugün muhalefet aynı yerde mi duruyor peki?

Neyse ki aynı yerde durmuyor. Bu kadar yaşanandan sonra aynı yerde dursaydı, Türkiye’de yaşayan biz yurttaşlar açısından gerçekten her şey çok umutsuz olurdu! CHP, SP ve İyi Parti’nin kurduğu ittifak içinde HDP yok ama AKP’yi iktidardan indirmeye yönelik muhalefette ortak bir hedef var. Yine seçim güvenliği için işbirliği söz konusu. Bunları en geniş anlamda esnek bir ittifak olarak yorumlamak mümkün. Kısacası, muhalefet bloğunun 7 Haziran sonrasındakine benzer bir tutum sergilemeyeceğini düşünüyorum.

TOPARLANMASI ZOR GÖRÜNÜYOR

AKP’de metal yorgunluğu gerekçesiyle başlatılan operasyonların yol açtığı huzursuzluğun, bugün kesinleşecek milletvekili listelerinin ortaya çıkmasıyla birlikte artabileceği söyleniyor. Buna kimi MHP’lilerin açıktan yaptığı “AKP’ye oy yok” çağrılarını da eklediğinizde ne dersiniz, iktidar bloğu cephesindeki gerilim yönetilebilir mi?

Toparlanması çok zor görünüyor. AKP evet, aynı zamanda bir ittifaklar partisi. Farklı kesimler, kanatlar var. Ama bunların önemli bir kısmıyla yollarını ayırdı. “Liberaller” önemli bir vitrindi, onlarla ilişki tamamen kesildi. Perde arkasında ne döndüğünü çok bilmiyoruz ama 17- 25 Aralık’la birlikte cemaatçilerle de yollar ayrılmış gibi görünüyor. Elinde bir tek milliyetçiler kalıyor. Onlara da hem listeleri hem kadroları şekillendirmek için ne oranda yer vereceğini göreceğiz ama Erdoğan’ın başka seçeneği de yok diğer taraftan. Yine, kendi kadrolarının içinde de önemli küskünler var. Bunların önemli bir bölümü de cemaat tartışmaları sonucunda ortaya çıktı. Bu nedenlerle toparlaması oldukça zor görünüyor. Ama şunu da unutmamak gerekir, iktidar dediğimiz şey aynı zamanda çıkarların elde edildiği, pastadan payların dağıtıldığı yerdir. Bu anlamda iktidarda olan parti her daim avantajlı konumdadır. Seçmenler bu çıkarlar çerçevesinde -çok içine sinmese de- etrafında kenetlenebilir. Fakat paylaşımın çok sorunsuz ve iç rahatlığı ile sağlayabileceğini düşünmüyorum.

DEMİRTAŞ UMUT VE CESARETİ DUVARLARIN DIŞINA TAŞIMAYI BAŞARIYOR

HDP ve cezaevinde kampanya yürütmesi beklenen cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, adaletsizlik içinde adaletsizlik durumunu aşabilmesi için nasıl bir strateji izlemeli?

HDP’nin şöyle bir avantajı var, cesaret ve umut aşılayabilmeyi dört duvar arasında bile başarabilen bir cumhurbaşkanı adayı var. Selahattin Demirtaş’ın buradaki rolünü çok önemsemek gerekir. Daha önceki dönemlerde de söz konusuydu ancak bugün Demirtaş tüm ambargoya rağmen içerden umut ve cesaret mesajlarını duvarların dışına taşımayı başarıyor. Evet medya olanakları yok, evet çıkıp miting yapamıyor ama herkesi bir Demirtaş olarak, ama aynı zamanda bizzat kendisi olarak mobilize etmeyi başarma yönünde adımlar atıyor. Bu diğer partilerde olmayan, sadece tabanını değil, geniş kitleleri harekete geçirmeye yönelik bir strateji. Örneğin Batı seçmenini harekete geçirecek bir diğer faktör de, eğer HDP meclise giremezse AKP’nin meclis çoğunluğunu sağlamasının önüne hiçbir şekilde geçilemeyeceği olgusu. O nedenle de Batı seçmeninin bu saikle stratejik oy vererek harekete geçeceğini düşünüyorum.

