Güneşi içenlerin ve yazanların türküsü

Fotoğraflar:<br />
Deniz Gezmiş ve arkadaşları mahkeme salonunda (AA), Bundesarchiv, <br />
Nazım Hikmet Bild 183-14809-0004/Sturm, Horst/Wikimedia Commons (CC BY-SA)

Güneşi içenlerin ve yazanların türküsü

Ercüment Akdeniz, Türkiye gençlik hareketleri bağlamında Nâzım Hikmet  ile Denizlerin kesişme noktalarını yazdı. 

Ercüment AKDENİZ

Haziran 1929...

Nâzım Hikmet, Sovyetler Birliği’nden döneli neredeyse bir yıl olmuştur. Sabiha Sertel ile Mehmed Zekeriya Sertel’in çıkardığı “Resimli Ay” dergisinde düzeltmenlik yapmaktadır. Bu arada yazdığı şiirler, yayımladığı kitaplar giderek ün kazanmaktadır.   

Resimli Ay’ın başlattığı “Putları kırıyoruz” kampanyası, milliyetçi-muhafazakar kalemlerde büyük sarsılmalara yol açmıştır. Cephe açılmıştır bir kez! Abdülhak Hamit ve Mehmet Emin Yurdakul ile çatışan imzasız makaleler gerçekte Nâzım Hikmet’e aittir: Muhafazakar baskı ve kalıplar, toplumsal alanda olduğu kadar, şiir ve edebiyat alanında da kırılmalıdır. Hamdullah Suphi, Yakup Kadri gibi isimler de tartışmaya dahil olunca, polemik iyice kızışır. 

“Putları kırıyoruz” kampanyası sadece aydınlar içinde değil, gençlik içinde de büyük etki sağlamıştır. Bundan rahatsız olan Türk Ocağı üyesi gençler işi Resimli Ay dergisini basmayaca kadar vardıracaklardır. Nâzım gençlerle konuşunca ancak; utanarak ve özür dilenerek bu girişimden vazgeçilecektir. 

Ama saldırılar durmak bilmeyecektir. 8 Temmuz tarihli bildirisinde Türk Ocağı şöyle diyecektir: “Kişisel çıkar ve tutkuları için yabancı fikirlerini utanmadan yayan vatansızlar bilsinler ki nazarımızda yalnız alçak şahsiyetlerdir...” 

Ne var ki baskı ve tehditler sökmeyecektir. Memleketin aydınlarıyla birlikte, Hukuk Talebe Cemiyeti ve Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) de bölünmüştür artık.  

***   

Kasım 1949... 

Bursa Cezaevinden Sultanahmet Cezaevine getirilen Nâzım Hikmet, açlık grevindedir. Vatan Gazetesi Başyazarı Ahmet Emin Yalman, bir süredir Nâzım’ın serbest bırakılmasını isteyen makaleleler yazmaktadır. Makaleler, giderek bir kampanyaya dönüşmüştür. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği (İYTGD) örneğin, kampanyaya 48 bin bildiri basarak ve dağıtarak dahil olmuştur. Bu arada Nâzım’ın durumu ağırlaşmış ve cezaevinde tutsak şair Cerrahpaşa’ya kaldırılmıştır. Vakit, gençlik için daha fazla beklenecek bir vakit değildir. 

Ve İYTGD Cumhurbaşkanına şu telgrafı çekmeye karar verir: 

“Büyük Şair Nâzım Hikmet, misli görülmemiş bir adli hata yüzünden 13 yıldan beri hapiste tutulmaktadır. Memleketimiz ve dünya kamuoyunda teessür ve tepki yaratan bu hale son vermek üzere bir an önce Af Kanununun çıkarılmasını için Büyük Millet Meclisi’ni toplamanızı, bu müddet zarfında da hayati tehlikede olduğundan, Nâzım Hikmet’in cezasının infazının durdurulmasına tavassutunuzu (aracılığınızı) rica ederiz...” 
Ne ki karşı cephe de boş durmayacaktır. 8 Nisan 1950’de bu kez Nâzım’ın bırakılmasına karşı çıkanlar sahne alacaktır. Türk Ocağı, Türk Kültür Çalışmaları Derneği ve Türk Gençlik Teşkilatı affa karşı çıkan bildiriler yayınlayacaklardır.   

Mayıs ayında Nâzım tekrar açlık grevine başlayacaktır. Nâzım’ın annesi Celile Hanım bu duruma daha fazla dayanamayacak, o da Valilik önüne giderek açlık grevine başlayacaktır.

Aynı günlerde, 14 Mayıs seçimlerini kazanan DP iktidar koltuğuna oturmuştur. Fakat öğrenciler Nâzım’ı savunmaktan vazgeçmeyeceklerdir. Laleli Çiçek Palas’ta toplanan öğrenciler “Yaşasın Nazım Hikmet” diye slogan atarlarken; milliyetçi-sağ görüşlü öğrenciler de toplantıyı polis kuşatmasıyla birlikte sabote edeceklerdir. “Kahrolsun komünistler” sloganları atılırken, Nâzım’ı savunan öğrenciler fişlenecek ve toplantıyı organize eden öğrenciler tutuklanacaktır. Dönemin Yeni Sabah Gazetesi örneğin, olayı şöyle yazacaktır: “Komünistlerin yararttığı hadise: Milliyetperver gençler Nâzım Hikmet için toplantı yapan komünistlere iyi bir ders verdiler.”

Nâzım Hikmet, bir süre sonra af yasasından yararlanarak özgürlüğüne kavuşacaktır. Bu af kararında, diğer etkenlerle birlikte elbette Nâzım’a sahip çıkan gençlerin de payı vardır. Fakat linç ikliminin bir karabasan çöktüğü ülkede yaşamak, Nâzım için daha fazla mümkün olmayacaktır. Ömrünün son yıllarını -tarifsiz bir vatan hasretiyle- yaşayacağı SSCB günleri, sadece birkaç gün ötededir.  

***  

Ocak 1962...

Yer Taksim Meydanı.. Sağ çevrelerin güdümündeki gençlik örgütleri, Cumhuriyet, Milliyet, Dünya, Akşam gazetelerini ‘telin’ etmek üzere toplanmışlardır. Okunan basın metninde aynen şu ifadeler yer bulmaktadır:

“Türk bayrakları bu gökte dalgalandığı müddetçe bu topraklarda kızıl emperyalizme ve metodlarına hayat hakkı tanımayacağız. Dün Nâzım Hikmet’i müdafaa edenlerin bugün, ortamı kendi lehlerinde zannederek yaymak istedikleri ideolojiyi her an kahretmeye hazırız ve muktediriz...”
Aynı yıl Rusya’da sürgünde bulunan Nazım Hikmet ise “Hürriyet Kavgası” adlı şiirini kaleme alacaktır:   

Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,
dalga dalga aydınlık oldular,
yürüdüler karanlığın üstüne. 
Meydanları zaptettiler yine.
            Beyazıt’ta şehit düşen 
            silkinip kalktı kabrinden, 
            ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını 
            yıktı Şahmeran’ın mağarasını.
Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar. 
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır. 
Safları sıklaştırın çocuklar, 
bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır. 

Şiir, hem gerici kuşatmaya meydan okumakta hem de 27-28 Nisan 1960 olaylarına gönderme yaparak; gençliğe safları sıklaştırma çağrısı yapmaktadır. Zira Hükümeti protesto eden gençler, polisler tarafından kurşunlanmış ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz kurşun yağmuru altında can vermiştir.  

***

Ekim 1967...

Amerikan 6. Filosunu protesto eden gençler, başlarında Deniz Gezmiş, Gümüşsuyu’ndan Dolmabahçe’ye yürümektedir. Meyhanelerde fink atan Amerikan askerleri, biraz sonra boğazın sularına dökülecektir. 

Kıvılcımı çakan dizeler Nâzım Hikmet’indir, o dizeleri göğe savuransa Deniz Gezmiş:

Akın var akın, güneşe akın 
Güneşi zaptedeceğiz, güneşin zaptı yakın...
“Arkadaşlar Dolmahçeye yürüyoruz. Dolmabahçe’nin zaptı yakın!”  

Deniz’in bir eylem çağrısı olarak okuduğu şiir “Güneşi içenlerin türküsü”dür. 
Nâzım ömrü boyunca linç edilmiş, örselenmiş ve hatta hayata sürgünde veda etmiştir. Ama asla boyun eğmemiştir. Bir lav püskürmesinden önce yazdığı şiirler, hep o büyük volkanı kıvama getirmek içindir. 
Bir 6 Mayıs şafağında “güneşi içen gençler” onun “türkü”leriyle büyümüştür.
‘68’i Nâzım’dan, Nâzım’ı Denizlerden ayırmak ne mümkün...

Türkiye’de Gençlik Hareketleri kitabından yararlanılmıştır (Alpay Kabacalı – Altın Kitapları – Haziran 1992)

Son Düzenlenme Tarihi: 06 Mayıs 2018 07:22
www.evrensel.net