Muharrem İnce’nin gerek Demirtaş’ın serbest kalması, gerekse Kürt sorununa getirdiği yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Muharrem İnce’nin yaklaşımının seçim süreciyle birlikte başlamadığını belirtmek gerekiyor her şeyden önce. İnce CHP içinde ulusalcı fikirlere yakın biri olarak değerlendirilirdi, ancak dokunulmazlıkların kaldırılması sürecinde bunu eleştirdi ve partisinin aksine kaldırılması için oy kullanmadı. Dolayısıyla şunu net biliyoruz, bu seçim stratejileri çerçevesinde oluşturulmuş bir davranış değil, öncesi var. Ama elbette her partinin yaptığı gibi seçim stratejileri de söz konusu. Demirtaş’ı ziyaret önemli bir adımdı çünkü Kemal Kılıçdaroğlu Selahattin Demirtaş’ı ziyarete gitmeye cesaret edemedi bir dizi faktör nedeniyle. Fakat ince’nin CHP gibi bir yapıya sahip bir partinin cumhurbaşkanı adayı olarak bunu yapması son derece önemli.

BAHÇELİ 'SİYASETİ BİZ ŞEKİLLENDİRİYORUZ' MESAJINI VERİYOR

Siyasetin bir diğer tartışma konusu da Bahçeli’nin af çıkışı. Erdoğan, “gündemimizde böyle bir şey yok” dediği ve Meclis tatil edilmesine rağmen Bahçeli “kahramanlar” olarak nitelediği organize suç liderlerine af talebinin arkasında durmayı sürdürüyor. Geçtiğimiz hafta buna bir de “af çıkmazsa cezaevlerindeki  PKK ve FETÖ’cüler seçime 10 gün kala isyan çıkaracak” tehdidi de eklendi. Bahçeli neden af meselesini kapatmayıp, el yükseltiyor?

Bahçeli’nin daha önce Bülent Arınç’ın yerine getirdiği rolü üstlendiğini düşünüyorum. Yani kamuoyunu hazırlama, önceden dillendirme, eğer çok tepki gelirse AKP sözcülerinin “o bireysel bir açıklama” deyip meseleyi gündemden düşürmesi. Seçim tarihinin açıklanmasında da böyle oldu. Bahçeli, tıpkı ortağı Erdoğan gibi korku iklimi yaratarak kazanmayı hedefliyor.

Bahçeli’nin bu tür çıkışlarla aslıda iktidar kararlarının arkasındaki rehberin kendisi olduğunu, böylelikle AKP üstündeki ideolojik tahakkümünü gösterdiği yorumlarına katılır mısınız?

MHP, son dönemlerde ittifakta yer almasa muhtemelen silinecek bir parti durumunda. Bu tür çıkışlarla kendi tabanına  “güçlüyüz, arkadan giden değiliz, bizzat siyaseti şekillendiriyoruz” mesajını vermek istiyor olabilir. Diğer taraftan önemli bir diğer şey de şu;  AKP’nin kendi içinde de ülkücü hareketten gelen kadroları var. Bu kurulduğundan beri böyleydi. Özellikle dış siyasetin, Ortadoğu politikasının şekillenişine göre kimi zaman parti kadrolarında ülkücü gelenekten gelen yöneticiler ön plana çıktılar, kimi zaman da İslami kökenliler etkili oldu. O nedenle MHP ile yapılan ittifak AKP’ye çok yabancı bir ittifak değil. Ek olarak, 15 Temmuz öncesinden itibaren ciddi oranda milliyetçi kadroların devlet kurumlarına yerleştiğine dair bizzat kurumlarda bulunanlar tarafından dillendirilen tanıklıklar var. Polis akademisi, emniyet teşkilatı başta olmak üzere. Dolayısıyla Bahçeli’nin söyleminin ikili bir işlevi var. Evet, kendi partisine ve seçmen tabanına mesaj veriyor “biz şekillendiriciyiz” diye ama diğer taraftan da bunun kısmi bir gerçekliği de var.

Son Düzenlenme Tarihi: 21 Mayıs 2018 00:47
www.evrensel.net
ETİKETLER Serpil İlgün